Karahanlı konağının devasa avlusu, sabahın erken saatlerinde Mezopotamya’nın sarı güneşinin altında buz gibi bir gerilimle uyanmıştı. Taş masanın etrafında Karahanlılar yerlerini almıştı; başköşede her zamanki asık suratı ve keskin bakışlarıyla Baran Asaf oturuyordu. Ancak masadaki tek yabancı Leyla değildi. Baran’ın geçmişinden kopup gelen, aşiret ailesinin onayladığı eski nişanlısı Nehir, masanın başköşesine yakın bir yerde, gururlu ve kibirli bir gülümsemeyle kahvesini yudumluyordu.
Zühre Hanım, Nehir’in masada olmasından duyduğu memnuniyeti gizleyerek fincanını sertçe masaya bıraktı ve zehir zemberek sözlerini ortaya döktü:
"Gelin hanım teşrif etmiş ama o masaya oturma cüretini göstermesin," dedi Zühre Hanım. Ardından gözlerini Leyla'ya dikerek alayla devam etti: "Sen babanın o modern, lüks saraylarında büyümemişsin gibi davranma, burası Mardin! Hem senin o babanın şirketinde iç mimarlık yapıyorum diye hava atman burada sökmez. İç mimarlıkta iş mi var kızım? Alt tarafı iki duvarın rengini seçip ortalıkta geziniyorsunuz, elin adamının konağında bu kibrin sökmez."
Nehir, Zühre Hanım’ın sözlerini onaylar gibi zarif bir kahkaha attı ve küçümseyici bakışlarını Leyla’nın üzerinde gezdirdi:
"Haklısınız Zühre Hanım," dedi Nehir, tatlı ama zehirli bir ses tonuyla. "Bugünlerde herkes eline iki çizim kağıdı alıp kendini mimar sanıyor. Babamın şirketinde bizim iç mimarlarimiz çalışıyor da biliyoruz; alt tarafı dekorasyon işi işte, meslekten bile sayılmaz. Baran, sen de dillere destan bir nişanlı seçtin sandık ama karşılaştığımız şu manzaraya bak... Konakta kimin yeri belli değil."
Leyla, bu ortak saldırı karşısında yerinde kaskatı kesildi. Tam ağzını açıp hak ettiği cevabı verecekken, masanın başından Baran Asaf’ın tok ve zindanı inleten sesi yükseldi.
Baran Asaf, çatalını tabağına bıraktı ve soğuk bir netlikle araya girdi:
"Lüzumsuz konuşmaları kes Nehir. Haddini aşıyorsun," dedi, gözlerini bir an bile Leyla’dan ayırmadan. Ardından Leyla’ya dönerek, tüm masanın duyacağı bir ses tonuyla devam etti: "İsterse babasının şirketinde çalışmasın, isterse bir gün bile çalışmasın... Eğer o kendi şirketini kurmak isterse, ona bu ülkede kralını değil, en büyük şirketini ben açarım. Benim karımın emeği de, adı da ezilemez."
Leyla, Baran Asaf’ın bu beklenmedik çıkışıyla şoke oldu. Gözlerindeki o öfke bir an için şaşkınlığa yer bıraktı. Hemen ardından gururu omuzlarına ağır bir yük gibi bindi. Masaya doğru yaklaştı, ellerini taşa dayadı ve dişlerinin arasından tısladı:
"Benim senin sadakana da, açacağın şirkete de ihtiyacım yok!" diye bağırdı Leyla. "Kimseye ihtiyacım yok benim! Kendi ayaklarımın üstünde durmayı da, bu zindanı yıkmayı da çok iyi bilirim!"
Avlu buz kesmişti. Nehir yediği hezimetle kıpkırmızı kesilirken, Kaan ve Boran şaşkınlıkla birbirlerine bakıyordu. Tam o sırada konağın demir kapısından dışarıdan gelen boğuk ve uğultulu sesler bir anda kesildi.
Zindanın paslı menteşelerinin çığlık çığlığa açıldığı sesler yankılandı. Herkes başını o tarafa çevirdiğinde, o karanlık ve nemli zindandan kaçmayı başaran Mateo’nun, elindeki ağır demir silahla avluya fırladığını gördüler. Gözleri dönmüş, saçları dağılmış olan Mateo, tetiği çektiği gibi doğrudan masanın ortasına doğru koştu.
Ve bir saniye bile tereddüt etmeden, konağın kalbindeki o şoku koparan hamleyi yaptı: Sol kolunu sertçe Leyla’nın boynuna doladı ve getirdiği ağır demir silahı Leyla’nın şakağına dayadı.
Mateo nefes nefese, gözlerinde çılgın bir öfkeyle bağırmaya başladı: "¡Nadie se mueva! ¡Si alguien da un paso, le vuelo la cabeza! ¡Leyla viene conmigo, este infierno se acaba ahora!"
(Hiç kimse kıpırdasın! Biri adım atarsa kafasını uçururum! Leyla benimle geliyor, bu cehennem şimdi bitiyor!)
Avlu bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Baran Asaf yavaşça ayağa kalktı; yüzündeki o soğuk maske bir anda yerini, dünyayı yakabilecek kadar koyu ve kanlı bir öfkeye bıraktı.