(20 yıl önce)
"Yapmayın! Yalvarırım, dokunmayın kızıma!" annemin bağırışı, yaşadığımız küçük kulübenin içinde yankılanıyordu. Yatağın altına saklanmış, korkarak kraliyet askerlerinin annemle mücadele edişlerini izliyordum. Üç adamın üzerinde gri zırhlar vardı ve kollarında kraliyet askerleri olduklarını belirten kırmızı kurdeleler takılıydı.
Annem yere düşmüştü. Bir asker, annemin ipeksi siyah saçlarını kavrayıp diğerine bakmasını sağladı.
"Kolye nerede?! Söyle hemen!" diye bağırıyordu askerlerden biri.
Annem ise henüz bilmediğim bir dilde lanetler okuyordu. O an annemi dövmeye başladılar. Yatağın altında elimde, siyah zincirli ve ortasında kırmızı bir taş bulunan kolyeyi sıkı sıkı tutmuş, ses çıkarmamak için dudaklarımı ısırmaktan kanatmıştım.
Annem şimdi yerde yatıyordu. Bana baktı ve ağzını oynatarak "Kaç" dedi.
Askerler kulübenin her yerini ararken, yatağın yan tarafındaki kapıdan hızla dışarı çıktım.
"Kaçıyor! Yakalayın hemen!" arkamdaki bağırışlar yükseliyordu; peşimden geliyorlardı. Ben ise elimde kolye ile, yasaklı bölge olan ormana doğru koşuyordum. Orman yasaklıydı çünkü düşman krallığın sınırları içerisindeydi.
Sınırın önünde durdum. Tereddüt ettim. Arkamdaki ayak sesleri artınca hızla ormana daldım. Koştum ve ormanın derinliklerindeki bir ağaca yaslandım. Çöktüm ve ağlamaya başladım. Daha altı yaşındaydım. Lanetli orman olarak geçen bu yerde tektim ve ne yapacağımı bilmiyordum.
Biraz ileride iki atlı bana doğru geliyordu. İkisi de siyahtı. Önde giden, siyah giysiler içinde, siyah uzun bir pelerin takmış, hafif uzun beyaz saçlı ve kirli sakallı bir adamdı. Arkasındaki attaki çocuk ise on yaşlarında, siyah saçlı, siyah gözlü ve buğday tenliydi.
Adam atından indi ve önümde diz çöktü. Uzun siyah saçlarımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı ve gülümsedi:
"Evine hoş geldin, Karina."
İri kırmızı gözlerimle adama baktım. Adam yanındaki çocuğa döndü:
"Matarayı ver, Dylan."
Adının Dylan olduğunu öğrendiğim çocuk, adama matarayı verdi. Adam nazikçe yüzümü sildi, beni kucaklayıp ata bindi.
Yaklaşık bir saat ilerledikten sonra büyük, gotik tarzda siyah bir sarayın önünde durduk. Adam tekrar gülümsedi:
"Evine hoş geldin, Karina. Uzun zamandır seni bekliyorduk."
(20 yıl sonra)
Odamda, büyük camın önünde durmuş, elimdeki kolyeye bakıyordum. Yirmi yıl geçmişti. Yirmi yıldır Frastinga Krallığı’ndaydım. Yirmi yıldır hem yetim hem öksüzdüm. Bu krallığa geldiğimde Kral Tiro’nun kollarında gelmiştim. Ve yirmi yıldır Kral Tiro ile ailesine hizmet ediyordum.
Vena Krallığı —yani Frastinga’ya gelmeden önce yaşadığım yer— kolyemin peşindeydi. Kanlı Ay Laneti’nin enerjisine.
Elimdeki kolyeye uzun uzun bakarken, birden kapı çalındı.
"Girebilirsin," dedim ve hemen kolyeyi boynuma geri taktım.
İçeriye Kral Tiro girdi. Ellerini iki yana açtı ve gülümsedi:
"Ah Karina, ne kadar güzel bir sabah değil mi?"
Konuşurken yanıma geldi ve gülümseyerek dışarı baktı. Mavi gözleri yılların yorgunluğunu taşıyor gibiydi.
"Öyle, Majesteleri," dedim.
"Sana kaç defa bana 'Majesteleri' deme dedim? Biz bir aileyiz, unuttun mu?"
Ah evet… Her zaman bunu söylerdi. Bana böyle davranmasının sebebi, Ay Laneti’ne sahip olmamdı büyük ihtimalle. Ama bir şey demedim ve ben de camdan dışarıya bakmaya başladım.
Aslında bunu taht odasında konuşacaktık, ama tek başımıza daha uygun olur diye düşündüm.
Kral Tiro bunları söyleyince ona döndüm:
"Bir sorun mu var, Majesteleri?"
O da bana döndü:
"Ah hayır, hayır. Bir sorun yok. Sadece bir devlet meselesi. Vena’ya gidecek bir asker lazım. Senin gitmen daha uygun olur. Sonuçta en yetenekli askerim sensin."
Söyledikleriyle kanımın donduğunu hissettim. Keskin kırmızı gözlerim irice açılmıştı. Vena’ya gidecek başka adam mı kalmamıştı? Ben ne alaka şimdi diye düşündüm. Ama emre karşı gelemezdim.
"Emredersiniz, efendim. Ne için gideceğim?"
Sıktığımı fark etmediğim avuç içlerim ağrırken, Kral Tiro gülümsedi:
"Sana orada bilgi verecekler. Şimdi hazırlan; bir saat sonra yola çıkacaksın."
Ve beni odada yalnız bıraktı.
15 dakika içinde hazırlanıp sarayın önüne indim. Üzerimde siyah dar bir pantolon, siyah balıkçı yaka bir kazak ve uzun, siyah bir pelerin vardı. Kolyemi boynuma geçirirken soğuk metal tenime değdi; istemsizce irkildim. Sarayın büyük kapısından çıktığımda, karşımdaki manzara beni bir anlığına duraksattı.
Prens Dylan, kendisi kadar karanlık gözlere sahip atının üzerinde hareketsiz bir gölge gibi bekliyordu. Hızla kraliyet selamı verdim. Gözleri üzerimde bir an gezindi; ne onay vardı bakışında ne de merak.
“Çabuk ol, gidiyoruz.”
Sesi emirdi, açıklama değil.
Atıma binerken tereddüt ettim. “Sizin gelmeniz uygun mu? Sonuçta düşman bir devlet…”
“Beni komutan olarak tanıyorlar. Prens olarak değil.”
Sözünü bitirir bitirmez ilerledi. Tartışmaya yer bırakmayan bir kesinlik vardı tonunda.
Onu takip ettim. Yol boyunca sessizlik, atların nal seslerine karışıp uzayıp gitti. Prens Dylan… Hafif uzun siyah saçları, kapkara gözleri, buğday teni… Evet, bakıldığında kusursuz denilebilecek bir yüz. Ama o yüz, insana sıcaklık değil mesafe hissettiriyordu. Yaklaştıkça uzaklaşan bir duvar gibiydi. Konuşmaz, his göstermezdi. Sanki içindeki her şeyi yıllar önce mühürlemişti.
Bir saat sonra Vena Krallığı’nın sınırlarına ulaştık. Birkaç asker bizi fark etti; bakışları keskinleşti, ardından yolu kapattılar.
“Ne işiniz var burada?”
Seslerindeki düşmanlık gizlenmeye bile çalışılmamıştı.
Pelerinemin kapüşonunu biraz daha indirdim. Yüzüm gölgede kaldı.
Prens Dylan öne çıktı.
“Haber getirdik. Çekilin.”
Ne sesini yükseltti ne de yavaşlattı. Ama sözleri tartışmaya kapalıydı. Askerlerin cevabını beklemeden ilerledi.
Kimse onu durdurmaya cesaret edemedi.
Açık arazide ilerlerken içimde tuhaf bir sıkışma oluştu. Buraya en son yirmi yıl önce gelmiştim… ve o zamandan beri hiçbir şey gerçekten “geride” kalmamıştı.
Saray göründüğünde fark hemen hissediliyordu. Bizimkinden tamamen farklıydı. Beyaz taşlarla inşa edilmişti; sert değil, neredeyse huzur veren bir görüntüsü vardı. Her yer çiçeklerle doluydu. Fazla… sakin. Fazla… güzel.
Bu kadar güzelliğin içinde bir şeylerin yanlış olması gerekiyordu.
Atlarımızdan indik. Taş zemine basan adımlarımız yankılandı. İçeri girdik ve taht odasına ulaştık.
Kral Henry tahtında oturuyordu. Solunda Kraliçe Louise, sağında ise Prenses Violet vardı.
Kral Henry, kısa kahverengi saçları ve keskin bakışlı kahverengi gözleriyle gücünü saklamaya çalışmayan bir adamdı. Onun bakışları ölçerdi; insanı tartar, eksiklerini bulur gibi.
Kraliçe Louise… Kalçalarına kadar uzanan dalgalı sarı saçları ve iri mavi gözleriyle gülümsüyordu. Ama o gülümsemenin altında ne kadarının gerçek olduğu anlaşılmıyordu.
Ve Prenses Violet…
Kalçalarına kadar inen düz, beyazımsı saçları ve iri mavi gözleriyle neredeyse gerçek dışı bir güzelliğe sahipti. Ama onu farklı kılan güzelliği değildi. Bakışlarında bir şey vardı… sanki herkesten fazlasını gören biri gibiydi.
Başımı eğerek Prens Dylan’ın arkasında durdum. Sessiz kaldım.
Prens Dylan konuştu:
“Kral Henry, Kraliçe Louise… Size büyük bir saygıyla selamlarımı sunarım.”
Kral Henry hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldiniz, Komutan Dylan. Sizi Vena topraklarına getiren nedir?”
Prens Dylan başını kaldırdı. Gözlerini doğrudan kralın gözlerine dikti.
Bir anlık sessizlik oldu.
“Neden geldiğimi bence siz gayet iyi biliyorsunuz.”
Sözleri odada yankılanmadı… ama herkesin üzerine çöktü.
Prens Dylan'nın sözlerinden sonra odada ağır bir sessizlik oluştu. Kimse konuşmadı. Sanki herkes, söylenmeyen bir şeyin ağırlığını hissediyordu.
Kraliçe Louise’in gülümsemesi bir anlığına dondu, sonra yeniden yüzüne yerleşti. Ama bu sefer daha temkinliydi.
“Öyle mi?” dedi Kral Henry, hafifçe arkasına yaslanarak. “O hâlde duymak isterim. Bakalım tahminim doğru mu.”
Prens Dylan en ufak bir tereddüt göstermedi.
“Sınır köylerimizden üçü… dün gece yok edildi.”
Sözleri odaya düştü.
Yankılanmadı. Ama herkesi susturdu.
Bir muhafız istemsizce kıpırdandı. Kraliçe Louise’in yüzündeki ifade tamamen silindi.
Kral Henry’nin gözleri daraldı.
“Bu… ciddi bir iddia.”
“İddia değil.” Dylan’ın sesi keskinleşti. “Sağ kalan yok.”
O an… odadaki hava ağırlaştı.
“İzler,” diye devam etti Dylan, bir adım öne çıkarak. “Kullanılan mühürler, büyü kalıntıları… hepsi Vena’ya ait.”
Bu sefer sessizlik daha uzun sürdü.
Prenses Violet’in bakışları yavaşça bana kaydı.
Kalbim hızlandı.
Kral Henry’nin sesi alçaldı.
“Bizi suçluyorsunuz.”
“Size son bir şans veriyoruz.”
Dylan’ın tonunda artık diplomasi yoktu. Sadece kesinlik vardı.
“Bunun arkasında kim varsa ortaya çıkarın… ya da biz çıkarırız.”
Elimi istemsizce pelerinemin altındaki kolyeye götürdüm. Soğuk metal tenime değdi. İçimde büyüyen huzursuzluk artık inkâr edilemezdi.
Prenses Violet hâlâ bana bakıyordu.
Bu bakış… rastgele değildi.
Sanki beni tanıyordu.
Prenses Violet’in bakışları üzerimde takılı kaldı.
Ama bu bakış… önceki gibi keskin değildi.
Bir adım geri çekildi. Neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketti bu ama gözlerinden geçen şey açıktı—rahatsızlık.
Hatta… korku.
Parmakları elbisesinin kumaşını sıkıca kavradı.
Kral Henry bunu fark etti.
“Violet.”
Sesi bu sefer sertti. Emir gibi.
Prenses irkildi. Bakışlarını benden kopardı, başını eğdi.
“Odana git.”
İtiraz etmedi. Tek bir kelime bile söylemedi.
Ama dönerken…
Bir anlığına tekrar bana baktı.
Bu sefer daha hızlı, daha gizliydi. Ama o bakışın içinde tek bir şey vardı:
Tanıma.
Sonra hızla arkasını döndü ve neredeyse aceleyle taht odasından çıktı. Kapı kapanırken eteklerinin hışırtısı kısa bir süre duyuldu… sonra sessizlik geri döndü.
Ama o sessizlik artık aynı değildi.
Kraliçe Louise hafifçe doğruldu. Gözleri kapıya kaydı, sonra hemen geri çekti.
“Affedersiniz,” dedi düşük bir sesle. “Prenses biraz hassastır.”
Prens Dylan en ufak bir tepki vermedi. Sanki bu sahne hiç yaşanmamış gibi dimdik duruyordu.
Ama ben…
İçimdeki huzursuzluk artık netti.
Bir şeyler yanlıştı.
Kral Henry tekrar bize döndü. Yüzündeki ifade sertleşmişti. Az önceki kısa şaşkınlık tamamen kaybolmuştu. Yerine kontrol gelmişti.
“Konumuza dönelim.”
Sesi soğuktu.
“Bizi bu katliamla suçluyorsunuz.”
“Suçlamıyoruz,” dedi Dylan. “Sorumlusunu sizden talep ediyoruz.”
Kral Henry’nin gözleri kısaldı.
“Ve eğer vermezsek?”
Bu soru havada asılı kaldı.
Prens Dylan bir adım daha öne çıktı.
O an… odadaki muhafızlar gerildi. Eller kılıçlarına kaydı.
Dylan durdu.
Ve tek bir cümle söyledi:
“O zaman bu bir görüşme olarak kalmaz.”
Sessizlik.
Ama bu seferki sessizlik… kırılgandı.
En ufak bir hareketle parçalanacak gibiydi.
Elimi kolyemin üzerine bastırdım. Kalbim hızlanıyordu.
Violet’in bakışı hâlâ aklımdaydı.
O korku…
Bize değildi.
Benden de değildi.
Başka bir şeyden korkuyordu.
Ve bu… her şeyi daha tehlikeli hâle getiriyordu.
Başımı yavaşça kaldırdım.
Kral Henry hâlâ bizi izliyordu. Ama artık sadece bir kral gibi değil… sanki bir şeyden emin olmaya çalışan biri gibi bakıyordu.
Gözleri bir anlığına boynumdaki kolyeye kaydı.
O an…
İçimdeki huzursuzluk keskinleşti.
Çünkü o bakışı daha önce görmüştüm.
Yirmi yıl önce.
Ve o bakış…
Bir gerçeği hatırlayan birine aitti.