Victoria Black (G. Kraliçesi) 'nin Ağzından
Amaçlar, hedefler, yalanlar ve kandırmacalar.
İstediğim her şey oluyordu. Bazen de olmayabiliyordu. Örgüt her şeyi elimden almaya ve beni kullanmaya çalışıyordu.
"Örgüte itaat etmek zorundasın Victoria. Bunu daha kaç defa söylemem gerekiyor?! Kendi kafana göre cinayetler işleyemezsin! Burası senin cinayetlerini işlemen için bir eğlence merkezi değil!"
Kollarımı birbirine dolamış, duvara yaslanarak küçümser bakışlarla Thomas'ı izliyor ve duymazlıktan gelmeye çalışıyordum. "Onlar kafama göre cinayetler değil bay Stark! Peki ben bunu sana kaç defa daha söylemem gerekiyor?"
Uzun adımlarla, dibime sokuldu. Öfkeyle soluyordu. Etrafımızda örgütten birkaç kişi vardı. İşaret parmağını doğrulttu. "Liderinle doğru konuşacaksın yoksa-"
"Yoksa ne olur?!" İki elimle onu var gücümle ittirdim ve bu sefer ben onun üzerine yürümeye başladım. "Ailemi ve sevdiğim adamı alıp beni tehtit mi edersin, ne olur?!" Var gücümle, sinirle bağırıyordum. Aylardır onunla olmak, ona sürekli itaat etmek ve her cinayet haberimin ardından çocuğuna kızan babalar gibi olmasından bıkmıştım. Ona itaat etmemi istiyordu ama yapmıyordum ve yapmayacaktım. Muhtemelen bu dediklerimden sonra sonum hiç iyi olmayacaktı. "Senin yüzünden saçma sapan cinayetleri benim yaptığımı sanıyorlar! Yok neymiş kalbin içine göz koymak falan." Onu ittirden sonra sinirle oturduğu sandalyenin önünde durup eğildim. "Sen ne yaptığını sanıyorsun ha! Teşkilat'tan çalışan öldürünce senden korkarlar mı sanıyorsun, seni aptal yerine koyacaklar!"
"Neyi neden yaptığımızı bilmiyorsun Victoria git başımdan! Yoksa elimden bir kaza çıkacak!"
Birkaç adam gelip beni geri çekmeye çalıştılar. Onları da ittirerek tekrar eğildim ve gözlerine baktım. "Senin yüzünden Darian benden nefret ediyor! İnsanlar benden nefret edecek! Onlar için yaptığım her şeyi yanlış anlayacaklar, hepsi senin suçun!" Yüzüne tükürürcesine bağırdım ve geri çekildim. "Sana itaat etmediğim için sevdiklerime zarar verirsen..." Tekrar yaklaştım. "Bu dünyayı sana zindan ederim Thomas."
Tam bana karşılık vermek için ayağa kalktığında arkamı dönüp ortamdan uzaklaşmak için büyük kapıya ilerledim, herkesin gözü üzerimdeydi. Bu sözleri benden başkası ona karşı söyleyemezdi. Eğer söylerlerse onlara hayatı zindan ederdi, öldürürdü. Bana yapamamasının sebebini seri katil olduğum için mi yoksa başka sebeplerden miydi bilmiyordum. Beni gümüşten daha değerli görüyordu ama zamanı geldiğinde beni de elinden geçirmesini bilirdi, ne kadar ona karşı çıksamda iki düzine adamla baş etmek her şeyden zordu.
Hızlı adımlamama rağmen önüme geçen kadınla birden sendeledim. "Babam ile böyle konuşabileceğini mi sanıyorsun Kül Kedisi?" Ve artı olarak omzundan geriye ittirmişti.
Bu Thomas'ın kızı olmalıydı. Onu birkaç kez Thomas ile baba-kız muhabbeti içerisinde yakalamıştım ama dalgasına olduğunu düşünmüştüm. Benim yaşlarımda olduğuna emindim hatta benden belki küçük bile olabilirdi. Sarışındı, mavi gözleri vardı. Üzerinde ise örgüte özel üniforma yer alıyordu. Bakışları bedenimi delercesineydi. Öldürecekmiş gibi bakıyor ve sırıtıyordu.
"Bana bir kızın olduğunu söylememiştin. Thomas Stark!" Kadının gözlerine bakarak arkamdan ona seslendim.
"Tatlım, buna hiç gerek yok. İşinle ilgilenmelisin." Thomas'ı kızının yanındayken bu kadar uysal görmek herkes gibi benimde hoşuma gitmişti.
"Bir saniye baba!" Diye uyardı onu. "Bu örgütte herkes nasıl davranması gerektiğini bilmeli."
"Öğren o zaman." Diyerek kollarımı birbirine doladım ve bedenimin yükünü tek bacağıma verdim. Her kim olursa olsun kimse kendini benim karşımda bir şey zannedemezdi. "Biliyor musun, herkes bu örgüte üye olmak için seviyelerden geçerken, baban beni sevdiklerimle tehtit ederek buraya getirdi." Tek kaşımı kaldırarak sırıttım. "Belki baban beni senden daha değerli görüyordur? O yüzden bu örgütte kime nasıl davranman gerektiğini öğren." Arkama dönüp Thomas'a baktım. "Belki babana da öğretirsin." Göz kırpıp onun yanından omzumu omzuna vurarak geçtim ve büyük kapıdan çıkarak binadan çıktım.
Temiz havayla karşılaşmak her şekilde çok güzeldi ve sonunda o pis havadan kurtulmuştum. Örgüt sandığımdan daha yorucu geliyordu. Bazen örgüt binasında günlerce kalmak zorunda kalıyordum. Thomas Stark'ın saçma sapan planları. Hakkımda her şeyi bildiği için yeri geldiğinde susmak zorundaydım.
Hâlâ nasıl en büyük örgüte sahip olduğunu anlayamıyordum. Ya çok kurnazdı dışarıya belli etmiyordu yada insanlar fazla kördü.
Örgütün önünde ki çalıntı arabalardan birisine binip son gaz terk edilmiş otellerden birine gittim. Darian'ı en son yakından gördüğüm yer.
Farklı bir binaya gitmek istemiştim fakat yapamazdım. Silahlarımın hepsi kaldığım binadaki dairedeydi, başka yere gidemezdim. Çok şükürdü ki burası eyalet tarafından yönetiliyordu, bir baskın olmuyordu.
Yol garip bir şekilde ıssızdı. Günün erkenliğinden mi yoksa başka bir nedenden mi kaynaklandığını bilmiyordum ama fazla kafa yormak istememiştim.
Daireye girer girmez örtülmeyen giriş kapısının arkasına salondaki koltuklardan birisini çekerek koydum. O kadar saçma inşa edilmişti ki...
Koridorun sonundaki salona girdiğimde beklemediğim manzara karşısında afalladım. "Bana haber vermen daha iyi olurdu."
Kadın, oturduğu koltuktan kalkıp karşıma dikildi. Endişeli hâli biraz olsun dinmiş gözüküyordu. "Planın işe yaramayacağını sanıyordum. Çok korktum."
"Ama işe yaradı."
"Evet, işe yaradı." Sesi titrer gibi olmuştu.
Boş tekli koltuklardan birisine yayılıp oturdum. Kadında hemen yanındaki üçlü koltuğun kenarına yerleşti. "Sence yanlış mı yaptık?"
Fırsat vermeden cevapladım, "Hayır, o harekatta Thomas'ın herkesi öldüreceğini biliyorduk. Cinayetlerinde suçu bana attıktan sonra ona gram güvenim kalmadı. Biz doğru olanı yaptık. Eğer halkta bize inanırsa onu alt edebiliriz."
Koltuğa uzanıp bacaklarını birbirinin üzerine koydu. "Bizi yaşatmayacaklar."
"Şuana kadar yaşadığına göre gerisi kolay olmalı."
"Sana göre öyle tabii. İnsanları doğrayıp doğrayıp her şekilde hayatta kalan ben değilim. Sahi, çok merak ediyorum. Hiç mi seni alt edecek birisi yoktu? Tüm cinayetlerinde nasıl yıkılamazsın ki, bu imkansız."
Burukça gülümsedim. Los Angeles Polis Teşkilatı'nda kardeş katilleri tarafından boğulduğumu hatırlamıştım. Sırf Elena ve diğerlerini kurtarmak için. Ama herkes benim yıldığımı sanmıştı.
"Biliyorsun zaten. Niye soruyorsun ki? Hem herkes yenilir, kimse yenilmez değildir."
Yattığı yerden doğrulup sinirle gözlerimin içine baktı. "Polis Teşkilatı'nda bilerek yenildiğini biliyorum Gecelerin Kraliçesi. Eğer bunu kast ediyorsan yanılıyorsun çünkü orada gerçekten yenilmemiştin. Sadece diğerleri için katillere oyun oynamıştın bu kadar basit."
Gözlerinin içine baktım. Kardeşim gibi hissediyordum. Hiç kardeşim olmasa da bana en yakın arkadaşımı hatırlatmıştı...
"Ben çıkıyorum. Biraz daha hava almalıyım." Oturduğum yerden kalkıp kapıya doğru ilerledim.
"Daha yeni gelmiştin." Dedi arkamdan.
"Geri gelirim." Diye seslendim, uzaktan.
~
Gündüzlerin Hayaleti Gecelerin Kraliçesi. Şuan etraf aydınlıktı. İlk defa tek başıma, gerçek bedenimle gündüz yürüyordum. İnsanlar bana korku dolu baksada onları yok sayıyordum. Ah Tanrım...
Üzerimde full siyah kıyafetler vardı ve gerçekten ben olduğumu belli ediyordum. Renkli mi giyinmeliydim? Cıvıl cıvıl elbiseler mi? Hiç bana göre değildi. En son ne zaman giydiğimi bile bilmiyordum. 12 yaşımda mı? 14 mü?
Belki de insanlara katil kimliğimi belli etmemek için giymeliydim?
Çarşıda dolaşmaya başladım. Evden çıkarken üstüme aldığım, siyah deri paltonun ceplerine ellerimi sokup yağmurlu havada ilerlemeye başladım. Sağanak yağmur yoktu fakat ıslatacak kadar yağmur vardı, paltomun şapka kısmını kafama geçirip çarşının içinde ki AVM'ye doğru ilerledim.
Giysilerim artık beni bunaltıyordu. En azından dışarı çıktığımda kimliğimi biraz olsun saklayabileceğim kıyafetler almam gerekiyordu. Belki uzun elbiseler ve sarı, kızıl peruklar almam lazımdı.
AVM'ye girdiğimde karşımda kalan güvenlikler ve x-ray cihazıyla, dikkat çekmeyecek şekilde bakıştım bir süre. Yanımda silah yoktu ama bacağımda olan bir çakı setim vardı. Alarmın çalmayacağını düşünüyordum çünkü yapısı diğer çakılardan daha farklıydı.
Karnımı bir tık şişirmeye çalıştım ve olduğunca hızla güvenlikten geçtim. Elinde kontrol cihazı ile karşımda beliren güvenlik ile yeniden duraksadım. Adam bana sert bir şekilde bakıyordu. Yüzümü tanımaması için dua ettim, buradan çıkış benim için çok zor olurdu. Adam kontrol cihazını tam bedenime tutuyordu ki elimi karnıma götürerek onu durdurdum. Adam anlam veremeyerek kaşlarını çatıp yüzüme baktı. "Hamileyim. Zor bir dönemden geçiyorum, doktorum böyle aletlerden geçmemin çok riskli olduğunu uyarmıştı. Lütfen." Diyip elimle cihazı hafifçe ittirdim.
"Elimizle kontrol ederiz öyleyse." Dedi adam kaya gibi sert bir ses tonuyla.
Ne yapacağımı bilemez şekilde ağzım açık kalmıştı. Daha neler söylerdim bilemiyorum. Söylediğim tek şeyde dikkat çekeceğimi biliyordum bu nedenle susmaya karar verdim belki bulamazlardı. Bulsalar bile kaçmanın bir yolunu bulurdum elbette.
Adam cihazı kemerine yerleştirip ellerini tam bedenime değdirecekti ki nefesimi sımsıkı tuttum. Zorla şişirdiğim karnım yavaş yavaş sınıyordu.
"Bırak Janson. Ben hallederim." Diyerek bedeninin aniden durmasını sağladı kadın bir güvenlik. Adam zaten istemiyormuş gibi geri çekilip yeni gelenlerle ilgilenmeye başladı.
Kadın, bana doğru şefkatle yaklaşıp beni biraz daha geriye çekti. Çakılarımı bulursa başım derde girecekti. Sorun çıkmaması için sınan karnımı şişirdim tekrar. Kadın diz çöküp bacaklarımı kontrol etmeye başladı. Aşağıdan kadına baktığımda gözlerini gözlerime dikti. Bacaklarımdan hafif yukarı çıktığında eli çakı setimin üzerinde durdu. Nefesimi tuttum. Herhangi bir tepki bekledim. Kadının suratına baktığımda elini geri çekip yüzüme baktı, belimi kontrol etmeye başlamıştı. Neler olduğunu anlayamıyordum. "Kim olduğunu biliyorum." Dedi sessizce. Anlamayarak yüzüne baktım. Madem biliyordu neden bir şey dememişti kimseye? "Kardeşimin katilini öldürdün." Dediğinde ellerini çekmişti üzerimden. Tekrar gözlerime baktı. "Sana hak veriyorum Gecelerin Kraliçesi. Senin sayende adalet yerini bulacak." Gülümsedim yüzüne. Oda burukça gülümsedi, gözleri dolmuştu. "Dikkat et." Dedi ve geri çekilip diğer güvenlik gibi yeni gelenlerle ilgilenmeye başlamıştı.
Bu davranış beni o kadar mutlu etmişti ki birkaç dakika boyunca karnımda karıncalanmalar hissetmiştim. İnsanlara fayda sağlayıp, güvenlerini kazanmak dünyada ki en iyi hislerden birisi olabilirdi. Düşük olan moralim bir anda yerine gelmiş ve enerjimi yeniden kazanmıştım.
Mağazanın içerisinde dolaşmaya başladım. Belki de aylardır buraya gelmiyordum. Pek bi' değişiklik yoktu. Yürümeye devam ettim.
Birkaç dakika nereye gittiğimi bilmeden, kafama göre dolaştım. Beynimde düşünceler ile boğuşuyordum. Daha fazla oyalanmamalıydım. Diğer örgütler tarafından yakalanırsam başım derde girebilirdi.
Tam arkama dönüyordum ki birisi paltomun kemerinden çekiştirerek durdurdu beni. Sinirle önüme döndüğümde karşımdakinin küçük bir erkek çocuğu olduğunu gördüm. En az 5 yaşında olmalıydı.
"Ne var?" Dedim sert olmaya özen gösteriyordum. İnsanlarla mesafeli olmak kanımda vardı.
Çocuk, eliyle eşofmanın ortasını tutmuş ve bacaklarının diz kapakları neredeyse birbirine değecek şekilde, kendini bir şey için tutuyordu. Tuvaleti olmalıydı.
"Tuvaleti bulamıyorum." Dedi çocuk normal bir ses tonuyla konuşuyordu.
"Ailen yok mu? Onlarla gitsene."
Çocuk kafasını sallayarak reddetti. "Onlar nerede bilmiyorum. Tuvalete gidicektim, yolumu kaybettim. Altıma edeceğim!"
Gerçekten edecekti. Bunu insanların görmesini istemiyordum. Üzerimde göz istemiyordum, buradan işimi halledemeyip çıkmak hiç istemiyordum. Hele ki günüm yaklaşmışken.
Çocuğu daha fazla bekletmeden bana yakın olan elini tutup koşturmaya başladım. Lavabo birkaç mağaza ötede, sağda kalıyordu. Çocukta benimle beraber koşuyordu, bir eli hâlâ eşofmanın ortasında kendini altına etmekten koruyordu.
İstemsizce gülümsedim. Yıllardır çocuklarla bir samimiyetim olmamıştı. Eskiden de pek sevmezdim. Sevsem bile hep mesafeli olmaya dikkat ederdim. Çocuk bile olsa bana karşı mesafeli olmalıydı. Hatta bunu çocukken bile yapardım.
Yaklaşık on beş saniyede onu lavabonun önüne getirmiştim. Hemen elimi bırakıp lavaboya doğru koşmaya başladı. "Teşekkür ederim iyilik meleği!" Diyip lavaboya girdi.
Orada öylece donup kalmıştım. Bana iyilik meleği mi demişti? Evet öyledir söylemişti. Bana iyilik meleği demişti! Hemde bir çocuk! Kim bilir gerçekte kim olduğumu bilse ne düşünürdü, diye düşündüm.
İlk gördüğüm mağazaya doğru ilerledim. Girişin birkaç mağaza sonrasında kalıyordu. Genelde buradan alışveriş yapardım. -belki de çalardım- Fiyatları normaldi. Tam tarzıma uygun kıyafetler satılıyordu. Çizmelerime kadar buradan alıyordum her şeyimi. Fakat bugün işler farklıydı. Özel ihtiyaçlarım vardı, evde neredeyse paket paket aldığım hijyenik pedlerden hiç kalmamıştı. Bazen regl dönemim uzun ve ağrılı geçtiği için paketler çok kısa sürede bitiyordu. Bu dönemde işimin başında olmakta oldukça zordu bu yüzden büyük ve korumalı tercih ediyordum.
Giysilerimi almak üzere mağazaya girip tişörtlerin olduğu raflara ilerledim. Cinayetlerimi işlemek için ayrı, insanların içerisinde ki günlük hayatım için farklı alacaktım. Siyah bir sürü kısa ve uzun kollu tişörtleri sepete doldurup bir tane siyah palto, bir tane krem rengi palto ve bir tane kısa deri ceketi de sepete ekledim. Çizmelerim eskidiği için bir tane diz kapaklarıma kadar gelen çizme, bir tane de hafif topuğu olan siyah spor ayakkabı aldım. Örgütte lazım oluyordu. Birkaç tane de çeşitli pantolonlar alıp sepeti giriş kapısının hemen yanına bıraktım.
Olduğum mağazanın hemen karşısında bulunan, kozmetik ürünler satılan mağazaya girip birkaç tane makyaj malzemesi, oje, aseton, pansumanlık araçlar ve hijyenik ped alıp sepete koydum ve o sepeti de girişin yanına bırakıp mağazadan çıktım.
Tam karşıdaki mağazaya geri dönüyordum ki güvenliklerin hepsi son sürat koşarak bana ilerliyordu. Arkadakiler de silahlarını çıkartmış bana doğru doğrultuyorlardı. "Hay aksi!" Diyip karşı mağazadaki sepeti kavradım elime, büyüktü ve aldığım her şey içine sığmıştı. Diğer mağazada ki sepetide diğer elimle kavrayıp koşmaya başladım. Önümde ki, yanımda ki herkes kaçmaya ve çığlık atmaya başlamışlardı. Bazıları da ellerinde telefonlar ve kameralarla fotoğraf, video çekiyorlardı. Önüme geçen bir kameraya göz kırpıp yanından geçtim.
"Bu Gecelerin Kraliçesi!"
"Victoria Black!"
"Aman Tanrım!"
"Adalet yerini bulacak!"
"Onu kovalamayın!"
Birkaç tur atmıştım ve baya baya yorulmuştum. Ellerimde ki sepetleri bırakmaya tenezzül etmeyecektim tabiki. Bunları alırken saatlerimi vermiştim ve gerçekten ihtiyacım vardı.
Çevremdeki çoğu kişi beni savunuyordu ve arkamda kalan güvenliklere eşya fırlatıyorlardı. Onların yardımıyla daha gerimde kalıyorlardı. Bazı güvenliklerin yaralandığını arkamda ki acı dolu seslerden anlayabiliyordum.
"Buraya gel Victoria Black! Bırak o sepetleri!"
"Napayım canım, ben insanların intikamını alıyorum hiç diyor musunuz katil ikramiyesi verelim diye?!"
Mağazaların ortasındaki kocaman, yuvarlak cam duvarlarla çevirilmiş ağaca gelince hafif yavaşlayıp etrafında döndüm ve geldiğim yolu son hız geri dönmeye başladım. İnsanlar yuhluyor, eşyalar firlatıyor, alkışlıyor, tezahürat yapıyorlardı. Herkese gülümsemek isterdim fakat daha fazla oyalanırsam başka güvenlik ve polislerin geleceğini bildiğim için AVM'den çıktım. Tam tahmin ettiğim gibi polis arabalarının sesi uzaktan geliyordu. Vakit kaybetmeden arabama doğru koştum. Etraftakilerin bakışları bendeydi. Hepsi hemde hepsi bana bakıyorlardı. Bundan rahatsız olmamıştım elbette. Hoşuma gitmişti.
Birkaç sokak öteye park ettiğim arabama varınca yavaşlayıp arka koltuklarına sepetleri yerleştirdim. Kapıyı kapatıp kendi koltuğuma geçtim. Arabayı çalıştırıp sapa bir yoldan ilerlemeye başladım, polislerin beni bulamayacağı yerlerden biriydi.
Az önce daha hafif yağan yağmur yerini sağanak yağmura bırakmıştı. Fazlasıyla yağmur yağıyordu. Çocukluktan gelen ve herkesin böyle hissettiğini düşündüğüm bir his vardı. Yağmur yağdığında güvenli, sıcacık bir alanda olmanın verdiği huzur. O kadar mükemmel bir histi ki benim için. Bu yüzden kendimi bildim bileli Amerika'nın en yağışlı şehirlerinden birinde yaşamak istemişimdir.
Sapa yoldan ayrılmama birkaç sokak kala eski bir binanın bahçe duvarının önünde, eğilmiş bir şeyler yapmaya çalışan bir kadın görmemle arabayı yavaşlattım. Arabanın bir tık uzağında kalıyordu kadın. Ne ile ilgilendiğini göremiyordum ama her ne yapıyorsa bir şeyi katlediyormuş gibi gözüktüğünün farkındaydım.
Arabayı durdurup paltomun şapkasını giydim. Ellerime deri siyah eldivenlerimi takıp arabadan indim. İnmemle topuklu çizmelerim gürültülü bir ses çıkarmıştı. Sağanak yağmurdan dolayı bunu duymamış olmalıydı, hâlâ önündeki ile ilgileniyordu.
Yavaş adımlarla yanına yaklaştım. Hâlâ beni fark edememişti, o kadar odaklanmıştı ki...
Önünde ki nesneyi anlamaya çalıştım. Yaklaştıkça onun tüylü bir nesne olduğunu fark ediyordum. Kadının elinde kafam kadar bir taş vardı. Koşarak yanına gittim. Koşarken fark etmiştim, bu siyah yavru bir doberman köpeğiydi. Ayakları bağlanmıştı ve kadın onun bacaklarına vuruyordu. Her bağırışında köpek acı içerisinde sesler çıkarıyordu.
Bunu anladığımda daha hızlı koştum. Kadın ben ona yaklaşırken beni fark etmişti ve ben o saniyede kafasına tekmeyi basmıştım. Kolunun üzerinde bağırarak düştüğünde bir kez de sırtına tekme attım, defalarca.
Acımadan üzerine çıktım ve yüzüne yumruklar atmaya başlamıştım.
Kedimi öldürdükleri anı hatırlıyordum... Yavruydu ve annesi terk etmişti. Annem eve almama izin vermediği için bahçemizin önünde bekleyip, bakıyordum. Benden nefret eden iğrenç insanlar daha çocukken onu öldürüp kanlar içinde kapımızın önüne koymuşlardı... O zamandan beri merhamet diye bir duyguya sahip olduğumu sanmıyorum.
Dakikalarca vurdum kadına. Tüm acılarımı ondan çıkardım. Tüm acılarımı ona verdim. Ellerimden kanlar akıyordu. Beyaz tişörtüm kanlar içerisinde kalmıştı. Kırmızıya boyanmıştı. Kadın bayılmıştı.
Köpeğin yanına gittim. Bacağından kan akıyordu. Ona yaklaştıkça korktuğunu ve acı çektiğini belirten sesler çıkarıyordu. "Korkma." Diyebildim, sanki anlarmışçasına.
Ellerimle bedenine yaklaşmaya çalışırken kendini geri çekmeye çalışıyordu. İçim yıllar sonra acımıştı. Çabalarımın ardından küçük doberman biraz olsun sakinlemişti. Elimle bedenini okşadım. Kucağıma aldım. Tuhaf bir şekilde alışmıştı ve sakinleşmişti. Kucağıma aldığımda sanki yardım edeceğimi anlamış gibi serbest bıraktı kendini. Bacaklarındaki ipleri nazikçe çözüp sımsıkı tuttum bedenini kaçmaması için.
Simsiyah bir doperman köpeğiydi ve siyah tam beni yansıtan bir renkti. Nedense onun bedeninde kedimi görmüştüm. O zamanlar cıvıl cıvıl birisiydim. Acı çeksemde hayatı sevmek için düşmek üzere olduğum ipleri sımsıkı tutan bir çocuktum. Zorlasalarda elim nasırdan kopacak vaziyete gelinceye kadar hayatı sevme iplerini tuttum, sımsıkı. İnadına o ipten beni düşürdüler. Ve ben o iplere bir daha bakmaya bile tenezzül etmedim.
Küçük köpeği arabaya götürdüm. Yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Paltomla kurulayıp ısıtmaya çalıştım. Arabanın klimalarını etkinleştirdim. Arabanın arkasındaki sepetlerden pansuman aletlerini kavrayıp bacağına ufak dokunuşlarla pansuman yaptım. Uzun paltomu zorla da olsa arabada çıkarıp yanımda kalan koltuğa serdim. Üzerine köpeği yerleştirip paltonun açıkta kalan kısmını üzerine örttüm. Emniyet kemerini de takacaktım ki bundan son anda vazgeçmiştim.
Polislerin beni sapa sokakta bulamayacağını düşünsemde Darian olay yerine gelirse eminim ki yerimi bulurdu. Onun buz gibi yeşil gözleri ve dimdik çene duruşuyla karşılaşıp yeni bir depresyonla karşılaşmak istemiyordum.
Sapa sokaktan çıkıp caddeye vardım. Örgüte gidersem köpeği elimden alabilirlerdi. Ona bu kısacık sürede çok bağlanmıştım, onu ne olarak kullanacaklarını bile bilmiyordum. Bu yüzden örgüte gitmemeye karar vermiştim.
Arabayı normal bir hızla kaldığım otele doğru sürmeye başladım...