İçeriğe geç

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 13 · 8 dk okuma

Kanlı Prenses 1- Saray Hançeri

Bölüm 13

İntikam

13. Bölüm

Sydelle Nyla

Bu Dylan değildi.

Çünkü Dylan bana asla ismimle seslenmez ve majesteleri diye hitap ederdi. Bırak beni diye düşündüm. Her ne kadar karşımdaki kişi dirensede ben insan zihnini kontrol edebiliyorken hiç şansı yoktu.

Dylan'ın bedeni yere yığıldı ve yavaş yavaş amcama dönüştü. Babamdan çaldığı güçlerle babamın kızını öldürmeye çalışıyordu.

Acınası yaratık.

Karşımda şansı olmadığının farkında değil.

Belimdeki hançeri çıkarttım. Üzerinde altın kaplama S harfi vardı. Üzerine eğildim ve “Gözlerime bak,” diye fısıldadım.

Simsiyah hareleri mavi harelerime uzun uzun baktı. Gördüğü son yüz benimki olacaktı. Korkusuzca elimdeki hançeri boğazının tam ortasına sapladım.

Fışkıran kanlar yüzümü mahvederken hançeri çektim. Boğazından oluk oluk kanlar akarken kendi kanında boğulmaya başladı.

Yere düşüşüyle onunla birlikte düşen tacı yerden aldım. Hançeri yanına bıraktım. Bu cinayeti benim işlediğimi herkes bilmeliydi.

Bana ait olan tacı başıma yerleştirdim.

“Üzerimde hakkın yok ihtiyar.” Dedim odadan çıkmadan önce. “Sen zamanında babamın evlatlarına sahip çıkmadın.” Kapıyı peşimden kapatmadan önce “Ama merak etme, ben senin evladına bakarım.” diyerek güldüm.

Onu hançerledikten sonra cebinden aldığım güç engelleyicilerle aşağı indim. Lilith ve Edward berbat bir haldeydi. İkiside hızla kulaklarına taktılar ve Lilith, Edward’ı kucakladı.

Sarayın her türlü kapısı alevler altındaydı.

“Beni takip et.” Diye fısıldadım. Bir planım vardı ama işe yaramama ihtimali yüksekti. Taht odasına vardığımızda hala açık olan tahtın altındaki tünellere girdik.

“Buradan Karagül’e gitmemiz günler sürer. Üstelik hepimiz yaralıyız.” Hayır, Karagül’e gitmiyorduk. Ona cevap verecek gücü kendimde bulamadığımdan sadece yürüdüm. Arada duraksıyor ve duvardan destek alarak doğruluyordum.

Benimde gücümün yan etkileri vardı ama sadece fazla kullanmadan sonra ortaya çıkıyordu.

Resmen benliğimi kaybediyordum. Bir insan gibi, Sydelle gibi, düşünemiyordum. Şanslıydım ki hala bilincimi ve benliğimi elimde tutuyordum.

Sonunda yol ayrımına geldiğimizde düz ilerlemek yerine yanımızdaki ayrıma girdik. Lilith buranın neresi olduğunu anlayamasada cevap vermeyeceğimi bildiğinden sormadı.

Sonunda tahmin ettiğim gibi yeni olduğu belli bir kapıya ulaştık. Metal kapıyı ittirdim ve karşımıza Andromeda uçurumu çıktı.

“Lanet girsin!” Diye haykırdı Lilith. Sonunda güneş ışığına kavuşmuştuk. Ne kadardır yolda olduğumuzu bilmiyordum.

Arthur’un yaşadığı saray buraya yakındı. Hatta 15 dakikalık bir yürüme mesafesi vardı. Adımlarımızı hızlandırdık. Uçuruma çok yakın bir mesafeden yürümemizin yanı sıra rüzgar önüne gelen her şeyi uçurabilecek bir güçte bize ters şekilde esiyordu.

Sonra dayımın sarayını gördük.

Saray kapılarının önünde bekleyen İrene ile bakıştık ve İrene ismimi bağırarak bana doğru koştu ve sıkıca sarıldı.

“Abla, yaralı mısın? Yüzün kanlar içinde.” Göğsüme yapıştırdığı kafası ağladığı için şiddetle titriyordu.

“İyiyim. Benim kanım değil.” Konuşmak dünyadaki en zor eylemmiş gibi geliyordu. Yinede İrene’de destek alarak konuşuyor ve ayakta durmaya çalışıyordum.

Beni revir olduğunu düşündüğüm bir yere getirip bir yatağa yatırdılar. Tüm herkes buradaydı. Dayım yanıma geldi. “Sydelle,” derken harfler ağzından titreyerek çıkmıştı. “Bana katil olmadım de.” Gözlerine kırgınlıkla baktım.

“Özür dilerim.” diyebildim sadece. Dayım annem ve babamı kaybettikten sonra yanımda olan tek akrabamdı. “Onu öldürdüğüm için tek bir an bile pişman olmayacağım.” Bunu bilse iyi olurdu.

“Sydelle, bu işten nasıl sıyrılmayı düşünüyorsun?” Diye sordu dayım sitemle. İçindeki kırgınlığın sebebi kardeşinin emaneti olmamdı.

Dayım Arthur beni hiçbir zaman tam anlamıyla kabullenememişti. Asiydim, dik başlıydım ve kimseyi umursamadan kendi dediğimi yapardım. Yanımdaydı ancak bunun tek sebebi kardeşinin emaneti olmamdı. Bir de İrene’di.

İrene yürekten bağlıydı. Bunun nedeniniise bence o bile bilmiyordu.

***

Lilith, Edward kendine geldiği ilk an onu saraydan kovmuş ve bir daha asla gözüne görünmemesini söylemişti.

Abla yüreği böyle bir şeydi. Severdi, sayardı, söverdi, döverdi…

İrene bir ruh gibiydi saatlerdir. Arada yanıma geliyor, iyi olup olmadığımı soruyor ve gidiyordu. Yaşadıkları şeyler kolay değildi ve tahminlerime göre gücünü fark etmişti.

Estelle yaralıydı, büyük bir yara olmasada kolunda bir kesik vardı. Şifacılar sargıya sarmışlardı. Tek güzel yanı sağ kolunda hiçbir sıkıntı olmamasıydı.

Audra herkesin aksine neşeliydi. Tabii neşesini kendine saklıyordu. Bir köşeye geçmiş yaşadıklarımızı bir parşömen parçasına yazıyordu.

Helen uyuya kalmıştı. Alaric ise onun başında bekliyordu. Helen arada irkilerek uyanıyor Alaric onu tekrar uyutuyordu.

Diğer herkes bir köşeye dağılmıştı. Dylan'sa ortalıkta görünmüyordu. Büyük ihtimalle ona verilen odadaydı. Yavaşça ayağa kalktım. Üzerimde hala aynı kıyafetler vardı. Bana verilen odada kıyafet olduğuna emindim.

Bir üst kattaki odaya çıkıp dolaba baktığımda öğürmek istedim. Her tarzdan prenses elbisesiyle donatılmıştı.

En makul olanını seçip üzerime giyindim.

Mavi bir elbiseydi kabarık kolları vardı. Dekoltesi yoktu. Yani elbiselerden nefret etmeme rağmen içten içe bu elbiseyi sevmiştim.

Şimdi yapmam gereken iki şey vardı. Kendi içimde hangisini önce yapmam konusunda bir münazara yaptıktan sonra odadan çıktım.

Bu sarayı uzun bir süredir görmüyordum. Doğrusu her bir motif, her bir duvar bana annemi hatırlatıyordu. O bu sarayda büyümüştü.

Bahçeye geldiğimde Dylan’ı gördüm. Sırtını bir defne ağacına yaslanmış önündeki çimenleri izliyordu. Yanına oturdum ve “Ne düşünüyorsun?” Diye sordum.

“Seni,” Beklemediğim cevap karşısında sustum. Beni düşünüyordu. Kalbim bu cümleyle bu kadar hızlı atmamalıydı. “Sydelle bende anlam veremediğim duygular uyandırıyorsun. Senden nefret ediyorum ama aynı zamanda çok seviyorum. Elimdeki kılıçla başını kesmek isterken bir yandan senin için başımın kesilmesine bile razı olacağımı fark ediyorum. Bunun adı ne?”

Nefretle kirlenmiş aşktı bu.

Bende aynı duyguları hissediyordum.

Başımı omzuna yasladığımda tüylerinin ürperdiğini hissettim. “Bende seninle aynı duygular içerisindeyim. Ama senin aksine bu duygular beni rahatsız etmiyor.” Dediğimde duraksadı. “Yıllar sonra kendi hür irademle sevdiğim ilk insan Estelle’di. Estelle’in geçmişi beni çok yaraladı ve onu tehlikeli insan kategorisinden çıkarttım kendimce.” Kafamı omzuna daha çok bastırdım. O da başını benimkinin üzerine yasladı. “Sonra seni tanıdım. Yaşadıklarımız zıttı. Yaralarımız zıttı. Sen kötü bir insandın. Ama seni sevdim. Seni olduğun gibi kabullenerek sevdim. Benim için göle atladığın gün. Ve bu benim için harika bir şeydi çünkü ilk defa birini gerçekten severek sevdim. Mesela Estelle’e karşı hissettiğim ilk duygu acımaydı. Evet bu canice biliyorum. Ama gerçekler böyle. Sana gelirsek. Sende hissettiğim ilk duygu nefretti. Sonra sevgiye dönüştü. Arada bir başka şey yaşanmadan. Sana karşı olan sevgimle nefretimin bir arafı yok Dylan.” Uzun uzun gözlerine baktım. Bir duygu görmek istedim belki.

“Bu çok…” Gözlerini inatla benden kaçırdı. “Çok büyük bir itiraf.”

“Farkındayım.” Yavaşça ayağa kalktım ve elimi ona uzattım. “Şimdi kıçını kaldır ve bir hayra yara.” Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu ve elimden destek alarak ayağa kalktı.

“Sende üzerindeki o elbiseyi çıkart lütfen. Bir katil gibi değil, prenses gibi görünüyorsun. Ayrıca tacın güzelmiş.” Cevap beklemeden saraya doğru yürümeye başladığında arkasından gülümsedim.

Bu taç bana aitti.

Sıra yapmam gereken ikinci şeydeydi ve bu beni içten çe korkutuyordu. Yavaş adımlarla İrene’in dasına ilerledim. Kapıya vardığımda kapıyı üç kez tıkladım ve cevap beklemeden içeri girdim.

Yatağında uzanmıştı ve elinde bir kitap vardı.

Tanrı’nın Üç Kızı

Başını yavaşça kitaptan kaldırdı ve bana baktı. “Selam,” dedi yorgun bir sesle. Kapıyı peşimden kapattım ve İrene’in yatağına oturdm.

“Selam.” diyerek karşılık verdim. “Ne okuyorsun?”

“Şu lanet güçlerin olayını anlamaya çalışıyorum.” dedi bıkkın bir ses tonuyla. “Bunları bana anlatmalıydın.”

“Saçmalama altı yaşındaki bir çocuğa sen aslında bitkileri yönetiyorsun diyemezdim.”

Gülümsediğinde bende ona karşılık verdim. Yatakta doğruldu ve bağdaş kurarak oturdu.

“Şimdi anladığım üzere sen insanları, Lilith abla hayvanları ve bende bitkileri kontrol ediyorum değil mi?” diye sordu.

“Aynen.”

“Avelyn?”

“Avelyn’in bir gücü yok. Tanrı gücü sadece iyilik için kullanacak olanlara bahşeder.” dedim elimden geldiğince basit terimlerle açıklamaya çalışarak. Sanki kavramaya çalışıyormuş gibi başını aşağı yukarı salladı.

“Sen güçlerini kullanmayı ne zaman öğrendin?” Aklıma gelen anıyla yüzümü buruşturdum.

***

Sydelle 13 Yaşındayken

Annem ve babamı kaybedeli henüz bir hafta olmuştu. Benim için renkler solmuş hayat kararmıştı.

İrene ise henüz ölümün ne olduğunu bilmeyecek kadar küçüktü ve bunun kötü bir şey olduğunu bir gecede anlayacak kadar olgunlaşmak zorunda bırakılmıştı.

Bana ait olması gereken ancak amcama ait olan tahtın önünde bekliyordum. Amcam sonunda yanındaki üzümleri bitirip bana döndüğünde “Sydelle, güzel yeğenim bugün nasılsın?” diye sordu.

Sert bir tavırla “Berbat, sen nasılsın?” dedim. amcam gülümsedi.

“Siz nasılsınız olacak, tekrar et lütfen.”

“Seninle sizli bizli konuşacak kadar üst ast rütbesi içerisinde değiliz amca.” Amcamın bakışlarında bir alev yandı.

Bir haftadır ilk kez itaat etmemezlik yapıyordum.

Amcam muhafızlardan birine döndü ve “Şu rezili onun için hazırladığımız karanlık odaya götürün. Şiddet serbest.” dediğinde yanıma yaklaşan muhafızlara saldırmaya başarılı olamadım.

Biri bir kolumdan diğeri diğer kolumdan tutarak beni sürüklemeye başladılar. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, dudaklarımdan haykırışlar kaçıyordu.

Sonra Avelyn’i gördüm. Önümüze dikildi ve “Bırakın ablamı!” diye var gücüyle bağırdı.

“Avelyn çekil, sana zarar verirler.” diye sızlanmama rağmen beni dinlemedi. Sağımdak muhafız on sertçe enara ittirdiğinde en son Avelyn’in yerde hareketsiz bir şekilde yattığını gördüm.

Beni bir odaya getirdile ve sertçe içeri ittiler. Kollarına tutundum ve bu odadan çıkmaya çalıştım ancak başarılı olamadım. Çok fazla çırpındığım için sağdaki muhafız suratıma sert bir tokat attı.

Sonra sert bir tekmeyle beni yere yığdı. Hem ağzımdan hem burnumdan kan geliyordu. Muhafız ayağını sertçe karnıma bastırdı ve “Rahat dur.” diye adete hırladı.

Canım çok acıyordu. Beni sürükleyerek duvara yanaştırdı ve koluma bir zincir taktı. İkiside odadan çıktığımda bulunduğum yerde bir metreden fazla kıpırdayamıyordum zincir yüzünden.

Uzun süre ağladım.

Orada aç ve susuz şekilde en az bir hafa geçirdim. O da kapkaranlıktı ve güneş ışığını geç yapay ışık bile göremeyen vücudum bitap haldeydi.

Sonunda kapı aralandığında içeri amcam girdi. Benim rezil rüsva halime bakarak gülümsedi ve “Yeni ceza yöntemimi beğendin mi?” diye sordu.

O an bir şeyler oldu. Sanki içimde bağlı bir şekilde bekleyen bir canavar uyandı. Kolumdaki zincir kırıldı ve amcam sertçe geriye savruldu.

Bense bir anda kendimi amcamın zihninin içerisinde buldum…

***

Güçlerimi keşfediş hikayem İrene’in pek hoşuna gitmemişti.

“Daha efsanevi ve destansı bir şeyler bekliyordum.” dediğinde “Seninki çok mu harika mini prenses?” diye sordum.

Gülümseyerek kitabı bir kenara kaldırdı ve yatağa uzandı. Bende yanına uzandım.

“Bana ninni söyler misin?” dediğinde ona annemin ninnisini söylemeye başladım.

En son ikimizde derin bir uykuya daldık.

Bölüm sonu

1 yorum