İçeriğe geç

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 14 · 7 dk okuma

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 14

Kanlı Prenses

14. Bölüm

Sydelle Nyla

Sarayda yaşanan olayların üzerinden üç gün geçmişti ve bütün ülkeyi geç bütün diyar Gregory Nyla’nın ölümünü konuşuyordu.

Cesedin baş ucunda bulunan hançer bütün okları bana döndürmüştü. Bende zaten bunun olmasını istiyordum.

“Güçlerini dengeli kullanmalısın İrene,” dedi Lilith bıkkınlıkla. “Sağ eline daha çok yükleniyorsun, sol elin işlevsiz gibi kalıyor.”

“Deniyorum.” İrene tekrar karşısındaki cansız nesneye çevredeki bitkileri yönlendirdiğinde yine başarısız oldu. Yorgunlukla dizlerinin üstüne çöktüğünde “İrene bugünlük bu kadar yeter. Odana git ve sakın Avelyn’e bulaşma.” diyerek kapıyı işaret etti.

Lilith, büyük bir olayın çıkacağını sezdiğinden dolayı Aveyn’i birkaç gün mağarasında misafir etmişti. Dün akşam saatlerden minik kız dayımın sarayına geldiğinde anne ve babasının öldüğünü duymuş ve kahrolmuştu.

Her ne olursa olsun o benim kuzenimdi ve ona sahip çıkmalıydım.

İrene omuzları çökük bir şekilde antrenman odasından çıktığında hemen arkamdaki sandalyeye oturdum. Lilith’de yanındaki sandalyeyi karşıma sürükledi ve ters bir şekilde döndürdü. Sandalyeye tersten oturduğunda istemsizce güldüm. “Sen prenses olduğuna emin misin?”

Yavaşça üzerimdekileri süzdü ardından “Sen bir kraliçe olduğuna emin misin?” dedi iğneleyici bir tonla.

Saçlarımı savurdum ve “Gayet eminim.” dedim.

“Bende öyle düşünmüştüm.” Bir süre aramıza bir sessizlik çöktü.

Halk tarafından kabullenilmeyeceğimi hep tahmin etmiştim ancak bu kadar kötü olmasını asla beklemiyordum. İki gündür dayımın sarayının önü Andromeda’lılarla doluydu. Hepsi bir isyan halindeydi ve herkes benden bir açıklama bekliyordu.

“Bugün meydana ineceğim.” dedim sessizliği bölerek.

“Taşlanmak mı istiyorsun, peki in.” Sakin bir ses tonuyla verdiği cevap sinirlerimi bozdu ve öfkeyle bir nefes verdim. “Ülkende kırmızı bültenle aranıyorsun Rosabelle. Halk tarafından dışlanmak kadar zor olmasa gerek.” Alayla güldü.

“Ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin Nyla. Yaşadığın hayat için şükret.”

“Tanrı aşkına Lilith bu hayatın neresine şükretmeliyim tam olarak.” Beni umursamadan ayağa kalktı ve köşeye bıraktığı kılıcını aldı. “Mağarama dönüyorum. Bana ihtiyacın olursa bir hayvana söylemen yeterli.” Başımı önüme eğdim ve yeri seyretmeye başladım.

Cevap vermeyeceğimi anladığında sert adımlarla dışarı çıktı.

Ondan kısa süre sonra bende odadan ayrıldım. Daymın sarayı epey büyüktü ve büyük yerleri doğrusu sevmezdim.

Saraydan dışarı çıktım ve patikadan meydana doğru inmeye başladım. Yol çok uzun değildi ancak ben çok yavaş yürüyordum. Meydana varmak ortalama yarım saatimi almıştı.

Meydana vardığımda pek çok insan bana resmen iğrenen gözlerle bakıyordu. Sanki onların amcasını öldürmüştüm.

“İnsan içine çıkmaktan hiç utanmıyorsun değil mi Kanlı Prenses?” Köşedeki satıcılardan birinin bana söyledikleriyle duraksadım. “Edepsiz.” Yanımdan geçen yaşlı teyze baktım. Ben miydim edepsiz olan?

“Kendi edebinizle ilgilenin.” dedim kısaca. Bu daha çok bakışı üstüme çekememe neden oldu. Birkaç kişiden daha eleştiren sesler duyunca öfkeme yenik düştüm.

“Utanması gereken kişi anne ve babasının katilini öldüren ben değil yeğenini tahtına göz koyan amcamdı. Şimdi onun izinden giden herkesi onun yanına göndereceğim.” Herkes geriye çekildiğinde söylediklerimin korkunçluğu ile yüzleştim.

İnsanlar bir bir benden uzaklaşıyor, kınayan ve iğrenen bakışlarını gözlerime dikiyordu. Yine de dik durdum. Söylediğim her şeyin arkasındaymış gibi davranacaktım.

Hızla kıyafetlerin olduğu bir tezgaha ilerlerken kendi kendime “Aptalsın Sydelle.” diye mırıldanıyordum.

Üzerimdeki kabarık elbiseyle yürümek yeterince zor değilmiş gibi bu yol nedensizce epey kalabalıktı.

Sonunda aradığım tezgahı bulduğumda kendime tarzımca kıyafetler aldım. Dar badiler, taytlar ve tişörtlerin yanına ne olur ne olmaz diye pek kabarık olmayan iki üç tane elbise yerleştirdim.

Satıcıya kıyafetlerin çok üzerinde bir miktar para uzattım ve poşeti aldım. “Üstüne gerek yok.” dedim ve arkamı döndüm ancak satıcı beni durdurdu ve paranın üstünü uzattı. “Bir katilden sadaka almayacak kadar karakterim var hanımefendi.”Öfkeyle elindeki parayı çektim ve arkamı dönerek sert adımlarla oradan uzaklaştım.

Bir anda alnımda bir acı hissettiğimde irkildim. Gerçekten beni taşlayacak kadar ileri mi gitmişlerdi. Taşın geldiği tarafa döndüğümde on sekiz yaşlarında bir oğlan “Namussuz.” diye hırladı.

İçimdeki öfkeye daha fazla hakim olamadım. Yıllardır itinayla koruduğum gücüm parmaklarımın ucundan aydı ve çocuğun boynuna kırmızı kılcal damarlar gibi gücüm dolandı.

Boğulmaya başlayan oğlan çırpınırken ben resmen hiç bir şey düşünemiyor ya da hissedemiyordum. “Bırak artık!” diye bir çığlık duyduğumda kendime geldim ve büyüyü hemen kestim.

Oğlanın bedeni yere düştüğünde hareket etmiyordu. Bir kadın hızla yanına koştu ve nabzına baktı. “Yaşıyor!” diye bağırdığında ne kadar rahatladığımı kelimelerle ifade edemezdim.

İnsanlardan öfkeli cümleler hedeflerinde benimle yükselmeye başladığında yere çöküp ağlamak istedim.

“Gerçekten bir çocuğa saldıracak kadar aşağılık mısın?” diye bağırdı bir kadın.

“Benim namusum ya da kim olduğum hiç birinizi ilgilendirmez.” dedim. İçim titresede sesim titrememişti. “Kraliçeniz olarak hakkımda konuşan herkesi topraklarımdan süreceğimi belirtmek isterim.” Herkesin sesi bir anda kesildiğinde “Bende öyle düşünmüştüm.” dedim ve hızlı adımlarla insan kalabalığının içinde yürümeye başladım.

“Kanlı Prenses gerçekten senin için en doğru ad.” Önümde bir kız çocuğu durduğunda bende onunla birlikte durdum.

Kanlı Prenses mi diyorlardı bana?

“Ben bir prenses değil, kraliçeyim çocuk. Üç kıtayı yönetecek bir hükümdarım. Karşında kimin olduğuna dikkat et.” Kendisini alayla süzdüğümde on üç yaşındaki kızın gözlerindeki cesaret bir anlığına kırılsada hemen toparlandı.

“Senden korkmuyorum.” Onu hafifçe kenara ittirdim ve yürümeye devam ettim. “İğrenç bir insansın Sydelle!” diye bağırdı peşimden ancak umursamadım.

Taşlı yolda ilerleyen bir faytonu çevirdim ve içine bindim. Fayton hareket etmeye başladığı an gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.

Bir hükümdarın en büyük sınavı kabullenilmemektir, derdi annem.

Ne kadar haklı olduğunu bugün çok iyi anlamıştım. Fayton dayımın sarayının önünde durduğunda bana hizmet etmekten hiç memnun değilmiş gibi bir havası vardı. Kendisine ücreti uzattığımda “İnsanlardan para alıyorum.” dedi ve elimi geri ittirdi. Arkasına bile bakmadan uzaklaştığında çimlerin üzerine çöktüm.

Bacaklarım beni taşıyamıyor değildi. Taşımak istemiyordu. Belki onlar bile benden utanıyordu…

Sırtımı arkamdaki ağaca yasladım ve gökyüzünü seyretmeye başladım. Amcamdan bana yaşattığı her şey yüzünden nefret ediyordum.

Yinede onu öldürmek beni beklediğim gibi rahatlatmamıştı. Evet içimde bir yangın sönmüştü ancak annem ve babam geri dönmemişti.

Rosabelle Sarayı

Calytrix Rosabelle öfkeyle taht odasına girdi. “Lanet olsun baba!” diye bağırmıştı girer girmez. Gözlerinde öfke, sesinde nefret vardı.

Koyu tenine zıt yeşil gözleri tüm salonu taradı. Babasını bulduğunda hızlı ve sert adımlarla onun yanına gitti. “Kral Gregory öldürülmüş!” diye soğuk ama hareretli bir sesle konuştuğunda herkes oturduğu yerde dikleşti.

Babası Kral Ronald gözlerini yumdu. “Sakın bu işte Lilith’inde olduğunu söyleme. O velet yeterince imajımı çizdi.”

Calytrix öfkeyle soludu. “Sadece Lilith değil, Edward’da işin içinde.” Kralın bedeni sinirle titredi. Ondan sonra tahta geçmesini istediği tek oğlu Edward bir kralın ölümünde paya sahipti.

“Edward’ı çağırın!” diye resmen yeri göğü titreterek bağırdığında muhafızlar kaçarcasına odadan çıktı. Sakinleşmeye çalışarak kızına döndü. “Asıl suçlu kim, bulunmuş mu?”

“Cesedin baş ucundaki cinayet silahı Sydelle Nyla’ya aitmiş.” Calytrix kıvırcık saçlarını savurdu ve “Kendisi itiraz etmemiş baba.” dedi.

Bu ciddi bir olaydı.

Ve Ronald bunu lehine çevirmek istiyordu.

Muhafızlar yanlarında sadece Chantrea ile salona girdiğinde Kral “Edward nerede?” diye sordu.

Chantrea onlardan önce davranarak “Bir süredir saraya hiç gelmedi.” cevabını verdi.

Kralın istediği cevap bu değildi. Ona oğlunu getirmeliydiler. Kral Ronald onu burda tüm muhafızların önünde dövmeli ve mahcup etmeliydi.

Oğlu başka türlü adam olmazdı.

En azından o buna inanıyordu.

Kral baş muhafıza döndü. “Edward için kayıp ilanları bastırın ve heryere asın. Onu canlı istiyorum.” diye resmen tısladı. Sonra taht odasının bir köşesinde duran karısına, tam önünde duran kızına ve muhafızların yanında bekleyen genç kıza baktı. “Yıkılın karşımdan.” Başta karısı başı önünde hızla salondan çıktı sonra Chantrea.

Calytrix ise hala odadaydı. Ölümcül bakışlarını babasıa dikti ve “Bana emirlerinin işlemeyeceğini biliyorsun, bu yüzden nazikçe odadan çıkmamı rica et.” dedi imayla. Kral Ronald’ın yıllardır ona etmediği işkence kalmamıştı ancak Calytrix hala onun emirlerine uymuyordu.

“Odamdan çıkar mısın Calytrix?” dedi Kral yenilgiyle. Calytrix gülümsedi ve odadan çıktı. Babasından ve diğer herkesten nefret ediyordu. Ama en çok babasından. Ve bu yüzden şu dünyada örnek aldığı tek kişi Sydelle Nyla idi.

Bir gün tıpkı onun gibi babasını öldürmek ve tacı almak istiyordu.

Taç zaten onun hakkıydı, ortanca kardeşi Edward sırf cinsiyeti nedeniyle ondan acını çalamayacaktı.

İrene Nyla

Önümdeki haber kağıdını inceliyormuş gibi görünsemde zihnim çok meşguldü. Bu güçleri asla kullanamayacaktım ve artı bunu kabul ediyordum. Asla ablam gibi olamayacaktım, bunuda kabul ediyordum.

Yinede içim rahatlamıyordu.

Kendimi geriye doğru bıraktım ve bedenim yatakla birleşti. Nedensizce sadece ağlamak istiyordum üç gündür.

Ve aklımda tek bir yüz dönüyordu. Edward Rosabelle’in mide bulandırıcı olduğuna inanmak istediğim ancak çekici bulduğum yüzü.

İçimde kendime dair bir öfke harmnlandığında hemen yanımdak bitki uzayarak bileğime tutundu.

Onu bileğimden çekmeye çalışsamda başarılı olamadım. Yatakta boylu boyunca uzanıyordum. Bu sefer diğer yanımdaki dikenli çiçek zandı ve diğer bileğime tutundu. Ayağa kalkmaya çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemezdi. Dikenli dal bu sefer bağırmak için hazırlanan ağzıma yöneldi. Ağzımın önü dallarla kapandığında sesim çıkmıyordu.

Sarmaşıklar boğazıma sarıldığında ve sıkmaya başladığında gücümü istemedende olsa kendime yönelttiğimi fark ettim. Sarmaşık boğazımı iyice sıktığında çırpınamıyordum bile.

Astım hastası bir insan için boğazının sıklması cehennem gibiydi.

Burada ölecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.