İçeriğe geç

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 5

Lecrum

Bölüm 5

Sydelle Nyla

Dün öğrendim kan dondurucu bilgilerden sonra bugün tüm neşemden arınmış gibiydim. Öyle ki sabah aşağı inerken bana çelme takmaya çalışan Dylan’a sadece orta parmak çekmiş ve dövmemiştim.

Her hafta pazartesi günü yeni başlayanlar için bazı test ve zorunlu dersler oluyordu. Bugün yine onlardan biri vardı ancak diğer derslerin aksine bu ders için bizden içinde istediğimiz eşyaları bulunduracağımız bir çanta da istemişlerdi.

İçine bir kaç parça kıyafet ve yiyecek attığım çantamı alıp aşağı indim. Altımdan siyah bir tayt, üstümde ise siyah bir body ve korse vardı.

Aşağı indiğimde Bay Killian mikrofonun ayarlarını yapıyordu. İşi bittiğinde konuşmaya başladı. “Bugün gireceğiniz dersin sonunda canlı çıkamayabilirsiniz. Bu yüzden ölmekten korkanlar evlerine gitsinler.” Herkes ölümden korkmadığını belli etmek istercesine bir milim dahi kıpırdamadı. “Güzel. Sizleri yanınınza aldığınız çantalarla Karagül ormanına göndereceğiz. Sizden isteğimiz bir Savitam yapmanız.” Savitam, mazlemeleri cidden zor bulunan ve ölümcül bir iksirdi.

Karagül Ormanı zaten başlı başına tehlikeydi. Bizden istenense tehlikenin içine atlamaktı.

Öğrenciler ormana giden kapıya doğru yavaş adımlar atmaya başladığında doğrusu içimde minik bir korku vardı. Orman hakkında pek çok kötü şey duymuştum. Tek dileğim hepsinin bir yalan olmasıydı.

Önümüzde Bayan Valeska ile yürümeye başladığımda parmaklarım başka parmaklar tarafından sarıldı. Estelle.

“Yalnız olmak istemezsin diye düşündüm.” Sarı saçlarını tepede bir topuz yapmıştı ve yüzünde varla yok arası bir makyaj vardı. “O ormana doğduğumdan beri binlerce kez girdim. İnan bana o kadar korkutucu değil.”

Öğrenciler bir bir ormana adım atmaya başladıklarında dudaklarımı kemirdim. İçimde tedirginlikle beraber bir cesaret tomurcuğu da vardı.

★★★

Bir yandan kanlar akan koluma bakarken sağlam elimle kılıcımı savuruyordum. Audra, hala yerde yatıyordu. Estelle ise çoktan gözden kaybolmuş, çığlıklarını duyuruyordu.

Lecrumlardan biri zehrini üzerime savurdu. Yere düştüğümde kılıcım benden metrelerce uzaklaştı.

Lecrum üzerime doğru yaklaşmaya başladığında yerde sürünmeye çalıştım. “Audra! Estelle!” Estelle’in çığlıkları kesilmişti. Ortamdaki tek ses benim haykırışlarım ve Audra’nın hıçkırıklarıydı.

Sonra bir şey oldu. Bir bıçak Lecrumun tam boğazına isabet etti. Lecrum yeşil bir sıvı bırakarak yere yığıldığında ağlıyordum.

İlk kez ölümü hissetmiştim.

Lecrumun arkasında beni kurtarmamasını dileyeceğim birini gördüm. Dylan…

Elini uzattığında tutmaya mecburdum çünkü şuan ondan başka kimsem yoktu. Saçları dağılmıştı ve bel tarafındaki kumaşta yoğun bir kan vardı. Dylan beni ayağa kaldırdığında yürüyebileceğimi zannetmiyordum.

Tek bir hareketle beni kucağına aldığında arkadaşlarından biride Audra’yı kaldırdı.

“Estelle,” dedim öksürükler içinde. Kısa süre sonra ağaçlar arasından sırtında Estelle biri daha geldi. Estelle’in her yerinde kanlar ve Lecrumların saçtığı yeşil sıvıdan vardı. Ben ve Audra'nın aksine çok daha kötü görünüyordu. “Lecrumlardan biri ısırmış. Beş ile on dakika arasında tedavi edilmezse tahtalı köyü boylar.”

Audra başını hafifçe kaldırdı ve Estelle’e baktı. Onunda dudağı patlamıştı ve burnundan kan geliyordu.

Çocuk Estelle’i sırtından indirdi ve yere uzandırdı. Temiz olduğunu düşündüğüm bir bezle yaraya bastırıyordu. Kısa süre sonra bulunduğumuz yerde pek çok öğrenci olduğunu ve bir kazanın başında toplandıklarını gördüm.

Dylan beni yere yatırdı ve koluma saplı olan oku yavaşça oynattı. Acıyla inledim ve koluna tutundum. “Acıyor…”

“Sakin ol. Onu oradan en acısız şekilde çıkaracağım.” Oku ortadan ikiye kırmaya çalıştı ancak kalın ok belli ki beni acıdan öldürmeden çıkmayacaktı.

Dylan oku kırdığında ondan beklenmeyecek şekilde nazikçe oku yerinden çıkardı. Koluma az önce Estelle için kullanılana benzer bir bezle baskı uyguladığında kanı durdurmaya çalışıyordu.

Acıdan gözlerimden yaşlar peş peşe akıyordu. “Dylan… sende yaralısın beni bırak.”

“Konuşma Sydelle.” Göz kapaklarım kapanmaya çalışıyordu ancak direndim. Bir ara hayal görmeye bile başladım ancak uyanık kalmaya devam ettim.

Hava kararmıştı. Dylan ve az önce bizi kurtaran -bu kelimeyi onlar için kullanmaktan nefret ediyordum- grup bir ateşin başındaydı. Bazı yerlere çadırlar kurulmuş, bazı yerlere battaniyelerden çadır yapılmaya çalışılmıştı.

Gözlerim acı ve batma hissiyle kapandığımda uyku ile uyanıklık arasındaydım. Biri bedenimi turuncu bir çadıra yerleştirdi.

Çadırda benimle birlikte biri daha vardı. Babam…

Elleri saçlarımda dolanıyordu. Yanağıma minik bir öpücük kondurdu. “Canım Sydelle’im. Sana her konuda çok güveniyorum. Senden tek bir isteğim var. Ne sen ne de şu dünyadaki en güzel iki kızdan biri olan minik kardeşin; benim yanıma asla gelmeyin. Annenizi ve beni özleyin ama kendi dünyanızda kalın.”

Sonra babamın arkasındaki çadır parçası yavaş yavaş dağılıp bir uçuruma düştü. Sonra biri geldi. Yüzü bulanıktı ancak onu tanıdığımı hissediyordum. O kişi babamı itti ve babam gözlerimin önünde ikinci kez bir uçurumdan aşağı doğru yuvarlandı.

“Baba!” Peşinden haykırdım ve onu tutmaya çalıştım. “Beni bırakma baba!”

★★★

Dylan Orpheus

Telaşla çadıra girdiğimde Sydelle çığlık çığlığa bağırıyor ve ağlıyordu. Çığlıkları arasından seçilen tek kelime babaydı. Başını göğsüme yasladım. “Sakin ol Sydelle.”

Gözleri yavaşça açıldı ve yaşlı ela gözlerini yüzüme dikti. Kollarını vücuduma doladı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı.

Kısa süre sonra tekrar uykuya dalmıştı. Tek elim hala onun başının altındayken tekiyle çadırın fermuarını kapattım.

Sydelle’i yere yatırdığımda biraz uzağımızdaki battaniyeyi üzerine örttüm ve yanına uzattım.

“Ah Sydelle. Bazen öyle gıcık oluyorsun ki seni kırk yerden hançerlemek istiyorum.” Saçlarını yüzünden çektim. “Bazende öyle masum ve yardıma muhtaç oluyorsu ki şuan hissettiğim duyguyu tanıyamıyorum. Seni göğsüme yaslayıp saatlerce ağlamanı dinlemek sana teselli vermek istiyorum.”

Nefes alışı düzene girdiğinde tuttuğumu fark etmediğim nefesimi verdim. Kısa süre sonra uykuya daldım ancak uykum delikliydi.

Saat başı Sydelle’in inlemeleri ve ağlamalarıyla uyandım. Her seferinde söylediği kelimeler benzerdi. Ya beni bırakma baba diyor ya da gitme anne diye haykırıyordu.

Anne babasının öldüğünü biliyordum ancak bu konuyu pek araştırmamıştım. Ailemin saray halkından tanıdıkları olduğunu biliyordum. Bu yüzden Sydelle’e karşı işe yarar bir bilgi öğrenmiştim.

Babasının ölümünün ardından taç direk kralın abisine geçmemişti. Sydelle yaklaşık bir gün boyunca tahtta kalmıştı. Bu kimilerine göre o kadar gerekli bir bilgi değildi ancak benim gibi bir miras kavgası içinde büyüyenler bu ne kadar önemli olduğunu anlayabilirdi.

Tahminlerimce amcası Sydelle’den tacı onun reşit olmamasını kullanarak almıştı. Yine de emin değildim çünkü onu ilk gördüğümde -ki o zamanlar henüz sekiz yaşındaydım ve İrene’in doğum partisine katılmıştık- gözlerinin içi gülen bir çocuktu.

Ardından onu on üç yaşlarımdayken gördüm. Anne ve babasının cenazesinde. Aşağı pek inmemişti ancak mezarın kazıldığı o kısacık zaman diliminde oradaydı. Gözleri ağlamaktan şişmiş ve saçları dağılmıştı. Üzerinde bir prenses elbisesi yoktu. Aksine siyah uzun bir gecelik vardı.

Aradan yedi yıl geçti ve iki hafta önce tekrardan gördüm. Çocukken gözlerinde var olan parıltı, şimdi yerini intikamın alevlerine bırakmıştı. Bedeni güçlenmiş ve ruhu zayıflamıştı. Henüz çocukken ölümü tadan herkes böyle oluyordu. Tabii kişinin duygusallığınada bağlıydı.

Ondan daha küçüktüm ben ölümün soğuk nefesini hissettiğimde. Babam gözlerimin önünde dayım tarafından bir hançerle öldürülmüştü.

Kısa sürede annem babamın kardeşi- öz ve öz amcamla- evlendi. Onu istemedende olsa anlıyordum.

Para insanın gözünü kör edebiliyordu.

★★★

İrene Nyla

Yatağımda otururken önümdeki kılıcı inceliyordum. Nasıl kullanıldığına dair pek bir fikrim yoktu ancak ablamın odasından aldığım bu kılıcı kullanmayı öğrenmek için çok hevesliydim.

Odamın kapısı tıklatıldığında kılıcı yatağın altına koydum ardından “Gel,” diye seslendim kapının arkasındaki kişiye.

Kapı açıldı ve Arthur Dayım içeri girdi. İki gündür sarayda ailesiyle misafirdi. “Prensesim, nasılsın?” Dedi yanıma gelirken. Yataktan kalkıp ona sıkıca sarıldım.

“Yorgunum dayı,” dedim sadece.

“Anlıyorum.” Sesi öyle anlayışlıydı ki beni gerçekten anlayan biri olduğunu hissettim. Birlikte yatağıma oturduk ve bana görüşmediğimiz şu beş ayda neler olduğunu anlatmamı istedi.

Sydelle'in gidişinden, Avelyn’in beni boğmaya çalışmasından bahsettim. Ama amcam ve yengemden duyduklarımı anlatamadım.

“Sydelle, Andromeda gibi öğrencilerin canını beş para etmez bir eşyaymış gibi kullanan bir okula hangi akılla gitti?” Diye sordu öfkeyle. “Siz bana ablamın emanetisiniz İrene, ablanın böyle bir sorumsuzluk yapmış oluşuna inanamıyorum.”

“Dayı, ona kızma. Sadece hayallerinin peşinde.” Dedim sakince.

“İrene bak, cinsiyet ayrımcılığı yapan ve o bir prenses sarayında oturmalı diyen biri kesinlikle değilim. Sadece hayalleri neden kılıç sallamak anlamıyorum.”

“Kendini böyle ifade ediyor.” Ablam her ne yaparsa yapsın hep arkasında dururdum. Onun her daim bir bildiği olurdu.

“Şimdi Syd’i boşver İrene, ben sana bir şey teklif edeceğim. Bu entrikalarla dolu saray ortamında kalmak istediğine emin misin?” Diye sorduğunda bu konuşma nereye bağlanacak kestiremiyordum. “Seni kendi sarayıma, Aeternus’a götürmek istiyorum.”

Gelmeyi ne kadar istesemde dayı, senin yanında, Aeternus'ta güçleri öğrenemem.

“Gerek yok dayı.” Dedim ve gülümsedim. “Yuvamı seviyorum.”

Yuvam…

Bölüm sonu

1 yorum