"Hiç kimsenin hiçbir şeyden haberi olmaması hiçbir şeyi değiştirmez Victoria. Thomas, öğrenebilir tamam mı? Kaçırılma olayını teşkilat bile bilmiyor. Elena ile Jack bile. Darian, güvende. İnan bana. Sadece git, ve görevini yap."
Derin bir nefes alıp verdim. Ormanlık alanların en büyük sevdiğim yanı kimsesiz olmasıydı. Ormanları küçükken çok korkutucu bulurdum. Ama şimdi ise onlardan başkasını sevemez olmuştum.
"Yapacağımı biliyorsun. Ama ben... Darian'a zarar gelirse ne yaparım bilmiyorum..."
"Victoria!" Ellerini omuzlarıma koydu. "Seni kırmak istemem ama Darian'ın umrunda bile değilsin! Onu koruyacağım tamam mı?!"
Kafamı salladım.
"Pekâlâ..." Ellerini omuzlarımdan çekip bir adım geriledi. "Ne yazık ki Jack ile aynı ismi taşımasından iğrensem de... Jack Smith şuan senin emrince ülke dışına kaçmaya çalışıyor. Teşkilatlar onun hainlik yaptığını, yani seninle iş birliği yapıp gerçek olmayan Catherine Davies kılığını toplantıda herkes tarafından ifşa ettiğini ve bunu senin isteğin ile yaptığın öğrendi. Bu yüzden şimdi sıra sende."
Kafamı sallayarak onayladım. Sahte bir gülüş sergiledim; "O zaman sende hain oluyorsun, öyle değil mi?"
Gülüşüme karşılık verdi. "Adalet neredeyse oradayım diyelim Gecelerin Kraliçesi..."
***
Zaman bir boşluktan ibaret gibiydi...dakikalarca olduğum yerde avımı bekliyordum.
Elimde telsizim, yanımda silahım. Arabada saatlerdir duruyor ve bekliyordum.
Telsizden bir cızırtı geldiğinde hemen kaldırıp sesi dinledim;
"Teşkilat, yola çıktı Victoria. Arabanın yerini buldular, şuan havaalanına doğru gidiyor."
Telsize basıp, ağzıma götürdüm ve konuştum; "Havaalanına yakınım. Yolunu kesebilirim."
"Örgütler Smith'i koruyabilir, dikkat etmelisin."
"Tamam. Takiplerini devam ettir. Tehlike olduğunda haber et, telsizin başında olacağım."
"Tamam."
Telsizi silahının yanına koyup ellerimi direksiyonda birleştirdim ve yolda hızla geçen arabaları izlemeye koyuldum. Jack Smith'in arabası siyah, üzerinde beyaz bir bayraklı olucaktı.
Dakikalar geçti...
Gözlerim geçen arabalara odaklanmaktan pusarmıştı. Artık arabaların modeline bakmaktansa üstlerine bakmayı tercih etmiştim. Böylece daha kolay ayırt edebilirdim.
Olay yerinde Darian olacak mıydı?
Beni görücek miydi?
Bana yine bağırıcak mıydı?
Darian'ı düşünmek biraz olsun içimdeki stresi bastırmaya yetmişti. Keşke hiç böyle olmasaydı... Keşke onun mutluluğunu hiç bozmasaydım... Keşke...
Düşüncelerimden hemen sıyrılmıştım. Düşünürken gözümden kaçırmış olabilir miydim?
Dudaklarımı birbirine sürtüp arabayı biraz daha ileriye sürdüm. Çok şükür ki bu caddeden geçen pek yoktu. Ormanlık yola gittiği içindi tabikii.
Önümden hızla geçen siyah bir araba ve üstündeki beyaz bayrak kalp atışlarımı hızlandırmış, nefesimi durdurmuştu.
Büyük bir kuvvetle gaza basıp sağa döndüm ve arabanın biraz uzağında peşine takıldım. Araba, hızla ilerliyordu.
Az ötede trafik lambaları vardı ve kırmızı yanıyordu. Smith, geçip gidebilirdi ama benim önümde bir sürü araba vardı.
Hepsini sollayarak Smith'in arabasına yakın bir yerde durdum. Kırmızı yandı ve ardından ikimizde geçtik.
Arkamızdaki polis siren seslerini duyabiliyordum arkamızdalardı. Kontrolü ele alarak dikiz aynasından arkamızdaki yaklaşık beş-altı tane olan polis arabalarına baktım. Karakoldan ve teşkilattan da gelmişlerdi.
Önüme dönüp Smith'in arabasına odaklandım. Arkasında benim olduğumu fark etmiş miydi bilmiyordum fakat arkasında onu takip eden bir çok araçtan dolayı hızını kat be kat arttırmıştı. Bu kazaya neden olabilirdi. Polislerden önce yakalamalıydım. Suçlular, rahat nefes almamalıydı. Hapishanede yaşayacağı, beleş bir hayattan başka bir şey olmayacaktı. Onu kendi ellerimle öldürecektim.
O bir vatan hainiydi.
Ve yaşamaya hakkı yoktu.
Birden sola doğru döndüğü anda direksiyonu sola kırdım. Tekrar dikiz aynasından baktığımda polis arabalarından birkaçı düz ilerlemişlerdi, bazıları ise benim gibi sola dönmeyi başarmışlardı. Düz gidenler yanlışlıkla mı gitmişlerdi yoksa başka bir vakaya mı gidiyorlardı bilmiyordum ama merak ediyordum. Yoksa Smith'in yolunu mu keseceklerdi?
Düşüncelerimden sıyrılıp tekrar önümdeki arabaya odaklandım. Bu şekilde kovalambaç gibi peşinden gidersek oyun hiç bitmek bilmezdi. Birinin bu saçmalığa dur demesi gerekiyordu.
Yolun ortasından ilerleyen arabanın sağına geçmeye çalıştım fakat yol dardı. Durduramazdım. Kaçmaması gerekiyordu. Onu durduracaktım.
Sol tarafta yeni bir sokak görmemle direksiyonu çevirip sokağa girdim. Smith'in çıkacağı caddeye doğru sürdüm ve bir elimlede yan tarafımda duran tabancamı aldım. Kucağıma bırakıp tekrar direksiyonu tuttum. Karşıma masum bir canlı çıkmamasını umuyordum.
Kısa bir süre sonra caddeye çıkan sokakta durup arabayı hızla park ettim. Telsizi belime yerleştirip tabancalarımı elime aldım ve arabadan çıkıp caddenin kaldırım kısmına geçtim. Uzaktan gelen arabaları görüyordum. En önde Smith'in arabası vardı, tam zamanında gelmiştim.
Boynumdaki kumaş maskeyi burnumun üstüne kadar çektim. Tetiği çektim. Beklemeye koyuldum. Silahımı elime yerleştirip arabanın lastiklerine odaklandım, sanki her şey ağır çekimde gibiydi.
Smith, hiçbir yere gitmiyordu, kaçamazdı, başka yöne gidemezdi, gitmemeliydi. Bana hain diyebilirdi, yanlış düşünürdü. Asıl hain oydu. Aylar önce ona sunduğum teklifi sırf yüklü bir miktar para için kabul etmişti, ülkesine hainlik etmişti. Üstelik, Stark örgütünden öğrendiğim birkaç bilgiye göre kendisi karısını aldatmıştı. Karısı bildiğim kadarıyla ismi duyulmuş bir hastanede doktorluk yapıyordu. Karısı, dava açamıyordu çünkü Stark onu canıyla tehtit ediyordu. -herkesi tehtit ettiği gibi- Kadına düşen sadece kocasının yaptığı pislikleri izlemek ve bunları görmemezlikten, duymamazlıktan gelmeye çalışmaktı.
Üstelik ülkede ve dünyada aldatma, taciz , tecavüz, istismar, hayvana ve çocuklara şiddet, tehtit gibi olaylar o kadar artmıştı ki haberlerde bile bazen sadece bu konular gündemdeydi. Dünyanın sonu geliyor gibi hissediyordum, bunları yapmayan insan neredeyse hiç kalmamıştı.
En çok sinirlendiğim konu ise bunu yapan insanların çok az bir ceza almasıydı. Para cezası bile bunlara bedel olamazdı. O insanlar, ne yaşatıyorsa aynısını yaşamalıydı. Aynısı yaşatılmalıydı, herkes insandı, herkes canlıydı ve herkes eşitti. Herkesin mutlu, huzurlu yaşamaya hakkı vardı. İnsanlar, bunu engelliyorken onları küçük cezalarla durduramazdık. Bunları yapan insan ömür boyu hapis yese bile her türlü ceza uygulanmalıydı. O insan, beleş bir hayat yaşıyormuşçasına orada durdurulmamalıydı, o her türlü cezaya mağdur bırakılmalıydı.
Ben bunu yapan hiçbir ülke, şehir, eyalet görememiştim.
Bu dünyada adalet yoktu.
Ve ben o adaleti getirecektim.
Ben nefes aldığım sürece adalet yerini bulacaktı.
Ben Victoria Black'tim.
Bir katilden fazlası,
Bir kahraman.
Bana ilerleyen arabanın lastiğine kilitlenmişken, benimle aramda sadece birkaç metre kaldığını fark etmiştim. O an zaman durdu, sanki zaman bana bunu yapmam için bir fırsat tanımıştı, adaleti sağlamam için.
Tabancamı kaldırıp lastik ile beraber sağa doğru -arabanın gittiği yöne doğru- dönüyordum ve isabeti asla bozmamaya çalışıyordum. Tam o anda ardı ardına tam beş el ateş edip, tekerleği patlattım.
Araba, hızını azaltması nedeniyle sadece biraz ilerimde kalmıştı.
Koşarak arabaya ilerledim ve sürücü kapısının açmaya çalışsamda kilitlenmişti. Adi herif.
Silahımın kafasını hızla cama çarptım.
Bir kez daha bir kez daha bir kez daha bir kez daha bir kez daha ve bir kez daha.
En sonunda cam kırıldığında içten kapıyı açıp kolumu çektim ve dışarıdan kapıyı sonuna kadar açtım. Polisler tam o anda çok yakınımızda durdular. Yakalanmamalıydım.
Maskenin ağzımda sımsıkı durduğuna emin olup bana nefret ve korku ile bakan Smith'in yakasından kavrayıp yere ittirmemle yere yüzüstü kapaklandı.
"Seni hain!"
Bu cümlesine büyük bir kahkaha patlattım ve burnumu açan maskenin ucunu elimle bir daha sımsıkı örttüm. "Kimin hain olduğunu ikimizde hatta hepimizde çok iyi biliyoruz bay Smith."
"Olduğun yerde kal!"
Sesin geldiği yöne baktım. Polislerin çoğu silahlarını bana doğrultmuş üstüme doğru geliyorlardı. Onlara doğru, bedenim yan bir şekilde kafam ise onlara dönük bakıyordum. Hepsine teker teker baktım. Onları öldürmeyecektim.
İstemsizce aralarında onu aradığımı fark ettim; Darian.
Gözlerim hep boşluklara bakıyor, polisleri süzüyor, belki maskeli polislerden birisi odur diyerek bakınıp duruyordum.
Kendime gelmeliydim.
Düşüncelerimden uzaklaşmaya çalışırken uzaktan kuvvetli, gürültülü bir araba sesi gelmesiyle bakışlarım son sürat gelen siyah arabaya döndü. Birkaç poliste oraya dönmüştü fakat bana silah doğrultan polisler bana kilitlenmiş şekilde bakıyorlardı, tek hareketimde beni alnımın ortasından vuracak gibi gözüküyorlardı.
Siyah arabaya tekrar döndüğümde polis arabalarının arkasına park edilmişti. Arabanın üç kapısı açıldı. Sürücü kapısı ise tekmeliyormuşçasına açıldı. Arabadan çıkacak kişide yine gelmesini istediğim bir kişiydi ve bu sefer isteğim yerine gelmişti. Arabanın sürücü kapısından Darian sinirli bir şekilde çıkıp kapıyı arkasından çarptı. Bakışları herkes gibi bana odaklanmıştı. Herkes öldürmek istercesine bakıyordu fakat Darian çok daha işkence ederek öldürmekten yana gibiydi.
Diğer kapılara gitti bakışlarım. Sürücü kapısının yanındaki kapıdan, ünlü Dedektif Chris Stern'ün yardımcısı Elena Robinson ve arka kapıdan ise CÖB'de çalıştığını bildiğim Jack Carter, indi.
Tekrar Darian'a baktım. Bana yaklaşıyordu... Her an bir çakı çıkarıp boynuma saplayacakmış gibi hissediyordum... O kadar korkunç bakıyordu ki... Tanıdığım Darian bu değildi, bu soğuk Darian değildi...
Anılarımız canlandı gözümde. Göl kenarında bana şarkı söylediği ve ona eşlik ettiğim anlar... Ben polislerden kaçarken beni yakalamaya bile kalkışmadığı anlar... Benim uyuma taklidi yaptığımı bile bile beni kucağına nazikçe alıp yatağa yatırdığı anlar... Daha güzel anılarımız olacağını hayal ediyordum. Ona sarılıp kokusunu daha yakından çekmek istiyordum. Bir gece de olsa onun kollarında uyumak isterdim.
Ben her şeyi mahvetmiştim.
Darian beni hiçbir zaman sevemeyecekti, hiçbir zaman gülümseyerek bakmayacaktı, hiçbir zaman bana 'Kaktüsüm' demeyecekti. O, her zaman Adela'yı sevecekti. Hiçbir zaman Victoria'yı sevmeyecekti.
Bana gelip sarılmasını istiyordum. Sarılmasını ve bana 'Kaktüsüm' demesini istiyordum. Onu çok özlemiştim... Tanrım... Darian'ı çok özlemiştim...
Hiçbir zaman olmadığı gibi yine hayallerim,umutlarım bir avuç toprakta gömülüp gitmişti ve bir daha hiç gün yüzüne çıkmayı düşünmüyor gibiydi.
Darian, bana en yakın polisin biraz ilerisinde durmuş nefret dolu bakıyordu. İnsanı doğduğu güne lanet okumasını sağlıyordu. O kadar donuk, o kadar soğuk ve o kadar nefret dolu bakıyordu ki... İçimden ağlamak gelse de ağlamayacaktım. Aşkımı içimde gizleyecek, bu birkaç kemik torbasından oluşan adama boy eğip güçsüz gibi davranmayacaktım, davranmazdım.
Bana aniden belinden silah çıkarıp doğrulttu, bunu yapması en fazla iki saniyesini almıştı. Bu sefer daha aşağıdan, daha keskin bakıyordu. Diğer polislerden daha kızgındı, daha sıkı tutuyordu silahını.
Tabancam elimle beraber aşağı sarkmış bir biçimde duruyordu. Herkes bir bana bir de Jack Smith'e bakıp duruyorlardı. Darian olduğundan konuşmak istemiyordum, sözcüklerim onu daha çok sinirlendirirdi ama önemli olan bu değildi onun şuan da öfkeden çok hayal kırıklığı duyguları ağır basıyordu.
"Senin gözlerinde Adela'yı görüyordum... Bana onu anımsatıyordun..." Kalbimi birkaç kelimesiyle eritmişti. O yumuşak, masum sesi sessizliği âdeta buhar edip yok etmişti. "Yaptıklarından pişman olursun sanmıştım! Adela'yı öldürdüğüne pişman olursun ve beni seversin sanmıştım!" Bir an için ağlayacağını düşünmüştüm. Çatık kaşları ve silahı tutan elleri gevşemişti. "Onun yerini doldurabilirsin sanmıştım... Belki yaralarımı sararsın sanmıştım... Sen... hiçbir şeyden pişman olmadın... Sen... Onu öldürmekten zevk duydun! Bir kere bile karşılık vermedin! Bir kere bile üzgün olduğunu, pişman olduğunu dile getirmedin!"
Uzun bir sessizlik oldu. Buharlaşan sessizlik geri gelmişti ve herkes çok gergindi. Hepsi bana kilitlenmişti. Ben ise diğerlerini umursamadan sadece Darian'ın yeşil gözlerine bakıyor, ormanında kayboluyordum.
"Üzgün değilim, komiser. Pişman da değilim, ve evet bundan büyük bir zevk alıyorum. Üstelik biliyor musun..." İki adım atıp biraz daha yüzüne yaklaşsam da aramızda en az bir metre vardı. İlerlememle herkesin silahlarından ses geldi ama bunu umursamadan Darian'ın gözlerine bakmaya devam ettim. Tek kıpırdamayıp bana kilitlenen oydu. "Bir daha olsa bir daha yaparım."dedim daha alçak bir sesle.
Bu sefer bir adım gerileyip suratını inceledim. Elmacık kemikleri hareket etti. Sivri çenesi aşağıdan baktığı için pek dikkat çekmiyordu. Silahını daha sıkı kavradı. "Sen delisin! Psikopatın tekisin! Ölmesi gereken tek varlık sensin! Keşke Adela'nın yerine sen ölseydin!"
Kalbime bir hançer saplanmıştı. Orada öylece kalakaldım. Buz kestim. Beynim algılamayı bırakmış gibiydi. Darian'ın ormanında yolu bulmuş, yol zannettiğim yer ise uçurum olmuştu. Beni birkaç kelimeyle şah mat etmişti. Olmayan kalbime bir yarık açmıştı...
Gözlerine bakmayı sürdürdüm. Bana duyduğu öfkeyi belki annem ve babam bile bu kadar duymamıştı...
"Sen bir canavarsın!"
Ben bir canavardım...
Ben sevilemezdim...
Sevilecek birisi değildim...
Ucubeydim...
Olmadık hayaller kurardım...
Ben... Sevilemezdim...
Beni kimse sevemezdi...
Kimse de sevmemişti...
Bana hâlâ buz gibi bakıyordu. O silahı bana doğrultuyordu... Bana silah doğrultuyordu...
"Değilim..." Diye fısıldadım kendi kendime. "Değilim... Ben bir canavar değilim..."
"Yeter artık, elindeki tabancayı yere at ve ellerini yukarıya kaldır!" Bunu söyleyen başka bir polisti ve sesi aşırı kalındı.
"Üzgünüm." Dedim herkesin duyabileceği bir sesle. "Canavarlar teslim olmaz."
Cümlemin bitmesiyle caddelerin her bir yanından örgüt arabaları çıktı ve olduğumuz alanı çevirmeye başladılar.
Arabaların gelmesiyle herkesin bakışları oraya ilişti ve olası bir ateş için arabaların yan taraflarına doğru ilerlemeye başladılar. Bakışlara katılan bir diğer kişi de Darian'dı. Birkaç adımda üzerine yürüyüp ayağına sert bir çelme taktım ve dengesini kaybettirip yere düşürdüm. Üzerine doğru doğrulup kolumun dış tarafını boynuna dayayıp sıkmaya başladım. "Bana bir daha canavar diyecek olursan senin kafanı kopartır, kemiklerini toz haline getirip yok ederim!"
Daha fazla sıkmadan kolumu çektim ve kulağına doğru eğildim, saç tutamlarım yüzüne düştü. "Hislerin hiçbir zaman karşılıksız değildi seni aptal."
Üzerinden çekildim ve yüzüne bile bakmadan Smith'i tutan askerlere ilerledim. Çatışma olmamıştı çünkü iki tarafta çok güçlüydü. Mecbur olarak polisler örgütün gitmesini bekleyecekti. Halka gösterilmeyen olaylardan birisi de bu tür durumlardı. Teslim olunduğu veya izin verildiği söylenmezdi, sır gibi saklanırdı.
Smith, iki asker tarafından tutuluyordu. Askerlere karşı çıkmaya çalışmış olacak ki ağzı ve burnu kan içindeydi.
"Yazık." Dedim tükürürcesine konuşup yüzüne bakarak. "Olan çocuğuna olacak ama ne fark eder öyle değil mi? Sonuçta namussuz bir babayı kimse istemez... Ve de vatan haini bir pisliği."
"Hayır!" Dedi kafasını sallayarak. "Seninle bir anlaşma yapmıştık. Bana yurtdışına çıkmamı söyledin, şimdi neden bunu yapıyorsun?!"
Burnumdan güldüm sonra da sırıttım. "Sen beni hiç tanımamışsın Jack Smith."
Elimdeki tabancayı çıkarmadan gözümde hizalayarak anında alnının ortasından vurdum onu. Geriye doğru gittiğinde yakasından tutup yüzüstü yere yapıştırdım. Askerler, benim hamlelerimde ellerini serbest bırakıyorlardı.
Üzerinde takım elbise vardı lanet adamın. Askerlere işaret etmemle ceketini çıkardılar, sonrasında gömleği çıkarmaya kalkışmışlardı. "Gerek yok, ben hallederim." Askerler geri çekildiğinde sivri tırnaklarımla gömleği yırttım. Bedenin sol kısmına çakının yarısını batırdıktan sonra bedenini deşerek imzamı attım. Attığım imzanın her çizgisinden şelale gibi kan akıyordu. Sırıttım.
Arkama dönüp Darian'a bakmak istedim. Çoktan gitmişti. Polislerden birkaçı gitmemizi bekliyordu. Darian her zaman yaptığı gibi gitmişti.
Askerlere bakmadan konuştum; "Ceseti polislere verin. Götürsünler."
Hiç ses çıkarmadan ceseti tutup polislerin önüne attılar.
Polislere bakarak konuştum; "Ben nefes aldığım sürece adalet yerini bulacak!"
İfadesizce bana bakıyorlardı. Sanki bundan memnunluk duyuyorlardı. Benimle gurur duyarmışçasına bakıyorlardı ama bunu belli etmemeye çalışıyorlar gibiydi.
Karşı caddeden bir grup gazeteciyi fark etmemle elim maskeme gitti ve daha sımsıkı sardım yüzüme.
Ellerinde kameralarla tedirgin yürüyerek olay yerine biraz yaklaştılar. Yerdeki ceseti gören bazı gazeteciler geriye doğru sendeledi. Bazıları ceset ile benim fotoğrafımı çekiyordu. Bazıları ise korku dolu gözlerle bana bakıyorlardı.
Arabaların biraz uzak kısmında hepsi tek çizgi halinde durdu ve işlerini yapmaya başladılar. Örgüt arabasına doğru ilerlemek için bir adım ileriye atmamla herkes aynı anda geriye çekildi. Bu hareketleri üzücü mü gelmeliydi yoksa hoşuma mı gitmeliydi bilmiyordum. Onlara bakmadan arabaya doğru yönelmiştim ki aralarından biri bağırarak bana doğru mikrofonu uzattı;
"Gerçek isminiz nedir, Gecelerin Kraliçesi?!
Arabaya doğru ilerlerken durdum. Gazeticilere yan şekilde duruyordum. Onlara doğru yavaşça döndüm.
İsmim... İsmim... İsmim...
Ağzım cevap için açıldı. Neredeyse... Neredeyse söylüyordum... Yapacağım yanlış, kalbimin ritimlerini hızlandırdı.
Kendime gelip bir mikrofona bir gazeteciye ve sonra da gazetecilere baktım. "Victoria Black!" Dedim. Sesim, boşlukta yankılanmıştı. İnsanlar evlerinin camlarından, balkonlarından, perde arkalarından ve yolda arabalarını durdurup bana bakıyorlardı. "İsmim Victoria Black!"
Önce uzun bir sessizlik oldu, insanlar idrak etmeye çalışıyor gibiydi. Kim olduğumu çözmeye çalışıyor gibi... Sessizlik... Sessizlik... Sessizlik... Sessizlik... Sessizlik... Sessizlik ve sessizlik...
"Adaletin kadını!" Diye bağırdı boşlukta, birisi.
Bir diğeri; "Victoria Black!" Diyerek tezahürat etmeye başladı. Sonra da herkes aynı anda konuşmaya başladı ve sokağı onların sesleri doldurdu.
"Adalet yerini bulacak!
"Victoria Black!"
"Adaletin kadını!"
"Victoria Black!"
"Adaletin kadını!"
"Victoria Black!"
"Adalet yerini bulacak!"