Arada bir beyaz tenimi okşayan rüzgar; yere dökülmüş, kahverengi, buruşmuş ve parçalanmaya hazır yaprakları bir oraya bir buraya sürüklerken güneşin bize bir süre sonra görüşmek üzere yavaş yavaş veda ettiğini fark ettim.
Ağaçlar, kızılımsı bir renge bürünmüş gökyüzünü biraz kapatsa da en azından güneşin hararetli ışığının yavaş yavaş gökyüzünden kaybolduğunu görebiliyordum. Bugün dönüş saatini biraz aştığımın farkındaydım fakat bir şey eve gitmeme engel oluyordu. Sanki görünmez bir duvar bu büyük ve ıssız ormandan çıkmama engel oluyordu.
Gitmem gereken ev, ormanın karşısında olmasına rağmen eve ulaşmam 1 asır sürecekmiş gibi geliyordu. Evde yaşayanlarla hiçbir zaman güzel bir anım olmamıştı. Hatta tam tersi hayatımın en kötü anları onlarla geçirdiğim zamanlardı. Birbirimize bu kadar uzak olduğumuz insanlarla yaşamak benim için adeta bir yük gibiydi. Eve ilk adımımı attığımda sırtıma hiçbir yükle kıyaslanamayacak kadar büyük bir ağırlık biniyordu ve evden çıkana kadar bunu sırtımda taşıyordum. Bu kadar ağır bir yükle yaşamak benim için çok zordu fakat başka bir çarem yoktu. Onlar dışında hiçbir tanıdığım veya akrabam olmamıştı. Fakat benim için en ağır olanı ise onlara muhtaç yaşamaktı.
……………………………………………………………………………………….
Evin kapısına ulaştığımda derin fakat birkaç saniye sonra havayla kavuşturmak zorunda olduğum bir nefes aldım. Anahtarımı kapının kilidine sokarken aldığım nefesimi havaya teslim ettim. Kapıyı açmadan önce gözlerimi kapatıp kendime şu kelimeleri fısıldadım: “Dayan, bir gün bitecek.” Kapıyı açıp içeriye adım attığım anda içimde saniyeler geçtikçe büyüyen bir huzursuzluk hissettim. Evdekilerin yüzünü gördükçe bu huzursuzluk daha da büyüyüp bütün bedenimi istila ediyordu.
Şimdiye kadar evden kimseyle karşılaşmamıştım. Büyük ihtimalle yemek yiyorlardı. Çünkü geldiğimi fark etselerdi babam, üvey annemin dolduruşlarına gelip beni azarlardı veya üvey annem babamı beni fırçalamaya ikna edemediyse direkt kendisi bu işe kalkışırdı. Bence, birazdan ikisinden birini yaşayacaktım. Sıkıntıdan terlemeye başladığımı fark edince bileğimde duran lastik tokayı kömür karası saçlarıma bağlamaya başladım ve ardından ahşap merdivenlere yöneldim.
Odama çıkıp kapıyı açtığımda ummadığım bir görüntüyle karşılaştım. Sevgili(!) üvey annem yatağıma oturmuş, sırtını kamburlaştırmış ve esmer ellerini sanki çözülmesi imkansızmış gibi birbirine kenetlemişti. Bana oturduğu alçak yataktan ters ters bakıyor, sanki birazdan bana saldıracakmış gibi bir izlenim bırakıyordu. Birkaç saniye boyunca pörtlek gözlerinin içine baktım.
“Senin benim yatağımda ne işin var? Kalk.”
Aynı ters bakışlarını asla eksiltmeden ayağa kalktı ve kolumu kavrayıp sert bir şekilde sıktı.
“Neredeydin sen!”
Bana dokunmasıyla başımdan aşağı sanki kaynar su dökülmüş gibi hissettim. Bu kadar tiksindiğim birisinin bana dokunmasına tahammül edemiyordum. Sanki bir böcek bana dokunmuş gibi hissediyordum. O anki sinirimle sanırım kolumu sert çekmiş olmalıyım ki yatağa pekte hızlı olmayan bir şekilde yığıldı. Bazen gücümü kontrol altına alamıyordum. Biraz suçluluk hissetsem de sinirli tavrımdan ödün vermiyordum.
“Bana sakın dokunma!”
Ophelia her şeyi abarttığı gibi kesin bunu da abartacaktı. Buna adım kadar emindim. Yüzünde sanki zafere kavuşmuş gibi bir gülümsemeyle yatakta doğrulup ayağa kalktı. Karşımda bir süre dikildikten sonra büyük bir hışımla odamdan çıkıp ahşap ve dik merdivenleri inmeye başladı. Ophelina’nın ne zaman ne yapacağını asla kestiremiyordum. Her an her şeyi yapabilirdi. Katil bile olabilirdi. Böyle bir manyaktı işte o.
Öyle bir hışımla odamdan çıkmıştı ki o aşağı indiğinde hâlâ ne olup ne bittiğini anlayamadığım için oracıkta sanki dikili bir ağaç gibi sabit şekilde kalmıştım. Aşağı indiğinden birkaç saniye sonra yavaşça odamdan çıkıp ahşap merdivenleri inmeye başladım. Olayın şokunda olduğum için her an düşecekmiş gibi hissediyordum. Merdivenin trabzanlarını sıkıca tutarak aşağı indiğimde hızlı ve sert adımlarla salonda bir oraya bir buraya hareket ederken kızının adını dudaklarından çıkarırken buldum onu. Kızını bulmaya çalışıyordu. Hâlâ ne yaptığını tam olarak anlayamadığım için bu olanları şaşkın bakışlarla izliyordum. O ise benim orada dikildiğimin farkına bile varmamıştı.
Kızı Laurette ortaya çıkınca mutlu bir ifade takındı yüzüne.
“Gel canım seninle çok güzel bir oyun oynayacağız.”
Laurette cevap vermeden şaşkın bakışlarla Ophelia’nın sinir bozucu ve gülümser yüzüne sadece bakmayı tercih etmişti. Annesi kızının esmer ve bu yaştaki bir çocuk için fazlasıyla kalın olan kollarından birini ellerinin arasına aldı. Yüzündeki mutlu ifadeden asla ödün vermiyordu.
“Şimdi birazcık canın yanacak tatlım.”
Yapacağı şeyi birazcık tahmin etmeye başlamıştım.
Aynı bir cadınınkini andıran uzun tırnaklarını kızının kalın kollarının üstünde sert bir şekilde gezdirmeye başladı. Laurett’in yüzünde acı duyduğunu gösteren bir ifade belirmişti. Gözlerini kısıyor, dudaklarını büzüyordu. Kolları çizilmeye hatta kanamaya başlamıştı. Gitgide yüzünde acı çektiğini belirten ifade büyüyordu. Gözleri sulanmaya başlamıştı.
“Lütfen kolumu bırakır mısın?”
Uzun yıllardır kan tüketmediğim hâlde Laurett’in esmer kollarından çıkan kıpkırmızı kan, beni az da olsa kendine çekiyordu. İçimde o kırmızı sıvıya karşı küçük bir haz oluşuyordu. Fakat diğer vampirlere göre kendime rahat bir şekilde engel olabiliyordum. Annem gittiğinden beri normal bir insan gibi yaşadığımdan kana karşı güçlü bir iradem oluşmuştu.
Ophelia, kızının kolunu çizmeyi bitirdikten sonra öbür kolunu kemikli ellerinin arasına aldı. Anlaşılan bir koluyla kalmayıp öbür kolunu da mahvedecekti küçük kızının. Öz çocuğuna böyle bir acıyı kendi elleriyle çektirmesi beni
hayrete düşürüyordu resmen. Bu olaydan, nasıl bir ruh hastası olduğu apaçık ortaya çıkıyordu.
Öbür kolunu da çizmeyi bitirdikten sonra yüzüme bakıp irademi yokladı. Büyük ihtimalle kızının kollarını kanattıktan sonra kendimi tutamayıp kızına saldıracağımı düşünmüştü. Fakat yüzümde herhangi bir saldırganlık ifadesi göremeyince yüzündeki mutluluk ifadesi bir parça eksilmişti.
“Ne oldu Fayette? İradeni kontrol edemiyor musun?”
Aklı sıra sözleriyle irademi pasif hâle getirmeye çalışıyordu.
Ona tek kelime etmeden kapıya yönelip kendimi dışarı attım. Yüzünü bile gördükçe sinirimi bozan bu kadınla aynı ortamda bulunmak istemiyordum. Dışarı çıkınca göğsümde büyük bir baskının oluştuğunu fark ettim. Sanki birisi eliyle göğsüme bastırıp nefessiz kalmamı sağlamaya çalışıyordu. Bembeyaz ellerimle yakamı çekiştirince tişörtümde ufak bir yırtık oluştu. Fakat asla göğsümdeki baskı azalmıyor, hatta artıyordu. Ophelia’nın ruh hastası tavırları ve değişik davranışları beni son derece rahatsız ediyor, sıkıyordu. Sakinlemek amacıyla etrafa gezinmeye başladım. Oksijen, ciğerlerime doldukça daralmanın ve baskının yerini güzel bir rahatlama alıyordu.
Bahçemizde herhangi bir oturacak yer olmadığı için kapıya yaslanıp yere oturdum. Ahşap ve eski kapımızın önünün çok rahat olduğu söylenemezdi ama en azından bu gece burada uyuyabilirdim. Fakat daha iyi bir çözüm vardı. Tabi ki ikinci evim orman. Orman, benim hayatım boyunca en yakın arkadaşlarımdan biri olmuştu. Ne zaman zora düşsem elimden tutup bana yardım ediyordu. O sebeple bu gecemi ormanda geçirecektim. Şimdiye kadar kurtlara veya diğer canlılara karşı bir savunma taktiği geliştirmemiştim ama yarı vampir olduğum için az da olsa kendimi koruyabileceğimi düşünüyordum.
Evimizin bulunduğu sokak, karanlık ve tenhaydı. Normal bir insan olsaydı bu yolda büyük ihtimalle yürüyemezdi fakat vampir genleri taşıdığım için az da olsa önümü görebiliyordum. Sanırım bize avlanırken önümüzü görebilmemiz için böyle gözler verilmişti Bu bir tür *adaptasyon olabilirdi.
……………………………………………………………………………………….
Ormana ulaşmaya kısa bir mesafe kala kolumda bir şeyler hissetim. Sanırım kolumu birisi tutuyordu. Kolumu tutan kişinin yüzünü tam olarak seçemiyordum fakat bir erkek olduğu ve tanıdığım biri olduğu kesindi. Üstü inanılmaz derecede tütün ve alkol kokuyordu. Kokusundan kim olduğunu biraz tahmin etmiştim. Boğuk bir ses,
“Hanımefendi demin şu karşıdaki evden çıkan bir genç kız gördünüz mü?” deyince babam olduğunu anlamıştım. O an ne diyeceğimi bilmiyordum. İçimdeki bir ses kaçmamı söylüyordu fakat kaçmayacaktım. Ne babamdan ne de Ophelia’dan kaçacaktım artık.
“Aradığın kız benim.”
Babam, ilk başta sessiz kalmayı tercih etti. Sonrasında kolumu sert bir şekilde tutunca her zamanki gibi bu olayı da normal karşılamayacağını anladım.
“Neredesin sen?”
Sanırım bugün insanların kolumla bir sorunu vardı. Her
önüne gelen kolumu sıkıyordu. Kendimi ellerinden kurtardım.
*Canlıların yaşadığı ortama uyum sağlayabilmek için kalıtsal olarak geliştirdiği, yaşama ve üreme şansını arttıran özelliklere adaptasyon denir.
“Neden evden kaçtığımı karına sor istersen! Kızının kollarını çiziyordu. ”
İlk başta fazla tepki vermek istemiyordum. Bir süre onu alttan alabilirdim fakat sonrası için sınırlarımı zorlarsa nasıl bir tepki vereceğimi bende bilmiyordum. Söylediklerim karşısında tek kelime etmeden kolumu tekrardan sert bir şekilde tutup beni evin olduğu yöne doğru götürmeye başladı. Onun beni eve sanki evcil hayvanıymışım gibi sürüklemesine tahammül edemiyordum. Beni istediği gibi oradan oraya sürükleyip duramazdı. Özgürlüğümün kısıtlanması en tahammülsüz olduğum konularda biriydi.
Kolumu bu sefer daha sert bir şekilde çekince az da olsa sarsıldığını hissettim.
“Kendim yürüyebilirim, bırak kolumu.”
İtiraz edeceğini düşünmüştüm fakat tepki vermeden eve doğru yürümeye devam etti. Eğer itiraz edip özgürlüğümü kısıtlamaya çalışsaydı büyük ihtimalle onu dinlemezdim fakat beni kendi hâlime bırakınca bana istediklerini yaptırması çok daha kolay oluyordu. Bu sebeple onu dinleyip aynı onun gittiği yöne doğru yürümeye devam ettim.
Evin kapısına geldiğimde kendimi olabilecek her şeye hazırladım. Hayatımı sürdürdüğüm bu evde her an her şey olabilirdi ve bu sebeple kendimi hazırlamazsam büyük bir şokla yüz yüze gelebilirdim. Yaşanmamış bir şey değildi bu.
Eve girdiğimizde Ophelia salondaki kanepeye kambur bir şekilde oturmuş, kollarını dizlerinin üzerine yerleştirmiş ve yüzü görünmeyecek şekilde kafasını hafif bir şekilde yere doğru eğmişti. Biz geldikten birkaç saniye sonra kafasını kaldırıp bize baktı. Yüzüne bakınca ummadığım bir görüntüyle karşılaştım. Yüzü ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, hatta gözlerinin altı şişmişti. Bu oyunculuğu ve böyle bir görüntü oluşturmayı 10 dakikada nasıl başarmıştı anlam veremiyordum. Herhâlde ben çıkar çıkmaz durmaksızın ağlamaya başlamıştı. Çünkü böyle bir görüntü bu süre zarfı içinde ancak durmaksızın ağlamakla mümkün olurdu. Bize birkaç saniye baktıktan sonra ayağa kalkıp hızlı bir şekilde babamın yanında bitti. Babam, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Şaşkın bakışlarla bir Ophelia‘ya bir bana bakıyordu.
“Ne oluyor burada?”
Ophelia hâlâ ağlamasını sürdürerek babamın ellerini tuttu.
“Chane, Laurette çok kötü. Gel yukarıya”
Babam, sertçe ellerini Ophelia’nınkilerden kurtardı ve merdivenlere yöneldi. Ophelia, gözlerini sildikten sonra yüzüne sinsi bir gülümseme takındı ve bana yaklaşıp kulağıma fısıldadı.
“Benimle, uğraşamazsın.”
Ardından tekrardan ağlamaya başladı ve merdivenlere yöneldi. Tam da düşündüğüm şey olmuştu. Sinirlice saçımdaki tokayı çıkarıp yere attıktan sonra ben de onların yaptığı gibi merdivenleri çıkmaya başladım.
Şimdiden karşılaşacağım görüntüye kendimi hazırlamaya başlamıştım. Her basamağa attığım adımla beraber derin bir nefes alıyordum. Üst kata varıp Ophelia Laurette’in durduğu odanın kapısını açınca; Laurett’i yatağına oturmuş, arkası dönük bir şekilde bulmuştuk. Fakat saçlarında bir değişiklik vardı. Ophelia, kızının simsiyah ve düz saçlarını biçimsiz bir şekilde kesmişti. Rezalet görünüyordu. Saçlarına baktıkça içim acıyordu. Kızcağızın upuzun ve simsiyah saçlarını yabana götürmüştü. Bu güzelim saçlara kıyan başka nelere kıymazdı.
Biz geldikten birkaç saniye sonra bize bakınca ikimiz de şok olmuştuk. Kendimi olabilecek görüntülere hazırlamıştım fakat böyle bir görüntüyle karşılaşacağımı asla ummamıştım. En fazla yüzünde birkaç tane kanamış çizik olur diye düşünmüştüm fakat yüzündeki morlukları, şişlikleri ve derin yaraları görünce ben bile şok olmuştum. Bir gözünün altı morarmış hatta şişmişti. Bir yanağında sanki bıçakla açılmış gibi derin bir yara izi vardı. Dudağının sağ tarafı patlamış, davul gibi şişmişti. Ben üvey kardeşimin bu hâline bakamazken öz annesi bunları nasıl yapabilmişti aklım almıyordu.
Laurette’te aynı annesi gibi ağlamış, her tarafından yaşlar akmıştı. Ayağa kalkıp babama doğru yöneldi ve ona ağlayarak sarıldı. Üzgün, sinirli, şaşkın… Babamın yüzndeki duygulardı bunlar.
“Sana bunu kim yaptı?!”
Laurette kafasını babamın üstünden kaldırarak eliyle beni gösterdi. Açıkçası Laurett’in bunu yapacağı aklıma gelmemişti. Onunla şimdiye kadar pek samimi olmamıştık fakat düşman gibi de olmamıştık. İkimiz de birbirimize karşı nötrdük. Sanıyordum. Ta ki bugüne kadar. Sırtımdan vurulmuş gibi hissediyordum.
Babam, Laurett’in esmer ve kanamış elleriyle beni göstermesi üzerine zümrüt yeşili gözleriyle bana baktı. Sinir, üzüntü, şaşkınlık ve boşluk… Deminki duygular onu terk etmemişti. Hatta azmıştı. Zümrüt yeşili gözleri içinde bu duyguları barındırıyordu. Yaklaşık 10 saniye boyunca sessiz kalmayı tercih etti.
“Ne yaptın sen?”
Kafamı iki yana salladım. Gri gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum. Üzüntü, hayal kırıklığı, kafa karışıklığı… Ve çok daha fazlası… Göz yaşlarım, bu duyguları saklıyordu. Babamın buna inanması… Aklımı almıyordu.
“Sence ben bunu yapar mıyım? Ophelia yaptı.”
Babam bir Ophelia’ya bir bana bakıyordu. Ophelia’nın bir anda gözleri yerinden fırlamış, öne atılmıştı. Sanki üstüne büyük bir iftira atılmış gibi bir tavra bürünmüştü.
“Chane, sence ben kendi kızıma bunu yapar mıyım?”
Babamın gerçekten kafasının karıştığı dışarıdan bakıldığında belli oluyordu. Kocaman bir kasırga. İçinde, kocaman bir kasırga dönüyordu. Bu hareketlerinden bile rahatça anlaşılıyordu. Laurette tekrardan parmağıyla beni gösterdi.
“Baba, annem yapmadı o yaptı.”
Bir bıçak daha. Nefes düzenim bozulmaya, ellerim titremeye başlamıştı. Fakat babamı bu durumda ikna etmeye çalışmayacaktım. Eğer 14 yıllık kızını tanımadıysa bana inanması pek te bir şey ifade etmezdi benim için.
Babam, Laurett’in bu sözünün üzerine yaklaşık 1 dakika bekledikten sonra bana yaklaştı ve tek kelime etmeden sert bir şekilde kolumu tutup beni aşağıya götürmeye başladı. Ne olup bittiğini anlayamıyordum. Rüya. Bu bir rüya olmalıydı. Ya da kabus demek daha doğru olurdu.
“Baba ne yapıyorsun?!”
Bu dediğimin karşısında hiçbir şekilde cevap vermeden beni kapıya doğru götürdü. Kolumu, ondan kurtarmaya çalışsam da kendimde o gücü bulamıyordum. Kapıyı açıp beni dışarı fırlatınca dizlerimin üzerine düştüm. Hala ne olup bittiğini anlayamıyordum. Kocaman bir boşluk… Karnımda, kocaman bir kara delik vardı… Beni, yok etmeye çalışıyordu. Kalın sesini işitti kulaklarım.
“Biraz dışarıda kal da akıllan!”
Sesini duyduğum anda bütün vücudumu bir ürperti sardı. Gözyaşlarımı sildim ve yavaşça ayağa kalktım. O, bir erkekti ve asla beni ezmesine izin vermeyecektim. Bu dünyada hiçbir erkeğin gözünde güçsüz konuma düşmeyecektim. Zümrüt yeşili gözlerinin içine baktım.
“Merak etme! Bundan sonra beni hayatın boyunca görmeyeceksin zaten! Senin bundan sonra Fayette adında bir kızın yok!”
Söylediklerimin karşısında sadece gözlerimin içine bakmayı tercih etti. Sırtımı onlara dönüp girişte bulunan üç basamağı indim ve bahçedeki eskimiş, küçük ve çitlerden yapılma kapıyı kendime doğru çektim. Kafamı, onlardan tarafa çevirdim.
“Size yeni hayatınızda mutluluklar…”
Bunları söylerken yüzümde üzüntüyü barındıran bir gülümseme ve akan göz yaşları vardı. Son kez hepsinin gözlerinin içine baktıktan sonra evi terk ettim.
Şu an nasıl bir durumun içinde olduğumu bilmiyordum fakat tek bir bildiğim vardı. Bundan sonra benim Chane Morel adında bir babam yoktu.