İçeriğe geç

KANLI AY LANETİ

Bölüm 2 · 8 dk okuma

KANLI AY LANETİ

Bölüm 2

2.BÖLÜM

Kral Henry’nin bakışları üzerimizde ağırlaştı.

“Bizi suçluyorsunuz,” dedi yavaşça. “Ama elinizde kesin bir kanıt yok.”

Prens Dylan en ufak bir tereddüt göstermedi.

“Yeterince var.”

“Yeterince,” diye tekrarladı Kral Henry. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Savaş başlatmak için mi, yoksa korkutmak için mi?”

Dylan bir adım öne çıktı.

“Bu bir uyarı.”

Kralın bakışları sertleşti.

“Tehdit mi ediyorsunuz?”

“Gerekirse.”

O an odadaki hava keskinleşti. Muhafızların elleri kılıçlarının kabzalarına kaydı.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonra Dylan geri çekildi.

“Anlaşılmıştır,” dedi düz bir sesle. “Görüşmemiz burada bitmiştir.”

Başını hafifçe eğdi.

“İyi günler, Majesteleri.”

Daha fazla beklemeden arkasını döndü.

Bu kadar kolay mıydı?

İçimde bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum ama onu takip etmekten başka seçeneğim yoktu.

Taht odasından çıktık. Kapılar arkamızdan ağır bir sesle kapandı.

Koridor sessizdi.

Fazla sessiz.

Dylan durmadı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

“Bu kadar mı?” diye fısıldadım, ona yetişmeye çalışarak.

Cevap vermedi.

Ama çenesinin kasıldığını gördüm.

Tam sarayın büyük kapısına yaklaşmıştık ki—

Kapılar açılmadı.

İki yandan askerler öne çıktı.

Yolumuzu kestiler.

Bir anlığına herkes durdu.

Dylan başını hafifçe kaldırdı. Gözleri karardı.

“Çekilin.”

Askerler kıpırdamadı.

Aralarından biri öne çıktı.

“Majestelerinin emri var.”

Sessizlik.

“Hiçbiriniz saraydan ayrılamazsınız.”

Kalbim bir anlığına durdu.

Dylan yavaşça bana baktı.

İlk kez… bakışlarında bir şey vardı.

Soğukluk değil.

Hesap.

Sonra tekrar askerlere döndü.

“Bu,” dedi alçak bir sesle, “büyük bir hata.”

Kimse geri çekilmedi.

Ve o an…

Anladım.

Bu bir görüşme değildi.

Bu bir tuzaktı.

Arkama fırlattığım bakışta, etrafımızın açık gri miğferleriyle donanmış kraliyet askerleriyle çevrildiğini gördüm. Her biri titizlikle pozisyon almış, hareketlerimizi kısıtlamak için hazırlanmıştı. Dylan, derin bir nefes alıp kılıcını çekti; çelik ile çeliğin birleştiği o keskin tını sarayın taş duvarlarında yankılandı. Ben de refleksle kılıcımı kaldırdım.

İlk darbe, içimde bir volkan patlamış gibi öfkeyi yükseltti. Her savrulan kılıç, Vena krallığının ihanetini ve yıllardır bastırılmış öfkemin bir yansıması gibi, içimdeki kudreti uyandırıyordu. Kanımın her damlası bir alev gibi vücudumu sardı. Kırmızı gözlerim parlamaya başladı, sanki karanlıkta bir uyarı feneri gibiydi. Aynı anda, kolyemdeki jolyedeki kırmızı taş, ritim atışı gibi ışıldadı, gücümün fiziksel hale geldiğinin göstergesiydi.

Gökyüzü bir anda karardı; sarayın tavanını delen gölgeler, bizi kuşatan askerlerin korkusunu yansıtıyordu. Darbelerimi daha sert, daha amansız savurdum. Her kılıç darbesiyle, etrafımdaki askerler kırmızı şeritler halinde yok oluyordu; çığlıkları havada dondu, metalin keskin sesiyle birleşip sessizliğe gömüldü. Hava aniden eski haline döndüğünde, dizlerimdeki güç boşalmıştı ve sendeledim.

Dylan hızla yanıma gelerek beni kavradı, destek oldu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, kalbim hâlâ ritmini yakalamaya çalışıyordu. Atlara doğru koştuk, ellerimizde kılıçlarımız ve yıpranmış zırhlarımızla sarayın dış kapısına doğru. Binip hızla uzaklaştık; rüzgar yüzümü yırttı, adrenalin damarlarımı parçaladı. Pencereden baktığımda, Kral’ın gözleri hâlâ bizi izliyordu: hayal kırıklığı, öfke ve şaşkınlıkla karışık bir ifade. Biz ise gölgeler arasında kayboluyorduk.

Kral Henry hızla uzaklaşmamızı izlerken, eşi Kraliçe Louise döndü ve şöyle dedi.

"O hala hayatta."

Kraliçe, endişe ve nefretle bakıyordu. Karı-koca derin bir tartışmaya dalmıştı.

Kapıda, onları izleyen Violet’den habersizlerdi. Violet sessizce taht odasından çıktı ve hızla uzaklaştı.

------------------------------------------

Vena’dan Frastinga’ya dönüş yolculuğu sessizliğin içinde başladı. Atların nal sesleri, uzak tepelerden gelen rüzgarın uğultusuyla karışıyor, her adımda içimdeki karmaşayı büyütüyordu. Prens Dylan yanımda oturuyordu; yüzünde öfke, endişe ve hafif bir hayal kırıklığı karışımı vardı. Özür dilemek istedim ama bakışlarındaki sertlik beni korkutuyordu. Bu yüzden tek kelime etmedim.

Yol boyunca sessizlik hâkimdi. Ara sıra Dylan başını bana çevirdi, ama konuşmak yerine sessizce önümdeki yolu izledi. Ben de gözlerimi yola dikmiş, nefesimi derin almaya çalışıyordum. Ama içimdeki sıkışmışlık hissi, her nefes alışımda daha da yoğunlaşıyordu.

“Karina,” dedi Dylan, sesi ciddi ve derindi. “Bunu kabul etmen gerekirdi. Vena’da gücünü kontrol edemediğinde, sadece kendini değil, beni ve Frastinga’ya döndüğümüzde herkesi tehlikeye attın.”

Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerindeki kırmızı ışık, öfke ve kaygıyı aynı anda yansıtıyordu. “Majesteleri … ben—” diyebildim ama kelimelerim boğazımda takıldı.

“Ama falan yok!” diye kesti Dylan sözümü. “Senin yeteneklerin bizim en büyük silahımız, Karina. Ama kontrol edemezsen… bu güç bir lanet kadar tehlikeli olur. Vena’da kimliğini belli ettin ve bunu fark ettiğinde… neler olacağını biliyordun değil mi?”

O anda ellerim istemsizce sıkıştı. Kolyenin kırmızı taşını parmaklarımın arasında hissettim; ama bu kez enerji devreye girmemişti. Yine de Dylan’ın öfkesi ve hayal kırıklığı beni derinden sarsıyordu.

“Majesteleri … ben… kontrolümü kaybetmedim. Sadece…” diyebildim, ama sesim titriyordu.

“Yeter, Karina!” dedi Dylan, atını bir adım yana kaydırıp bana doğru dönerken. “Vena’da yaptığın hata affedilecek gibi değil. Frastinga’ya dönüyoruz, ama bu durumun sonuçlarını anlaman gerekiyor. Bu güç seni tanımlıyor, ama seni tanımlamamalıydı! Kimliğini orada ortaya çıkardın. İnsanlar seni fark ettiğinde ne olacağını düşündün mü?”

Sustum. İçimde suçluluk, korku ve pişmanlık bir araya gelmişti. Her ne kadar Dylan kızgın olsa da sözlerindeki ciddiyet, onun sadece endişelendiğini gösteriyordu. Benim için en büyük uyarı, onun bu sessiz, keskin bakışıydı.

“Karina… Frastinga’ya döndüğümüzde saraydan çıkmayacaksın. ” dedi Dylan, yavaşlayarak atımı yanına çekti. “Bunu tekrar etmeyeceksin. Her adımında bu krallık güvende olmalı.”

Başımı salladım. “Evet, Majesteleri . Anladım.”

Bir süre sessizlik sürdü. Rüzgar saçlarımı savuruyor, kolyedeki kırmızı taş elimde sessizce titreşiyordu. Her nefes alışımda, yaptığım hatanın ağırlığını hissediyordum. Dylan yanımda sessizce otururken, ben de içimde bir söz verdim: bir daha asla kontrolümü kaybetmeyecek, hem kendi güvenliğimi hem de Dylan’ın güvenini sağlayacaktım.

Atların sesleriyle dolu bu dönüş yolunda, içimde bir kararlılık doğdu. Vena’da yaşananlar, hem geçmişin acı hatırası hem de geleceğin uyarısıydı. Ve ben, Karina, artık sadece bir güç taşıyan değil, onu kontrol eden ve kullanabilen bir savaşçı olmalıydım. Dylan’ın öfkesi de, aslında benim en büyük öğretmenim olacaktı.

Frastinga’nın siyah siluetleri ufukta belirdiğinde, kalbimde hem korku hem de bir kararlılık hissi vardı. Yolculuk bitmişti, ama asıl sınav daha yeni başlıyordu.

------------------------------------------

Gotik mimariye sahip saraydaki odamdaydım.

Üzerimde uzun, saten, siyah bir gecelik vardı. Belime kadar uzanan dalgalı siyah saçlarımı tepemde dağınık bir topuz hâline getirmiştim.

Pencerenin önüne oturmuş, elimdeki kolyeyi inceliyordum. Soğuk zinciri parmaklarımın arasında gezdirirken zihnim istemsizce yirmi yıl öncesine kaydı.

Bağırışlar.

Koşuşturmalar.

Kan.

Gözlerimi kapattım.

Açtığımda bakışlarımı dışarı çevirdim. Gökyüzünde dolunay tüm ihtişamıyla parlıyordu.

Bu evrende iki ay laneti vardı.

Biri aydınlık dolunay laneti… lanetten çok, uhrevi bir güç. Arındıran, koruyan.

Diğeri ise dolunayın karanlık yüzü.

Kanlı ay laneti.

Yutan. Yok eden.

Ben… o lanetin taşıyıcısıydım.

Yirmi yıldır bu saraydaydım. Ve yirmi yıldır bu gücü kontrol etmeyi öğreniyordum. Ya da… kontrol ettiğimi sanıyordum.

Yavaşça ayağa kalktım. Aynaya doğru yürüdüm.

Karşımda duran silüete baktım.

Kolyeyi boynuma taktım. Kırmızı taş, ay ışığında donuk bir şekilde parladı.

Bir anlığına… gözlerim farklı göründü.

Daha koyu. Daha derin.

Sonra her şey normale döndü.

Bakışlarımı kaçırdım.

Aynadan uzaklaşıp yatağıma uzandım. Gözlerimi kapattım. Uykuya teslim olmaya çalıştım.

Ama her seferinde…

Aynı şey.

Karanlığın içinde bir silüet.

Tanıdıktı. Bundan emindim. Ama yüzü… sanki bilerek gizleniyordu. Ne kadar bakarsam bakayım seçemiyordum.

Nefesim sıklaştı.

Bu bir rüya değildi.

Ya da sadece rüya değildi.

Bir süre sonra silüet hareket etti.

Yavaşça… bana döndü.

Yüzü hâlâ seçilemiyordu.

Ama sesi netti.

Fısıltı gibi… ama doğrudan zihnimin içinde yankılandı:

“Beni kurtar, Karina.”

Birden sıçrayarak uyandım.

Nefesim düzensizdi. Kalbim göğsüme sert sert vuruyordu. Bir an nerede olduğumu anlayamadım.

Gözlerim karanlıkta dolaştı.

Oda.

Yatak.

Sessizlik.

Gerçeklik yavaşça yerine oturdu.

Ama içimdeki huzursuzluk geçmedi.

Elim istemsizce boynuma gitti. Kolye… hâlâ oradaydı. Ama bu sefer farklıydı.

Sıcaktı.

Parmaklarımda hafif bir yanma hissettim ve hızla geri çektim.

“Bu da neydi…” diye fısıldadım.

Cevap yoktu.

Sadece kalbimin sesi.

Yatağın içinde doğruldum. Tekrar uyumayı denedim ama gözlerimi her kapattığımda o ses yankılanıyordu.

Beni kurtar.

Sabaha kadar uyuyamadım.

Ve sonunda…

Gün doğdu.

Güneş ışıkları ağır perdelerin arasından sızarak odaya doldu. Geceye ait her şeyi kovar gibiydi.

Ama içimdeki karanlığı değil.

Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değdi.

Aynaya baktım.

Gözlerimin altında hafif morluklar vardı. Ama beni asıl rahatsız eden bu değildi.

Bakışlarım…

Sanki hâlâ o rüyadaydı.

Ve ilk kez…

O sesin gerçekten bir rüya olmayabileceğini düşündüm.

Kapıya vurulan ses düşüncelerimi böldü.

Üç kısa, iki uzun.

Düzenli.

“Gir.”

Kapı açıldı. İçeri bir asker girdi.

“Komutan Dylan sizi görmek istiyor.”

Hiç vakit kaybetmeden hazırlandım ve odadan çıktım.

Koridorlarda yürürken içimdeki huzursuzluk tekrar yükseldi.

Bu sefer sebebi belliydi.

Vena’da olanlar bitmemişti.

Sadece… bizimle birlikte buraya gelmişti.

Kapıyı çalmadan içeri girdim.

Prens Dylan odanın ortasında duruyordu. Üzerindeki koyu renk kıyafetler henüz değişmemişti. Sanki gece hiç bitmemiş gibiydi.

“Geldim,” dedim.

Başını hafifçe bana çevirdi.

“Geciktin.”

“Uyuyamadım.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Dylan pencereye döndü. Dışarı bakıyordu ama bakışları boş değildi. Düşünüyordu.

“Onlar yapmadı,” dedi bir anda.

Kaşlarım çatıldı.

“Ne?”

“Vena.”

Kalbim bir anlığına duraksadı.

“Dün…” diye başladım, “köylerin—”

“Yapmadılar.”

Sesi netti. Tartışmaya kapalı.

Bir adım yaklaştım.

“Emin misin?”

“Eminim.”

Bu cevap… içimi daha da huzursuz etti.

“Peki o zaman kim yaptı?”

Dylan bu sefer bana döndü.

Gözleri karanlıktı.

“İşte problem de bu.”

Sessizlik.

O an ilk kez… durumun düşündüğümden daha kötü olduğunu hissettim.

“Bu,” dedi yavaşça, “iki krallık arasında bir savaş çıkarmak için yapılmış.”

Boğazım kurudu.

“Yani biri…”

“Bizi birbirimize kırdırmak istiyor.”

Cümleyi tamamladı.

Oda bir anda daralmış gibi hissettirdi.

“Ve eğer başarılı olursa,” diye devam etti Dylan, “sadece iki krallık değil… daha fazlası yanacak.”

Sözleri ağırdı.

Ama asıl ağır olan… bunu söylerken hiç tereddüt etmemesiydi.

Elim istemsizce kolyeme gitti.

Sıcaklık hâlâ oradaydı.

Dylan’ın bakışları hemen o hareketime kaydı.

Fark etmişti.

“Yine mi?” dedi.

Donakaldım.

“Ne?”

“Kolyen.”

Kalbim hızlandı.

“Ne olmuş?”

Bir an sustu. Sanki söyleyip söylememek arasında kalmış gibiydi.

Sonra:

“Dün… taht odasında.”

Nefesimi tuttum.

“Parladı.”

Gözlerim büyüdü.

“Hayır, ben—”

“Ben gördüm.”

Sesi sakindi. Ama bu sakinlik… daha tehlikeliydi.

“Ve sadece ben görmedim.”

O an…

Kral Henry’nin bakışları geldi aklıma.

Boğazım düğümlendi.

“Bu… kötü mü?”

Dylan bana birkaç saniye baktı.

Sonra yavaşça konuştu:

“Bu, düşündüğümden daha büyük bir sorun olduğu anlamına geliyor.”

İçimdeki huzursuzluk keskinleşti.

“Ne demek bu?”

Dylan cevap vermedi.

Birkaç adım attı.

Yanımdan geçerken durdu.

“Hazırlan,” dedi.

“Ne için?”

Kapıya doğru yürümeye devam etti.

“Elimizde çok az zaman var.”

Kapıyı açtı.

Sonra durdu.

“Ve bu sefer…”

Başını hafifçe yana çevirdi.

“Bu sadece Vena ile ilgili değil.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.