İçeriğe geç

Kanla yazılan aşk…

Bölüm 3 · 19 dk okuma

Kanla yazılan aşk…

Bölüm 3

Neden?

Gözlerimi yine araladığımdan kendimi bir odada buldum. Kolum yine kelepçelenmişti. Ama bu sefer odada yanlız olmadığımı gördüm. O bir sandalyeye oturmuş beni izlerken uyuyakalmıştı. Sandalyede iki büklüm yatıyordu. Ben ise üzerimdeki battaniyeyi kenara atıp doğruldum. Üzerimde hala aynı elbisem vardı. Ama yatırırken botlarımı çıkartmış olmalıydıki yerdelerdi. Onu uyandırıp uyandırmamam gerektiğini düşündüm. Artık kaçmaya çalışmayacaktım. Çünkü o ormanda hayatımı geride bırakmıştım. Artık sadece babamın intikamı vardı. Dün olanların nedeninide öğrenmeliydim. Bu yüzden uyandırmayı seçtim ve yatağımdan yastık alıp ona doğru fırlattım.

“Uyan artık pislik herif!” Diye bağırdım. Gözlerini şaşkınlıkla araladığında hemen kendine geldi. Duruşunu dikleştirdi. Ayağa kalktı ve yanıma geldi. Ben ise ürkerek yatağın dibine doğru gitmeye başladım. Gülümsedi ve elimi saçıma götürdü. Kafamı hemen geri çektim. Dün yaptıklarından sonra ne yapacağı belli olmazdı. Başımı yere eğip onunla göz göze gelmemeye çalıştım. Çenemi sertçe tutup gözlerine bakacağım hizada kaldırdı. Ama sonra çenemi bırakmadı ve benim boyuma doğru eğilmeye başladı. Ben ise geri çekilmeye çalışıyordum ama işe yaramıyordu. Aramızda bir kaç santim kala durdu ve gülümsedi. “Bu kadar korkak olacaksan Cihan’ın kızı, seninle uğraşmam.” Dedi. Öfkeyle gözlerine baktım. “Benim bir şeyden korktuğum yok. Ölümden hiç yok. Çünkü yaşamak için bir sebebim yok ama seni öldürmeden ölmek istemiyorum. Temkinli davranıyorum sadece… Çünkü ben böyle kelepçeli haldeyken bana her şeyi yapabilirsiniz.” Dedim. Gülümsemesi genişledi. “O halde neden her halükarda uyuyorsun? Bize karşı temkinli olsaydın gözünü kırpmazdın Cihan’ın kızı.” Dedi. Sinirle bir elimle yakasını kavradım.

“Dedim ya benim ölümden korkum yok diye. Benim gözümün önünde bana bir şey yapmanıza izin verecek değilim. Babamın yanına gidip mutlu olmuş olurum en azından.” Dedim. Son cümleyi söylerken bakışlarımı kaçırdım çünkü gözlerim dolmuştu. Onun ise yutkunduğunu gördüm. Yakasındaki elim gevşedi ve düşecekken o elimin bileğini kavradı. Kendisi ayağa kalktı ve benim bileğimi bırakmadan benide kaldırdı. Tekrar kendisine çekip üzerime eğildi. “Hayatın ilk ve en önemli kuralı; ne olursa olsun hayattan vazgeçme Cihan’ın kızı…” dedi. Yutkundum ve:

“Eğer hayat ona tutunman için bir şey vadetmiyorsa vazgeçersin babamın katili…” Dediğimde bu sefer o yutkundu. Bileğimi ondan kurtarmaya çalışırken bileğimi kurtardım ama üzerime yürümeye başladı. Yataktan uzaklaşamadığım için yatağa oturdum ve geriye doğru gitmeye başladım. En son sırtımda duvarı hissettiğimde derin bir nefes alıp ona döndüm. Yatağa oturmamıştı ama üzerime eğilip kollarını iki yanıma koymuştum. Korkuyla yutkunup kafamı ona çevirdim. Gülümsedi ve daha çok eğildi. Aramızda yine bir kaç santim kalmıştı. Biraz daha uzaklaşmazsa korkudan bayılabilirdim.

“Hayat sana ikinci bir şans tanımaz Cihan’ın kızı… Birincisini kullanmayı bilmezsen bir daha hiç şansın olmaz.” Dedi. Alay eder gibi gülümsedim. Rahat gözükmeye çalışıyordum ama bu yakınlıktan dolayı hiçte rahat değildim. “Hayat hak eden kişilere hak ettikleri şansı vermiyor. Bize bir şans tanındıda biz mi kabul etmedik? Bize bir şans tanınmıyor, bize zorundasınız diyor.” Dedim. Bir kaç dakika o kahverenginin en koyu tonlarında olan gözlerinden gözlerimi ayırmadım. O da benim denizler kadar mavi olan gözlerimden gözlerini ayırmadı. Sonra üzerimden çekildi ve ben de ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi verdim. Doğruldum ve başımı kaldırıp ona baktım.

“Kahvaltın birazdan gelir.” Dedi ve kapıya yönelecekken kolundan tuttum. Bana dönüp sorarcasına baktı. “Kapıyı camları kilitleyin ama şu kelepçeyi açın. Ne olur? Sadece yatakta otura otura içim daralıyor.” Dedim. Yalvarırcasına gözlerine baktıktan sonra en son derin bir nefes alıp cebinde anahtarı çıkardı ve kelepçeyi açmaya koyuldu. Açtıktan sonra bileğimi çekecekken bileğimi tuttu ve yine kendine çekti. “Kaçmayı deneme Cihan’ın kızı. Çünkü sadece denemekle kalırsın. Her yere adamlarımı diktim.” Dedi. Ben kafamla onaylayıp bileğimi geri çektim. Bileğimi elimle okşayıp yara oluşup oluşmadığını kontrol ederken o da odadan çıktı. Derin bir nefes aldım ve eteğimi sıyırıp dizlerime baktım. Dün yüksek bir yerden atladığım için hala acıyordu. Oluşan ufak tefek görünür yaralar vardı. Ellerimi biraz üzerinde gezdirdim. Sonra odadaki çekmeceleri karıştırmaya başladım.

Bir ilk yardım seti bulduğumda hemen alıp içinden pansuman için gerekli aletleri seçtim. Dizlerime biraz pansuman yapıp acısını azalttım ve yara bandı yapıştırdım. Elbisem çamur olmuştu. Ellerimi saçlarımın üzerinde gezdirirken saçımda bir şey hissettim ve çekip aldım. Bunun bir yaprak olduğunu görüp rahatladım. Ve onunda elini saçıma bunu almak için uzattığını anladım. Derin bir nefes aldım ve ayağa kalkıp elbisemi silkelemeye başladım. O sırada kapı çalındı ve içeriye otuzlu yaşlarında uzun siyah saçlı siyah gözlü kıyafetlerinin üzerine bir mutfak önlüğü takan bir kadın gülümseyerek girdi. Başımı kaldırıp bende ona tebessüm ettim. Elindeki tepsiyi masaya bırakıp çıktı. Onların hiç bir şeyini yiyip içmemeliydim ama başka çarem yoktu. İçine zehir karıştırmış olabilirlerdi. Ama daha öncede dediğim gibi ölümden korkum yoktu. Masaya yürüyüp tepsiye baktım. Bir sandviç ve meyve suyu vardı.

Sandalye çekip oturdum ve yiyeceği yiyip meyve suyunuda içtim. Ağzımı peçeteyle sildim ve geri yatağın üzerine oturdum. Kafamı duvara dayadım ve kollarımı göğsümün altında birleştirdim. Bir süre böyle bekledim. Sonra kapı aniden açıldı. Korkuyla sıçrayıp gelen kişiye baktım. Bir adam elindeki silahı bana doğrultmuş bakıyordu. Yutkunup ayağa kalktım. “Sen kimsin?” Dedim. İri vücuduyla bana doğru bir adım attı. İri ve güçlü bir vücuda sahipti ve bir doksan boylarına sahipti. Esmerdi ve otuzlu yaşlardaydı. Bir adım attığında korkuyla geriye çekildim. Gülümsedi ve silahı indirdi. Beline sıkıştırdı. “Ben kim miyim?” Dedi alayla. Sonra kapıya doğru eliyle bir işaret yaptığında içeriye iki adam girdi. Kollarını tuttukları kişi ise babamın katiliydi… Dudağı, kaşı patlamış her yeri yara bere içinde kalmıştı. İki adam onu kolundan tutmasa yere yığılıcak kadar dövülmüşe benziyordu. Öksürdü ve yere kan tükürdükten sonra kafasını bana çevirdi. Ben ise ne olduğunu anlamamıştım.

“Siz kimsiniz? Onu neden dövdünüz?” Dedim endişeyle. Adam bir adım daha attı. Benim arkamda yatak olduğu için gidecek yerim yoktu. Korkuyla yutkunup ona baktım. Üzerime doğru eğildi. İşaret ve baş parmağıyla çenemi tuttu ve yukarıya kaldırdı. “Tahmin ettiğimden daha güzelmişsin Mehir…” dedi. Kaşlarımı çattım. Ne diyordu bu herif şimdi. Gözlerim yavaşça ona kaydı. Babamın katiline… Karşımdaki adama o kadar büyük bir nefretle bakıyorduki… Elinde olsa şu an onu öldürebilirdi. Tekrar karşımdaki adamın gözlerine baktığımda gülümseyerek beni inceliyordu. “Ne diyorsun? Anlamıyorum ne güzelliği?” Dedim. Bu sefer yüzümü okşamaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalıştığım için bir şey yapmıyordum. Yoksa şu an o elini yerinde bulamazdı.

“Diyorum ki, senin güzelliğin… Cihan’ın kızı olan Mehir. Babanı severdim Mehir. İhanet etmeden önceye kadar tabi.” Derken gözlerindeki bir kıvılcım gördüm. İhanet mi? “Onu abim gibi görürdüm… İhanet edene kadar. Ama seni kardeşim gibi göreceğim söylenemez.” Dedi ve kurnaz bir gülümseme takındı. Elini çenemden çekip onu arkaya doğru ittim. Tüm gücümü kullanmama rağmen pek işe yaramamıştı. “Söylediklerinin hiç birini anlamıyorum! Sen kimsin? Neden geldin? Ona naptın?” Son cümleyi onu göstererek söylemiştim. Tekrar gülümsedi ve geriye çekildi. İki adamdan birine kafasıyla beni gösterdi. Adam gelip beni bacaklarımdan tuttu ve başım onun sırtına gelecek şekilde kaldırıp omzuna attı. Ben ne olduğunu anlamadan bunlar olduğu için ilk başta şok geçirdim. Sonra omzunda çırpınmaya başladım. Bir yandan da bağırıyordum. Kafam babamın katiline dönük olduğu için onu görebiliyordum. O ise bana bakmak yerine arkamdaki adama büyük bir öfkeyle bakıyordu.

Ben çırpınmaya devam ederken kapıdan çıkıp aşağıdaki bir arabaya yürümeye başladık. Daha doğrusu üzerinde olduğum adam yürüyordu. Ama hiç bir şey anlamadım. Neyse zamanla öğreniriz. İki araba vardı. Birine benle onu bindirdiler ve onlar diğerine bindi. Araba çalışmaya başladığında yutkunup ona döndüm. Kafasını arkaya yatırmış gözlerini kapatmıştı. Onu dürttüğümde yavaşça gözlerini açtı. Yüzü neredeyse tanınmayacak hale gelmişti. “Bunlar kim? Bizi nereye götürüyorlar ve…” dedim ve durdum. Yüzünü inceledim. “Ve ne?” Dedi. Konuşmakta zorlanıyor gibiydi. Tekrar yüzünü inceleyip konuşmaya başladım. “Önce sorduklarıma cevap ver.” Dedim. Kısa bir öksürükten sonra tekrar bana baktı. “Önce cümleni tamamla.” Dedi. Derin bir nefes aldım ve tamamlamak için konuştum. “Ve acıyor mu?” Dedim. Çünkü onun canını daha ben çok acıtacaktım. Acıya alışsa iyi olurdu. “Senin için ne önemi var?” Dedi.

“Daha kötüsü benim elimden olacak. Alışsan iyi olur.” Dedim. Hafifçe sırıttı. Bu halde nasıl sırıtabiliyordu bu ya? “Elinden gelecek her şeye hazırım Mehir…” ismimi ilk defa sesli bir şekilde bana söylemişti. Yutkundum gözlerim bir an anlamadığım şekilde doldu ve bakışlarımı kucağımdaki ellerime çevirdim. Ama onun gülümsediğini hissedebiliyordum. Sorduğum sorulardan vazgeçtim ve diğer tarafa dönüp bakışlarımı cama çevirdim. Malikane gibi bir yerin bahçesine girdiğimizde durduk ve arabadan indik. Bir adam kolumdan tutup beni çekiştirmeye başladı. Ama onu farklı bir yere götürüyorlardı. Kolumu çekiştirip bağırıp çağırırken başımı arkaya çevirip ona baktım. O sırada göz göze geldik. O uzun uzun gözlerime baktı bende onun o dövülmekten perişan olmuş gözlerine baktım. Sonra bana güvence vermek ister gibi gülümsedi. Ben ise ona son bir kez bakıp önüme döndüm. Gözlerim doldu ve beni malikaneye benzeyen şeyin içine soktular. Üst kata çıkartıp bir odaya bırakıp kapıyı kitlediler ve gittiler. Ben ise yatağın üzerine oturup ağlamaya başladım. Bir süre sonra bağırış sesleri duyup kapıya yöneldim. Sesleri dinlemeye koyuldum.

“Sana o kızı getir dedim! Sen ne yaptın?” Bu ses o adamın sesiydi. O kız mı? O kız ben miyim? “Bana istediğini yapabilirsin. Her şeye hazırım. Ama o kız gerçekleri öğrenecek. O kızı sana bırakmam.” Bu onun sesiydi… Babamın katilinin… Yutkundum ve dinlemeye devam ettim. “Söylediğin şeyi kulağın duysun Ateş.”

Ateş…

Bu onun ismiydi demek. “Söylediğimi duydum ve arkasındayım. O kız senin olmayacak.” Dedi kararlı bir şekilde. Acaba bunları benim duyduğumdan haberleri var mıydı? “Benim olacak, Ateş Altuğ… Buna engel olamayacaksın.”

Ateş Altuğ…

“Şimdi bir gün mahsende kal ve söylediklerini düşün!” Dedi. Sonra bir yürüme sesi geldi ve bir daha ses duymadım. Derin bir nefes alıp kapıya yaslandım. Gözlerim doldu ve ağlamaya başladım. Bir süre sonra oraya sindim ve uyuyakaldım.

• • •

Gözlerimi açtığımda hala aynı yerdeydim ve pek zaman geçmişe benzemiyordu. En fazla yarım saat olmuştur. Ayağa kalktım ve elimi yüzümü yıkamak için tuvalete gitmem gerekiyordu. Kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladım. En son biri kapıyı açtığında nefes aldım. “Tuvalete gitmeliyim.” Dedim. Adam bıkkın bir nefes alıp kolumdan tuttu. Beni tuvalete getirdiğinde tuvaletin kabinler şeklinde olduğunu gördüm. Bir tanesine girdim ve bir anda öksürük sesleri duymaya başladım. Sesler havalandırmadan geliyordu. Klozetin üzerine çıktım ve havalandırma yerine doğru seslendim. “Orada biri mi var?” Biraz daha öksürük sesi geldi. Sonra bir ses duydum. “Cihan’ın kızı…” dedi. O… Ateş Altuğ… Mahzen dedikleri yer tuvaletlerin alt kısmında karanlık bir yer olmalıydı. “Ateş Altuğ…” dedim. Farkında olmadan söylemiştim. Bir gülümseme sesi geldi. “İsmimi öğrenmişsin.” Dedi. “Evet. Söylediklerinizide duydum.” Dedim soru soran bir edayla. “Soruların cevaplarını zamanla öğrenirsin ama beni dinle. Bak ölümümün senin elinden olmasını isterim ama beni öldürebilirler. Bu yüzden sana söylüyorum. Onlara sakın güvenme. Dediklerini yapma. Ben ölürsem… Sakın bak, işkence etseler bile dayan ama onlara istediklerini verme. Lütfen…” dedi. Zorlukla yutkundum.

“Sa-sana neden inanayım?” Dedim. Sesim titremişti ve gözlerim dolmuştu. Kırıldığını verdiği bıkkın nefesten anladım. “Biliyorum, anlıyorumda. Bana inanmana gerek yok. Sadece dediklerini yapma. Lütfen… Yalvarırım.” Sesi zor çıkıyordu. Böyle bitkin bir haldeyken oraya düşmüştü. “Seni oradan çıkarmanın bir yolu var mı?” Dedim bir anda. Çünkü burada ne olup bittiğini bana anlatacak tek kişi oydu. “Beni neden buradan çıkartmak istiyorsun?” Dedi tam cevap verecektimki bir kapı sesi duydum. Sonra kabinin kapısını yumruklar gibi çalındığını. Daha fazla bir şey söylemeden çıktım. Ellerimi yıkayıp beni götüren adamla odaya yürümeye başladım. Adam beni içeriye soktu ve “Akşam güzel bir elbise giy.” Dedi. Kaşlarımı çattım. Tam neden diyecekken kapıyı kapatıp kilitledi. Neden giyiniyorum? Ayrıca insanların keyfine göre mi giyineceğim? Kollarımı göğsümün altında bağlayıp yatağa ilerledim. Giyinmeyeceğim işte! Ama bu çamurlu elbiseylede durmak baya zor. Bu yüzden dolaba gidip siyah eşofman ve siyah bir kapüşonlu giyip yatağa oturdum.

Kafamı arkaya dayadım. Sonra yapacak bir şey olmadığını anlayıp uyumaya karar verdim.

• • •

Bir dürtüyle sıçrayarak gözlerimi açtım. Artık uykumda çok hassaslaşmıştı. Bir kaç gün öncesine kadar uyuduğumda savaş çıksa duymazdı. Ama artık en küçük tıkırtıdan uyanabiliyordum. Bu iyi olmuştu çünkü bana bir şey yapmaya kalkarlarsa uyanırdım. Karşımda altın sarısı uzun saçları olan, en fazla yirmi yedi yaşında olan bir kadın tatlı bir gülümsemeyele bana bakıyordu. Teni pürüzsüz ve bembeyazdı. Dudaklarına sürdüğü pembe ruj ise onu oldukça şirin gösteriyordu. Üzerinde beyaz askılı bol bir elbise ve topuklu ayakkabılar vardı. Ela gözleri beni inceliyor aynı zamanda ürkütmekten kaçınırcasına gülümsüyordu. “Merhaba… Ben size giyim ve saç konusunda yardımcı olmaya geldim. Gerçi bu halde bile göz alıcısınız.” Dedi ve tekrar gülümsedi. Gülümsemesine karşılık vermek istedim ama söyledikleri hoşuma gitmediği için somurttum.

“Ben böyle iyiyim. Eşofman takımlarından ayrılmak istemiyorum.” Dedim ve onu görmezden geliyormuş gibi yatağa uzanıp arkama döndüm. Kadın yeniden kolumdan tuttu. “Üzgünüm ama giyinmeniz gerek. Alev bey sizi bekliyor.” Alev bey mi? O adam mı? Ne?

Ateş Altuğ…

Alev bey…

Neden bu kadar bağlantılı isimlerdi? Neyse bunları sonra düşünürdüm. Konuya odaklandım. “Alev beyine git söyle o zaman. Ben buradan bir yere kıpırdamıyorum.” Dedim ve kollarımı göğsümün altında bağlayıp omuz silktim. Sonra Ateş’in söyledikleri geldi aklıma.

“Onların dediklerini yapma”

Nedense onu dinlemeye karar vermiştim. Kadın çaresizce dudaklarını büzdü. Yanıma gelip kollarını iki yanıma koydu. “Lütfen efendim. Beni zor duruma sokuyorsunuz. Sadece giyinip yanına gideceksiniz.” Omuzlarımı dikleştirdim ve konuşmaya başladım. Bu kadından hiç hoşlanmamıştım. “Bir kere ben senin efendin değilim. Şimdi git ve o efendilerine, benim kılımı bile kıpırdatmayacağımı söyle.” Dedim ve rahat bir pozisyonda oturup duvara yaslandım. “Mehir hanım lütfen… Yalvarırım.” Dedi Kadının çaresizliğine üzülmüştüm ama gitmeyecektim. “Üzgünüm. Seni zorduruma sokmak istemem ama ben kimsenin dediğini yapmam.” Dedim. Kadın bir kez daha yalvardı ve yine onu reddettim. Sonra odadan çıkıp kapıyı örttü.

Bir süre sonra bağırış sesleri geldi. Sonra odama iki üç adam ve aynı kadın daldı. Adamlar silahlarını bana doğrultmuştu. Kadın ise korkudan tir tir titriyor ve gözlerinden yaşlar akıyordu. “Kalk ve söylediklerini yap. Yoksa kafanda bir delik açarım.” Dedi adamın biri. Korkuyla yutkundum. Kadın yanıma geldi ve elimi tuttu. Kadınında çaresizliğini anladım ve ayaklandım. “Hangi elbiseyi istersiniz efendim.” Deyip dolabı açtı kadın. Aralarından en çirkini olan siyah boğazlı uzun kollu ve ayak bileklerime kadar gelen dar bir elbise seçtim. Adamla çıktı. “Saçlarınıza ve makyajınızı ne yapalım efendim?” Gülümsedim ve kafamı iki yana salladım. “Sadece elbise ve ayakkabılar yeter.” Dedim. “Ama efendim, çok sade bir elbise seçtiniz.” Dedi. Elbiseyi giydim ve ayakkabılarıda giyerken. “Kimseye güzel görünme gibi bir amacım yok. Beynim uçmasın diye yapıyorum bunları.” Dedim. Kafa sallayıp odadan çıktı. Saçlarımı biraz taradım. Sonra odanın kapısını çalıp hazır olduğumu belirttim. Kapıyı açtılar ve beni kolumdan tutup sürüklemeye başladılar. Ne yemekmiş ya! Kafamı uçurmaya değer miydi yani?

Salona girdiğimizde ilk önce uzun bir masanın baş ucunda oturan o iğrenilisi adamı gördüm. Sonra yan kısmına yerleştirilmiş bir sandalyede oturan Ateş’i… Hala çok bitkin gözüküyordu ve başını eğmiş çatalıyla oynuyordu. Girdiğimi görünce Alev gülümsedi. Adam beni diğer baş köşeye oturttu ve kapıyı üzerimize kapattı. Alev beni süzdükten sonra konuşmaya başladı. “Güzel görünüyorsun Mehir… Her zaman.” Dedi. Yüzümü buruşturdum. “Sen de çok iğrenilisi gözüküyorsun.” Dedim. Adamın yüzü asıldı ve Ateş’i yarı gülümser bir şekilde gördüm. O da fazla sevinmesin diye devam ettim. “İkinizdende çok büyük nefret ediyorum. İlk fırsatta önce sizi geberteceğim.” Adamın yüzü daha çok asılıp sinir dolu bir ifade alırken Ateş’in kocaman gülümsemesini gördüm. Hasta mı ya bu çocuk? Nefret ediyorum diyorum gülüyor! Öldüreceğim seni diyorum gülüyor! Anlamadım yani bir ruhsal hastalığı olabilir mi?

Adam tabağındaki tavuğa bir çatal batırıp ağzına götürdü. Önce bana sonra Ateş’e baktı. İkimizinde yemediğini görünce kaşlarını çattı. Ateş hala çatalla oynuyordu ben ise kollarımı önümde bağlamış etrafa bakıyordum. “Yesenize… Acıkmışsınızdır.” Dedi. İkimizde ona baktık ve aynı anda “Sizden olan hiç bir şeyi yemem.” Dedik. İkimizde afallamış görünüyorduk. Babamın katiliyle aynı şeyleri söylemek bile can sıkıcıydı. Yüzümü buruşturdum ve bakışlarımı ellerime çevirdim. “Açlıktan ölmek istemiyorsanız yiyeceksiniz.” Bu defa tekrar aynı anda “Ölüm sorun değil.” Dedik. Elime küçük yastığa benzeyen çatal bıçak koyma yastığını alıp kafasına fırlattım. Şaşkınlıkla bana baktı. “Benimle aynı şeyleri söyleyip durma!” Diye bağırdım. Gülümseyerek önüne döndü. “Özellikle sen Ateş, sen doya doya yesen iyi olur çünkü bu günden sonra pek iyi beslenemeyeceksin.” Deyip kurnazca gülümsedi Alev. Sinirle ve tiksintiyle ona bir bakış attım. “Benim için açlık, ölmek, susuzluk, canımın acıması önemli değil artık. Tek önemli olan gerçekler. Bu kız bir gün gerçekleri öğrenecek ve ben çoktan ölmüş olacağım. Senin yanıma gelişini keyifle izleyeceğim.” Dedi Ateş ve o da kurnazca gülümsedi. Alev bundan hoşlanmamıştı ve beni inceleyip kaşlarını çattı.

Sonra geri tabağına döndü. Ben ise tırnaklarımla oynuyordum. Tırnaklarıma bakarken Ateş’in beni izlediğini fark ettim. Yavaşça kafamı kaldırıp ona baktım. Şaşırtıcı… Gözlerini kaçırmadı ve sanki ona hiç bakmamışım gibi beni izlemeye devam etti. Bir süre sonra bakışmalarımızı Alev’in izlediğini hissedip ona döndüm. Tahminim doğru çıkmıştı bize çatık kaşlarla bakıyordu. “Bittiyse artık gidebilirim bence.” Diyip ayağa kalktım. Alev ise sadece gülümseyerek bana bakıyordu. Niye gülümsüyor bu şimdi? Kaçıyorum kör mü bu? Kapının kolunu tutup ve aşağıya çektim. Ama açılmadı. Bir kaç kez daha denedim ve kapıya bir tekme indirip arkamı döndüm. Hala gülümseyerek bakıyordu. Ateş ise gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. “Ne o çok mu komik?” Dedim ve ayağımdaki bir topuklu ayakkabıyı çıkartıp ona doğru fırlattım. Topuklu ayakkabıyı havada yakaladı. Sonra bana geri yolladı. Yüzümü astım. “Katil bozuntusu, sürtük.” Dedim ve yerime geri oturdum. Alev boğazını temizledi ve konuştu. “Mehir, yemek yemen gerekiyor yoksa dans ederken bayılabilirsin.” Dedi. Kaşlarımı çattığımda Ateş’in de büyük bir sinirle ona baktığını gördüm. Dans mı? Ne dansı? Dans falan etmem ben. “Neyden bahsediyorsun yine?” Dedim.

Önce Ateş’in keyifsiz yüzüne bakıp gülümsedi. Sonra bana döndü. Kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Sandalyenin önüne gelip eğildi ve elini bana uzattı. Sonra bir müzik çaldı. “Benimle dans eder misin Mehir?” Tekrar yüzümü buruşturmak istedim ama yapmadım. Bunun bir seçenek olmadığını bende biliyordum. Hayır dersem yine öldürmekle tehdit edeceklerdi. Ama ben onunla dans etmek istemiyordum! Yutkundum ve yalvarırcasına Ateş’e baktım. Gerçi o nasıl yardım edecekti ki? O da yutkundu, önce öfkeyle önümde eğilen adama sonra çaresizce bakan bana baktı. O da ne yapacağını bilmiyor bir çözüm yolu arıyordu.

“İstemiyorum!” Dedim aniden. Alev’in yüzü asıldı ve kucağımdaki elimi tutup benide kendisinide kaldırdı. Elimi çekiştirip ondan çekmeye çalıştım. Ama bileğimi çok sıkı tutuyordu. En son kafamı Ateş’e çevirdim. Ama o an Ateş’in masaya bir eliyle kelepçelendiğini gördüm. Başından beri kelepçeliydi ve ben bunu fark etmemiştim. Korkuyla yutkunup geri Alev’e döndüm. Bir kolunu belime sardı. Geri geri gittim ve o da geldi. Beni masa ile kendi arasında sıkıştırdığında kaçacak yer arıyordum. Ateş kolunu kelepçeden kurtarmaya çalıştığı için masa oynuyordu. En son bir elimi masaya götürüp yemek bıçağı aldım ve koluna tüm gücümle geçirdim. Yemek bıçağı olduğu için çok kesici değildi ama işimi görmüştü. İnleyerek geri çekildiğinde bunda fırsat bilip kapıya doğru koştum. Yine kilitli olduğundan emindim ama kırmayı deniyecektim. Tüm gücümle kapıya vurmaya başladım. Bu sırada Alev hala koluna bakıyor Ateş ise kelepçeyi bıçakla açmaya çalışıyordu.

Bir kaç kez daha tüm gücümle vurdum. Ama bu sırada Alev toparlandı ve büyük bir sinirle bana doğru yürümeye başladı. Yutkundum ve başka tarafa koşmaya başladım. Salon oldukça genişti. Biliyordum burası onundu ve ne kadar kaçarsam kaçayım yakalanacaktım ama yinede deniyordum. Masanın öbür ucuna koştum. Peşimden gelmeye devam etti. Bu bir süre devam ettikten sonra belindeki silahı çıkarttı ve bana doğrulttu. Bunun olacağını biliyordum. “Bu kovalamacadan sıkıldım Mehir.” Dedi. Yerimde kalmak zorunda kaldım. Yutkunup yapacağı şeyi seyretmeye koyuldum. Önce yavaş yavaş yanıma geldi. Sonra belimden tutup beni kendine çekti. Gülümsedi ve konuşmaya başladı. “Benimle burada onun gözünün önünde dans edeceksin.” Dedi Ateş’inde duyabileceği şekilde. Başka şansım olmadığı için kollarımı boynuna doladım. Sonra yavaş adımlarla dans etmeye başladık. Ateş büyük bir sinirle Aleve bakıyordu.

Bir kaç dakika bu böyle devam etti. En sonunda Ateş ayağa kalktı ve sinirle bağırdı. “Yeter! Buna bir son ver artık. Sırf canımı acıtmak için onunla dans etmeyi bırak!” Dedi. Sonunda ya, bu dans hiç bitmeyecek sanmıştım. Alev elini belimden çekip benden uzaklaştı. Derin bir nefes aldım. Masaya doğru yaklaştı ve Ateş’e baktı. “Bunların hepsini benim canımı acıtmak için yapıyorsun. Yeterince canımı acıtmadın mı zaten? Yeterince yıkılmadım mı senin için abi?” Dedi. Ney abi mi? Ne abisi? Kimin abisi? Alev mi abi? Lanet olası hayatta neler dönüyor?

Alev yutkundu ama Ateş, Alev’in konuşmasına izin vermeden konuşmaya başladı. “Onu kullanıyorsun. Tüm sinirin tüm kırgınlığın bana… Ona değil… Benim canımı acıtmak benden intikam almak istiyorsun. Ondan değil, benden… Birinden intikam almak için başka birini dahil etmek ne kadar doğrudur abi? Bunu zamanında sen bana öğretmiştin. Bütün meselen benimle. Ona zarar verme. Çünkü istediğin o değil, benim…” dedi bağırarak. Sol gözünden bir damla yaş düştü. Yutkundu ve kafasını hafifçe bana çevirdi. Tekrar konuştu. “Seninde… Seninde intikamını alacağın kişi benim. Babanın katili benim. Sinirli olduğun kişi kırgın olduğun kişi benim. İstediğin o değil benim…” dedi. Alev ona endişeli bir şekilde bakıyordu. Ben ise artık dayanamadım. Dizlerimin üzerinde yere çöktüm ve gözlerimden yaşlar akmaya başladı.“Yeter! Bıktım artık… Sürekli bir şeyin birinin peşinden koşmaktan… Sürekli ağlamaktan bıktım. Artık ağlamak istemiyorum. Biraz olsun gülmek istiyorum. Babam öldükten sonra bir kere,” deyip yutkundum. “bir kere bile gerçekten gülümsemedim. Gerçekten kendimi mutlu hissettiğim bir an bile olmadı.” Dedim. Sonra tekrar ayağa kalktım. Bir Ateş’e bir Alev’e baktım. İkiside yıkılmış gafil avlanmış gözüküyordu. Önce Alev’e sonra Ateş’e baktım. “Ateş… Senden nefret ediyorum ve bir gün… Elbet bir gün çektiğim her şeyi sende mislisiyle çekeceksin.” Dedim. Gözümdeki yaşları silip duruşumu dikleştirdim. Sonra “senin yüzünden çektiğim her şeyi.” Diye düzelttim.

Arkamı döndüm ve kapıya doğru ilerledim. Bu sefer kapının kolunu çektiğimde kapı açıldı. Duruşumu hiç bozmadan kapının önündeki kıyafetlerimi giydiren kadının yanına gittim. Yine gülümsedi ve kolumdan nazikçe tutup kaldığım odaya doğru yürümeye başladı. Odaya girdiğimizde kapıyı arkamızdan örttü. Sonra kilitledi. Ben ise ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bana döndü ve üzerime ilerledi. Korkuyla bir adım geriye gidip kaşlarımı çattım. “Benden korkmana gerek yok. Sana dost olmaya geldim buraya.” Dedi. Dost mu? Ne dostu? “Bak önce bir sakinleş. Sakince yatağa otur sana zarar vermeyeceğim. Bu güvensizliğini anlıyorum.” Dedi. Nedense dediğini yaptım ve yavaşça yatağa oturdum. Yanıma oturdu ve gülümsedi.

“Benim ismim Aksu. Bir şeye ihtiyacın olduğunda veya kötü hissettiğinde beni çağırabilirsin. Yaşadıkların kolay değil biliyorum. Benzerini yaşadım, inan seni en çok ben anlarım.” Dedi ve elimi tuttu. Bende ona gülümsedim. Elimin üzerini okşadı ve devam etti. “Mehir’di değil mi?” Dediğinde kafamı aşağı yukarı salladım. “Çok güzel bir ismin var…” dedi. Sonra dediklerini bir kez daha tekrarlayıp odamdan çıktı. Kime güveneceğimi bilmiyordum ve evet, kimseye güvenmemeliydim. Ne yapacağım ben? Gerçek hikayeyi kimden dinleyeceğim? Of! Üzerime geri eşofman takımlarını giydim. Sonra gittim ve raftaki kitaplardan birini aldım. Okumaya başladım. Açlık ve susuzluk dikkatimi dağıtıyordu. Midem sürekli gurulduyor ve boğazımdaki kuruluğu hissedebiliyordum. Ama umursamazlıktan gelip kitabı okumaya devam ettim. Bir süre sonra kitaba daldım ve kaç saat oldu bilmiyorum ama uzun bir süre kitabı okuyup bitirdim. Kitabın türü klasikti. Her klasikte olan şeyleri anlatıyordu. Saate bakmak için ışığı açtım. Saat gece on bire geliyordu. Yüzümü kırıştırdım. Hiç uykum yoktu ve uyumayacaktım.

Rafa doğru ilerledim. Yeni bir kitap alıp okumak için. Ama kapı yine aniden açıldı. Arkama döndüğümde beni andıran bir yüzle karşılaştım. Uzun boyluydu. Saçları kumraldan sarıya kaçıyordu. Sarışında denebilirdi ama kahverengiliklerde vardı. Gözleri ise ormanları andıran bir yeşildi. Fazla benzemiyorduk ama ona baktığımda beni andıran şeyler vardı. Elinde bir tepsi vardı. Masaya koydu ve diğer adamların aksine bana gülümseyip odadan çıktı. Masaya doğru yürüyüp tepsiye baktım. Üzerinde bir sandviç ve meyve suyu duruyordu. Ve bir not vardı. Notu alıp okumaya başladım. “Bu gün yaşadıkların için üzgünüm. Ama aç susuz duramazsın. Ben durabilirim ama sen… Bizzat kendim hazırlattım. Lütfen ye… Ateş Altuğ…” yazıyordu. Yiyip yememekte kararsız kalsamda en son açlığıma yenik düşüp yemeye başladım. Bitirdikten sonra yatağıma uzandım. Şimdi uykum gelmişti. Ama uyumamalıydım. Her şeye hazırlıklı olup uyumamalıydım. Bu seferde uykuma yenik düştüm ve göz kapaklarım aşağı indi…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.