Hellooooo kan güzelleriii!
Nabersiniz nasıl gidiyor?
OLAAAAAY bir bölümle geldim hahaha. Kanımız şarkı söyleyecek bu bölüm ondan eminim...
Destekleriniz için teşekkür ederimmm.
Sizi şöyle bölüme alıyorum.
Keyifli okumalar.
Onuncu Bölüm
“Seremoni"
Eğer Thallieos’ta yaşayan canlılardan biri olmasaydım diyarın yıllar önce mahkûm olduğu kader bana trajikomik gelebilirdi. Koca bir diyar, koskoca dört kente ve uçsuz bucaksız topraklara sahip bir kıta, Rubueres isimli bela yüzünden lanetlenmişti. Doğa resmen üzerindeki etten ve kemikten olan canlılar yere ayak basamasın diye onları kovmuş ve diyar, büyülü taşlar sayesinde göklerde süzülen bir ada parçasına dönüşmüştü.
Bizden ötesini, başka kıtaları ve diğer yaşamları keşfedememiştik bile. Saklanmak, kaçmak ya da araştırmak için vakit olmamıştı. Şimdi dört kentin birbirine en uzak olanlarının arasında bile üç haftadan fazla bir mesafe yoktu.
Morlaniar ve Xathmoran kıyıları yükselişten önce de komşuydu ama bir kentten diğerine oyalandığımız halde iki günü geçmeden varmıştık.
Birlik'in malikânesinin bulunduğu araziye girdiğimizde, karla karışık yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Fırtına Ormanı'nda ağaçlar sayesinde biraz da olsa yağmurdan korunabiliyorken Oyuk Kasaba'nın geniş açıklığında bu mümkün değildi. Islanmaktan nefret ederdim. Deri giysim tenime yapışır, pelerinim omuzlarımda ağırlık yapar ve her adımımda bedenimden canımı sıkan sesler çıkardı.
Malikânenin girişinde nöbet tutan gözcüler, liderlerini bizim gibi vahşilerle gördüklerinde tedirgin olsalar da sırtını duvara yaslamış, dönüşümüzü bekleyen ve kara gözleri hinlikle parıldayan adam bir hayli sevinçliydi. Yorgun ve bitkindim, onu çekebileceğimi hiç sanmıyordum.
Rhyvar bizden uzak yürüdüğü için yanımızdan derhal ayrılacağını ve her ne halt yapıyorsa o liderlik işlerine koşacağını düşünmüştüm ama Kael’i fark ettiği an ikimize bir bakış atıp, yol boyunca yapmadığı kadar yakınımda durmayı seçti.
"Kan kırmızı saçlara zaafım olduğunu söylemiş miydim?"
"Bence senin iki bacağı olan her şeye zaafın var, Kael," diye homurdandım. Rhyvar da yerinde kıpırdanarak kollarını göğsünde kavuşturdu.
Kael, elini kalbine götürerek yüzünü buruşturdu. "Bu acıttı."
"Kan Avcılarının kalplerini saçlarına iltifat ederek kazanamazsın." Tüm Thallieos bu taktiğin işe yaradığını sanırdı ancak sonuç hep hüsrandı.
Kael'in yüzü yapmacık bir heyecanla doldu. "Yani... kalbini başka yollarla kazanabilirim.".
"Hiç şansın yok."
Bu seferki gülümsemesi, samimi bir teşekkür gibiydi. "Dönmene sevindim.” Sonunda varlığını yeni fark etmiş gibi Rhyvar’a döndü. “Senin de dostum, ayrıca bu kan güzelini kendine zincirleyerek getirmediğine de.”
Gücümü hiç kullanmamış olsam bile ben bir Kan Avcısı’ydım. Bir canlının kanındaki kaynamayı, çekilmeyi, ısınmayı ve soğumayı zor da olsa sezebilirdim. Ve Kael’in bana hitabıyla Rhyvar’ın kanındaki soğukluk karnımdaki o enerji alanını dürtmüştü. Kanını dinleseydim daha neler hissederdim merak ediyordum.
Burnumdan güldüm. “Mümkünmüş gibi.”
“Nelerin mümkün olduğunu tahmin bile edemezsin Kan Avcısı.”
İblis Soyu’na gözlerimi devirdim.
Kael ellerini kendini savunurcasına havaya kaldırdı. “Bu gerilim benim için çok fazla. Ama sana şu kadarını söyleyebilirim Annarithel: bu soğukkanlı iblisin yapabildiklerini bir Kara Savaşçı ancak hayal edebilir.”
Lafı geçen iblisi yan gözle süzdüm. Canımdan olma pahasına meydan okumalara memnuniyetle karşılık verirdim, kendimi tutamazdım. Ancak bu adamda fevri davranma alışkanlığımı kamçılayan bir gizem vardı.
“Savunmasız kadınları kafalarına vurarak bayıltmak gibi mi?” diye sordum. O olayı unutmamıştım.
Rhyvar ona seslenen gözcülere elini kaldırdı. “Savunmasız kadın mı?”
“Tamam tamam, rahatlayın biraz,” diye mırıldandı Kael sonra da avuçlarını ovuşturdu. “Ee… aldınız mı?”
Rhyvar yanımızdan ayrılırken Kael’in omzunu sıktı. “Neden gülümsüyorum sanıyorsun?”
Denedim, gerçekten denedim ama gözlerim kıçına kaydı. Bir erkeğin kaslı poposu iyi görünebilir miydi? Lanet olsun ki, sanırım evet.
“Gerçekten gülümsediğini mi sanıyor?” diye homurdandım bakışlarımı ondan ayırıp.
Kael omuz silkti. “İnan bana bu onun gülümsediği hali.”
İç geçirdiğimde Kael yüzünü buruşturarak suratıma bakıyordu. "Pekâlâ sormamayı denedim ama… yüzüne ne oldu senin?"
Mamba'ya karşı oynadığım role inandırıcılık katmak için kendimi hırpalayışımdan kalan izlerden bahsediyordu.
Umursamaz bir tavırla omuz silktim.
Kael bize rehberlik ederken, Callidus ile etrafı izleyerek malikâneye girdik. Malikânenin holü Kardeşlik şatosununki kadar geniş değildi, holün ortasında içi sikke ve çiçeklerle dolu kare bir çeşme vardı. Çeşmenin arkasında geniş ve dik bir merdiven üst katlara çıkıyordu. Merdivenin iki yanından arkaya uzanan koridorlar avluya ve henüz bilmediğim başka bölümlere ulaşıyordu.
Kael merdiveni es geçip sağdaki dar koridora girdi. Malikânenin eski sahibi karanlığı sevmeyen bir tip olduğu çok belliydi, her duvarda küçük pencereler vardı. Ancak malikânenin ön kapısına bakan bu pencerelere demir parmaklıklar yerleştirilmişti.
Zevkli.
Alayla mırıldandım. Mimari göz zevkine hitap ederek inşa edilmişti ama korku zevkin önüne geçememişti. Demir parmaklıklar ve malikâneye sığınarak gizlendiğini sanan Ultio üyeleri yeterli bir kanıttı.
"Ellyro ve senin odanı ayarladık. Önce odanı göstereyim, biraz dinlenmek isteyeceğini düşündüm," dedi Kael adımlarını yavaşlatırken.
"Oda mı?"
Kael, buz gibi sesimi duyduktan sonra arkasına döndü. "Elbette."
"Burada kalıcı değilim Kael ve bir odaya ihtiyacım yok."
Kael, ensesini sıvazlayarak mırıldandı. Kulaklarındaki küpeler her hareketinde sallanıyordu. "Buna karar vermek için sence de henüz erken değil mi?"
"Adıma karar alınmasını sevmem," dedim.
Kael iç çekerek sızlandı. "Ne kadar inatçısın. Yatacak bir yere ihtiyacın var, alelade bir köşeye kıvırılıp dinlenmek istiyorsan orası başka tabii." Gözleri ışıldadı. "Benim odamda dinlenmek istersen de seve seve izin veririm."
Elimi sallayarak Kael'i ve flört çabasını geçiştirdim. Uzatmanın manası yoktu. Muhtemelen bu da Ellyro'nun başının altından çıkmıştı. Beni Birlik'e bağlamanın yollarını arıyordu.
"Ellyro nerede?"
"Talim için bizimkilere katılmak istiyordu sanırım orada."
Kaşlarımın alnıma kadar çıktığına emindim. "Talim mi?"
Kael gülümsedi. "Evet. Gücünü toparladığını ve bir şeyler öğrenmek istediğini söyledi."
Kardeşimin savaş sanatlarına dair bilgi edinmek istemesine kesinlikle şaşırtmıştım. Ellyro'nun tarzı değildi. Ama sevinmeden de edemedim. Böyle bir şey istiyorsa eğer gücü gerçekten yerinde demekti. Her ne tedavi uyguluyorlarsa işe yarıyor gibi görünüyordu.
Kael’in mutfaktan yiyecek bir şeyler aşırma davetine karşı koymadım. Karnım gurulduyordu ve kardeşimi bulmadan önce biraz atıştırmaya hayır demezdim. Yemekleri Zanosrit’e sahip olduğumuz kadar çeşitli ya da zengin değildi. Zanosritler her yemeği son ziyafetleriymiş gibi yerdi. Bu diyardan her şeyi tüketene kadar alma arzusunun bir ürünüydü. Birlik idareliydi, mütevazıydı; kuralları ve düzen çabaları sinirlerimi bozuyordu.
Mutfaktan ayrılıp talim salonuna vardık. En az malikânenin avlusu kadar genişti. Duvarlara dayalı talim silahları ve salonun aşınmış taş zeminine sabitlenmiş eğitim mankenleri vardı. Sağ köşede anlam veremediğim dar yuvarlak demir parmaklıklı bir kafes vardı. Birlik üyeleri öğle vakti talimine koşmuşlardı.
Kalabalığın arasından fırlayan kardeşim önce derin bir oh çekti sonra da tatlı bir çığlıkla bana sarıldı. "Seni çok özledim."
Gülümseyerek Ellyro’nun göğsüme yaslanmış saçlarını okşadım. "Ben de seni çok özledim küçük kardeşim."
Ellyro çenesini göğsümden ayırmadan gözlerime baktı. "Mamba şüphelendi mi?"
Bu soruya gerçekten aklımdan geçen cevabı verirsem telaşlanırdı. Mamba benim Birlik ile müttefik olduğumu tahmin edemezdi ama... vârisi hakkında şüpheleri olduğu belliydi. Brendon ve Ellyro için uydurduğum yalana bu kadar çabuk inanmasını da beklemiyordum ya da bu kadar az tepki vermesini. Onu hâlâ eski Mamba'm olarak değerlendirdiğim için olabilirdi. Ama midemde tatsız bir his yaratan içgüdülerim bana Mamba'nın oyun oynamama izin verdiğini söylüyordu. Ceza en son gelecekti.
"Ah, tatlım. Ne kadar ikna edici olduğumu biliyorsun."
Ellyro inci gibi dişlerini ortaya çıkararak gülümsedi. Bedenindeki yaralar yok olmamıştı ama zararsız duruyorlardı, hepsi kabuk bağlamıştı. Yıllardan sonra ilk defa canlı görünüyordu.
"İyi görünüyorsun El,” dedim onun ışıldayışını izlemeye doyamayarak. O benim ayım ve güneşimdi. Benim iyi yanımdı. İçimdeki en karanlık parçaların bile ışık görmesine sebep oluyordu.
"Şifacılar gerçekten yetenekli Anna. Ve çok nazikler. " Yanağımda elini gezdirdi ve yadırgarcasına iç çekerek kaşlarını çattı. "Ama sen bok gibi görünüyorsun."
"Ben her zaman muhteşem görünürüm," diyerek göz kırptığımda homurdandı.
Tanıdık bir sesin talim salonunda yankılandığı duyunca tek kaşım şaşkınlıkla kalktı. Bu pislik, İblis Soyu hiç yorulmaz mıydı? Günler süren bir yolculuktan yeni dönmüştük ama beni bu belaya tek başıma bulaşmışım gibi gösteriyordu. Kaslı bedenini saran kıyafetleri kusursuzca bedenine oturuyordu, yaydığı karanlık enerji onu bir ilahmış gibi yücelterek dikkatleri üzerine çekiyordu. Ensesinde topladığı kızıl yansımalara sahip açık kestane saçları yüzünün keskin hatlarını ortaya çıkarıyordu.
Tek sıra olmuş adamlara ve kadınlara talimatlar verdiği sırada elleri arkasında sırtı dimdik duruyordu. Bazılarının yaşları oldukça genç görünüyordu hatta birçoğu çocuk sayılırdı.
"Savaş eğitimlerine meraklı olduğunu bilmiyordum," dedim kardeşime.
"Ah, yalnızca diğer çocuklarla beraber talimi izleyeceğim... Şimdilik."
Güldüm ve Ellyro’nun sarı lülelerini karıştırdım. "Şimdilikmiş..."
Kardeşimi mutlu görmek beni de mutlu ediyordu. Onca ıstırap dolu yıldan sonra Ellyro Kovhed bunu hak etmişti.
Ellyro diğer yaşıtlarının yanına giderken Callidus önce bana baktı sonra da başımı sallayınca Ellyro'nun yanına gitti. Yoldaşım da inanılmaz bir yaratıktı, sadık bir dost, düşünceli bir arkadaş ve her zaman koruyucu bir kardeş.
Birlik’e adım attığımız an haritayı teslim etmem için yaka paça Mireva'nın yanına götürüleceğimi düşünmüştüm ya da en azından Rhyvar’ın onu benden almaya çalışmasını. Ama ne Mireva ortalıktaydı ne de haritayı soran başka yüzler.
Talim salonunun kapısı arkamdan kapandığında duvara yaslandım ve talimi izledim. Zanosritlerin nasıl eğitildiğini bilirdim. Gerçek silahlarla, gerçek bir savaştaymış gibi kan dökmeyi umursamayan bir eğitim anlayışımız vardı. Vücudumda bölge askerlerinin bıraktığı izler kadar Zanosritlerden kalma izler de vardı. Eğitimlerimiz sırasında bunun yalnızca bir eğitim olduğunu unuttuğumuz anlar çok olmuştu. Öldürücü darbe asla inmezdi ama yaralamaktan kimse çekinmezdi. Yaralamayan zayıf görünürdü, dışlanırdı.
Bunların ise ya çömezdi ya da uzun süredir eğitim almalarına rağmen hâlâ bir çömezin gördüğü muameleyi görüyorlardı. Mankenlere indirdikleri darbeler hafifti, yumruklarını sakınıyorlardı. Ah o tekmeler... Daha bacak yerden kalkmadan o tekmeleri savuşturabilirdim.
Rhyvar’ın tüm yorgunluğunu bir kenara bırakıp buraya koşması onlara verdiği kıymeti gösteriyordu ancak gördüklerim yeterli değildi.
"Kendinizi savunmayı öğrenmek, saldırılarınızı güçlendirmekten daha öncelikli. Gövdenizi korumayı ve ayaklarınızı yere sağlam basmayı öğrenmelisiniz," diye bağırdı Rhyvar, çömezlerin arasında yürürken.
Demek, saldırılarının zayıf olmasının sebebi buydu. Rhyvar onlara savunma sanatlarında ustalaştırmak istiyordu. Elbette, savunma önemliydi ama saldırı zayıf kalırsa savunma hiçbir işe yaramazdı. Tüm hane fertlerinin ve melezlerin savaşçı olamayacağının bilincindeydim Thallieos gibi bir diyarda da kesinlikle kendilerini nasıl koruyacaklarını bilmeleri gerekirdi çünkü biz, aldığımız her nefes için mücadele ediyor, diyarın yeni kurallarına karşı geliyorduk. Yine de…
Bu kadar cılız, tepkisiz ve bilgisiz görünmeleri sinirlerime dokunmuştu. Diyarda her gün onlarca hane ferdi ve melez katledilirken, başlarını kuma gömmüş gibilerdi. Herkesi kurtarmanın mümkün olmadığını biliyordum ama en azından bir ders alıp, dişlerini ve pençelerini çıkartmayı; kaslarını güçlendirmeyi öğrenmelilerdi.
Rhyvar işaret edince bir kız ve oğlan birbirlerinin karşısına geçti. Pozisyonlarını aldılar. Biri tahta kılıçla saldırırken diğeri, kalkanla savunmaya geçti. Kılıcın tahtaya inen tok sesi güçlüydü ama savunma da bir o kadar iyiydi. Kalkanlı kız yerinden kıpırdamamıştı. Kalkanıyla delikanlıyı üzerine yürüyerek ittirdi ve delikanlı yana sıyrıldı. Kılıçla bir darbe indirmesini bekledim ama hiç gelmedi, yalnızca kaçmıştı.
Gözlerimi devirdiğimde bakışlarım kafese takıldı. Etrafında daire oluşturmuş birkaç kişi, kafesin içindeki ikizleri izliyordu. Turuncu saçlı ikizler birbirlerine gülümsediler. Kadın anında kardeşinin üstüne atladı. Neden bir kafes içinde eğitim aldıklarını hâlâ anlamamıştım. Tekrar gözlerimi devirerek, Rhyvar'ın eğittiği çömezlere döndüm. Ve bakışlarım zümrüt yeşili gözlerle buluştu.
"Talimi sıkıcı mı buldun Annarithel?"
Gözlerimi kıstım. "Sıkıcı değil Rhyvar. Yetersiz."
Rhyvar'ın köşeli çenesinde bir kas seğirdi. "Yetersizliğin sebebini söyleyerek bizi aydınlat o halde."
İç çektim. Söyleyeceklerim bir nevi ezberimdeydi. Yalayıp yutmuştum dövüş sanatlarını. "Tutulma Hanesi'nin Yvlision sanatı savunma önceliklidir ancak hemen ardından gizli saldırı gelir. Naoessina dövüş sanatı Kader Hanesi için de savunma önceliklidir ama onların savunması bile rakibin hareketlerini tahmin etmek için bekleme aşamasıdır. Bütün olarak bu taktikleri kullanmayı bilmiyorlar."
"Temel düzeyde eğitim alıyorlar Kan Avcısı. Beden birçok sanatın bilgisini çabucacık kavrayamaz. Sabır ve uzun süreli çalışma gerektirir."
Temel düzey olsun ya da olmasın, her hanenin dövüş sanatlarını yalayıp yutmaları, bedenlerine ezberletmeleri gerekirdi. İnsanlar büyüyü elimizden almış ve atalarımızdan kalma dövüş sanatlarını kendilerininmiş gibi benimsemişlerdi. En azından hepsinde ustalaşmak bir avantaj yaratabilirdi.
Dövüş sanatlarını herkesin öğrenmesi aslında amaçlarından saptırıyordu ama Thallieos'un şu anki şartlarında bu bir zorunluluktu. Mirasçı hanelerin dövüş sanatları fertlerini savunma, saldırı ve kas gücü bakımından güçlendirdiği, eşsiz dürtüler kazandırdığı kadar büyüleri ile bir bütün olabilsinler diye ortaya çıkarılmıştı. Ruh ve kalp büyüyü kaldırabilecek kadar güçlü olabilirdi ama asıl iletken bedendi. Büyüyü dış dünyaya bedenin kapasitesi taşırdı ve her bir hanenin özel dövüş sanatı sahip olduğumuz büyüler için biçilmiş kaftandı. Dövüş sanatları bedeni büyüye hazırlamak için; onunla bütünleşmek, hissetmek ve yönlendirmeyi kolaylaştırmak içindi.
Rigel, yanımda belirdi. Her delikten fırlamak için yer arayan bir sıçan gibiydi. "Belki de Kan Avcısı bize Zanosrit tarzı bir dövüş göstermek ister."
Güldüm. "Rigel... kıçını tekmelemem için bahane aramana gerek yok, rica etmen yeterli."
Rigel, burnundan soluyarak eğitim alanının ortasında kalan çemberin içine girdi. Elleriyle beni dövüşe davet etti.
Hah… nihayet. Anında pelerinimi çözdüm, abrus kırbacımı yere attım ve boynumu kütlettim. Çemberin içine girerken, hançerlerimi elime aldım. Salondaki herkes gerilmişti ama ben oldukça keyifliydim, sonunda Rigel'ın çenesini kapatmak için bir fırsat yakalamıştım. Ona zarar vermek için bir bahanem vardı.
Hançerlerimi bir tur ellerimde çevirdiğimde, göğsüme dayanan bir el beni durdurdu. Rhyvar’dı.
Göğsümdeki iri ele baktım. “Ellerini kendine saklayamıyorsun değil mi?”
Elini çekmedi. Ben de onu itmedim. “İşimi kolaylaştırmıyorsun.”
Alayla gülümsedim ancak tüm Birlik’in önünde, beni ısrarla tutar ve bakışlarını diyardaki tek canlıymışım gibi yüzümde dolaşıyorken vücudum ısınmıştı. “İlginç bir bahane.”
“O bahanelere ihtiyacım var.”
Kaşlarımı çattım ve dokunuşundan kurtulmak için bir adım geri çekildim. Karanlık çekimine kapılmak istemiyordum. Haysiyetimi kaybetmeye niyetim yoktu.
Bakışları hançerlerime kaydı. "Gerçek silahlar kullanmayız Annarithel.”
"İşte bu ilk hatanız İblis Soyu."
Gözlerini kıstı. Bekledi, bekledi... ve Rigel'a başıyla çemberden çıkmasını işaret etti. Adamın yüzündeki bütün heves silinmişti, öfkeyle tısladı. "Yapma Rhyvar. Dostça bir müsabaka olacak.”
"Evet öyle olacak ama seninle dövüşmeyecek," dedi Rhyvar ve Rigel'ın yanına yürüdü. Rigel homurdanarak çemberi terk ettiğinde sırtından Kara Savaşçı baltalarını çekti.
Onunla mı dövüşecektim? Bunu gerçekten yapıyor muydu? Sonu felaket olabilecek bu gösteriyi gerçekten istiyor muydu?
Hançerlerimin dengesine ve ağırlığına alışmıştım. Onları bir kılıç gibi kullanabilecek kadar tekniğimi mükemmelleştirmiş olsam da o baltalar Rhyvar'ın elinde çok daha ölümcül duruyordu.
Uzun, iri eller için yapılmış sapları ve uçlarına doğru sivrilen sapa sarmaşıklar gibi dolanan çelik başları vardı. Keskin baltalar kalın gövdeli bir ağacı tek darbede ikiye ayırabilirdi, çeliğin üzerinde kadim Kara Savaşçı diliyle işlenmiş sözcüklerden şüpheleniyordum.
Birini sinsice, zarafetle; yerine göre temiz yerine göre kirli bir şekilde öldürme niyetindeyseniz bir Kan Avcısı’na başvururdunuz ancak bir katliam arıyorsanız ya da yenilmez bir orduya denk savaşçılar istiyorsanız gideceğiniz hane belliydi.
Rhyvar’ı gerçekten sinirlendirmiş olmalıydım. Fevri bir adam değildi ama şu anda gözleri alevler saçıyordu.
Kimsenin neden kararlarına itiraz etmeden yerine getirdiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Hayır liderleri olduğu için değildi. Rhyvar soğukkanlıydı, çoğunlukla sakindi ama damarına basıldığı zaman ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüştüm. Kara Savaşçılar tanrıları Zatafne gibi iblislerini daha doğduklarında ruhlarına yedirmeyi kendileriyle bir kılmayı öğrenseler de her zaman duygularının sınırlarında yaşarlardı ve o sınırlar fazla zorlamaya gerek duymadan keskin hatlarla beliriverir, aşılabilirdi.
Adamın yüzünde beliren o karanlık yarım ağızlı meydan okumayı izledim. İçimdeki gıdıklanmayı bastırdım. Görebiliyordum. Bana neredeyse denk bir rakip. Uzun süre olmuştu. Hızıma ayak uydurabilen, vücudumu bıkkınlık değil heyecanla canlandıran tek kişi mazimin karanlığına gömülmüştü.
"Bu arada Kara Savaşçı... dostça bir müsabaka olmayacak," dedim, dudaklarımda tekinsiz bir kıvrım belirirken.
“Öyle olsun.”
Rhyvar, baltalarını çapraz bir biçimde açarken bana doğru sıçardı. Pekâlâ... Dostça bir müsabaka olmayacağı kesinleşmişti.
Yana doğru kaçarak hamleden sakındım. Rhyvar şüphesiz çok güçlüydü ve cüssesine rağmen oldukça hızlıydı. Kara Savaşçıların Darecyran dövüş sanatı, kas gücünü kullanmayı ve yalnızca şiddetli bir saldırıyı gerektirirdi ancak Rhyvar'da Kan Avcıları'nın Akesvin sanatının izleri vardı. Hızlı, çevik ve akışkan.
Rhyvar, tek baltasını savurduğunda eğildim, hançerimi adamın karnından geçirecektim ki koluma dizini geçirerek darbeyi karşıladı. Bir kere daha atıldığında silahlarımız buluştu ve çınlama salonda yankılandı.
Gücümüzü tartıp, silahlarımızla birbirimizi iterken yüzlerimiz arasında sadece çeliklerin çektiği bir engel vardı. Gergin ya da öfkeli olmayı bekliyordum ancak heyecanlıydım. Kalbim hevesle çarpıyordu.
“Gülümsüyor musun sen?” diye sordu dişlerinin arasından.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülümsüyor muydum?
“Kanını akıtmak için bana bahaneyi kendin verdin. Birazcık keyif aldığım için suçlayamazsın.”
Bakışları gözlerimden boynuma kaydı. “Eğer o gülümsemeyi senden çalabileceğimi bilseydim, çoktan güzel boynuna baltamı dayamıştım Annarithel.”
“O kadar uzun boylu değil.”
Nefeslerimiz birbirine karıştı. Şimdiden belirmiş ter damlacıklarını, yüzlerimizi izleyip aklımıza kazıdık.
Şimdi daha net görüyordum. İki yırtıcı, iki silah ve çelikten omurgaya sahip bir kadın ve bir adam.
Rhyvar baltalarını bastırdıkça kollarım zangırdıyordu. Gücü karşısında zafer kazanamazdım, beni dümdüz ederdi. Bu yüzden onu yormalıydım.
"Kaçmak, savaşmak değildir," dedi Rhyvar hırıltılı bir sesle, yanından sıyrılıp karnına dirseğimi geçirdiğimde.
"Hayır ama düşman karşısında düşünmek için fırsat yaratır."
Rhyvar'ın darbesini bekledim... Balta yüzümü sıyırdığında, adamın kolunu tuttum ve önce dirseğine sonra da omzuna seri birer çizik attım.
Kasları ve o sabır sınırındaki vahşiliği dikkat dağıtıcıydı ama gözlerimi kan bürüdüğünde beni şaşırtacak ve yolumdan saptıracak çok az şey vardı.
Rhyvar tıslarken, dişlerinin arasından "Düşmanlığımızı aşmaya çalıştığımızı sanıyordum Annarithel,” dedi.
Nefeslerimi toparlamaya çalıştım. "İşte ikinci hata Rhyvar.”
Çelik çeliğe çarpıyor, yumruklarımız birbirini karşılıyor, tekmeler savruluyordu. Rhyvar'ın tuniği terden ıslanmış, kaslarının oyuntularına yapışmıştı.
Hançerimi elimde döndürüp sağına saldıracakmış gibi yaptım, o boşluğa savrulduğunda soluna döndüm. Gözümle takip edemediğim bir hızla yana çekildi ve ileri doğru uzanmışken baltasını bırakmadan bileğimi yakaladı. Hançeri düşürmem için beni zorlarken bacağına tekme attım. Pes etmedi. Bileğimi arkama doğru büktü ve kolumu bedenlerimiz arasında sıkıştırırken göğsünü sırtıma bastırdı.
Hırsla bağırdım ve diğer hançeri yüzüne isabet ettirmeye çalıştım. Kolaylıkla sıyrıldı beni sert vücuduna doğru daha çok bastırdı. Bedenlerimiz bütünleşmişti, solukları yanağıma çarpıyordu.
Onun… onun sertliğini belimde hissedebiliyordum. Tanrıçam aşkına. Bir ani çok kısa bir an kasıklarıma bir ateş yayılırken panikledim. Çünkü bunu beklemiyordum. Ne ondan ne de kendimden…
“Pes et,” diye hırladı kulağıma doğru. Boynum karıncalandı.
Başımı çevirip gülümsediğimde ağızlarımız arasında mesafe bile yoktu. “Israrcı olan sensin.” Kıçımı ne kadar ısrarcı olduğunu kanıtlamak ona doğru ittirdiğimde sanki hançerimi göğsüne saplamışım gibi homurdandı.
“Uslu bir kız ol Annarithel. Ve adil dövüş.”
Bedenim bunu istemiyormuş, sanki onu devirmek için bilinçli olarak yapıyormuşum gibi kalçamı tekrar ittirdim. Avcu karnıma inerken neredeyse baltasını düşürecekti. Beni tutuşunda bir dövüşte olmaması gereken bir yakınlık vardı. Samimiyet. Lanet olsun, şehvet.
“Bana bu dövüşün seni heyecanlandırdığını söyleme…”
Dudakları kulağıma değdi. “Senin kanımı dökme hevesin oldukça canlandırıcı Annarithel.”
İri eli karnımı kapladığında dilimi ısırdım ve aklımın bulanmasına izin vermeden başımı geriye attım. Sadece çenesine isabet ettirebilmiştim ama işe yaradı. Bir anlık boşluğundan faydalanıp bileğimi avcunun içinde döndürdüm ve aynı anda kendi etrafımda dönerek karnına tekmemi indirdim.
Tekrar karnına hamle yapmak için sağ tarafından saldırdığımda Rhyvar tek baltasını yere attı ve beni kolumdan yakalayıp çemberin bir ucuna fırlattı.
Başımı yere çarptığımda birkaç yıldız gözümün önünde belirmişti, tısladım.
"Hey! Biraz sakin olsanız," diye bağırdı Ellyro.
Kafamdaki zonklamayla ayağa kalkarken hırladım.
Rhyvar'a doğru koştum, benden bir darbe daha beklerken yerde kaydım ve bacağına bir çizik attım. Rhyvar tıslayıp öne doğru büküldüğünde, dönüm ve dizinin arkasına tekme attım.
Tek dizinin üstüne çökmüştü. Vakit kaybetmeden omuzlarına oturdum, kafasını uyluklarımla sıkıştırdım.
Rhyvar benimle birlikte ayağa kalkarken hırıltısını duydum.
“Benimle dövüşmüyorsun Annarihel. Tehlikeli bir oyun oynuyorsun ve karşılık verirsem, senin için hiç iyi olmayacak.”
Dirseğimle çenesinin altını sıkıştırdım. “Dikkatini mi dağıtıyorum?”
“Beni boğmak için bacaklarını boynuma sararak mı? Hayır, tam tersi.”
Pislik. Başına hançerimin kabzasıyla vurmaya yeltendiğimde Rhyvar diğer baltasını da bırakıp beni yere çaldı. Sırt üstü yere yapıştığımda bir kere daha acıyla tısladım. Lanet herif, bir ayı kadar güçlüydü.
Üstüme çıkmıştı. Bacaklarımın üstüne yükünü vermişti ve tek eliyle bileklerimi başımın üstünde sabitlemişti.
Yine.
Aynı pozisyon.
Bağından kurtulan saçları yüzüme dökülüyor ikimizin soluklarıyla uçuşuyordu. Onu hissediyordum sadece karnımda değil, kanım da ve tüm vücudumda.
Ellerimi çekiştirip hırladım. Zümrüt yeşili gözlerini kara sisler kaplıyordu. Büyüsünün karanfil kokusunu neredeyse alabiliyordum. Vücutlarımızın arasından hayalet, karanlık bir şeridin aktığını gördüğümde kalbim hızla çarpmaya başladı. Birlik’in lideri, kontrolünü kaybedip gücünü kullanır mıydı?
“Sen…” diye hırladı. “Bana ne yaptığını görüyor musun? Tüm ekibimin önünde?”
Başımı kaldırıp onunla burun buruna geldim. “Kontrolünü kaybedip gücünü kullansan ne kadar acınası olurdu değil mi?”
Bacaklarımın üstündeki yükün azaldığını hissettim ve bekledim. “Ben asla kontrolümü kaybetmem ama vahşiliğinin ağzımı sulandırdığını da inkâr etmeyeceğim.”
İşimi bitirmek için karnıma vuracağı sırada başımı uzatıp boynunu ısırdım. Şaşkınlıkla geri çekildi ve elini boynuna götürdü. Sonra o gözlerin ne kadar koyulaşabileceğine ve bir Kara Savaşçı’nın sınırlarına şahit oldum. Gözlerini yüzüme dikişinde kanımı ısıtan aynı zamanda kalbimi ürkekçe attıran bir şey vardı.
Evet. Onu ısırmıştım. Ve inanın, gerçekten öldürmek istediğim insanlarla mücadele ederken daha fazlasını yaptığım da olmuştu.
“Seni vahşi… beni ısırdın.”
Dilimi köpek dişime dayadım. “Sadece oynuyorum. Dişlerimi geçirmedim bile.”
“O tehlikeli ağzı bir daha boynuma yaklaştırırsan…” diye hırladı. “Benim oyunlarla işim olmadığını görürsün. Karşılık vermeme, dişlerimi tenine geçirmeme sebep olursan işaretimi taşıdığından emin olurum.”
“Bedenimde işaretini bırakanlar çok uzun süre yaşamıyorlar Rhyvar. Dikkatli ol.”
Dizlerimin üstünde doğrulup ondan kaçtım, ikimiz de ayağa fırladığımızda önce Rhyvar'ın kasıklarına sonra da karın boşluğuna dizimi indirdim. İzleyenlerin arasından, empati dolu bir haykırış duyuldu.
"Ama bu adil değil," dedi biri.
Saçlarımı geriye atarken aramızdaki mesafeyi açtım sesin sahibine bağırdım. "Thallieos adil bir diyar değildir alışsan iyi olur."
Rhyvar, hırlayarak bana döndü. Gözleri öfkeyle ve… açlıkla çalkalanıyordu. Ona sırıtarak karşılık verdim. Ve aldatıcı gülümsemem solmadan hançerimi tüm kuvvetimle ona doğru fırlattım.
Kaçmadı, eğilmedi, hançerden uzaklaşmadı. Elini kaldırdığı gibi yüzüne santimler kala hançeri sapından yakaladı.
Gözlerim büyüdü. Siktir.
Hançeri bir tur elinde çevirdi ve bana doğru tekrar fırlattı. Hançer ıslık çalarak arkamdaki sütuna saplandığında ağzımdan bir soluk taştı. Hançere öylece bakakaldım, başımı santimle sıyırmıştı.
"Iskala..."
Göğsüme bir yumruk indi. Sırtım sütuna çarptı sonra göğsümü tutarak dizlerimin üstüne düştüm. Tanrıça... Yumruk nefesimi kesmişti.
"Senin dövüşten anladığın bu mu Kan Avcısı? Dikkatin asla dağılmamalı ve göğsünü her zaman korumalısın."
Hırıltılarım arasında mırıldandım. Rhyvar, bana arkasını dönüp çemberi terk etmek için birkaç adım attığında ayağa fırladım ve arkasından yaklaştım. Bıçağımı boğazına yasladığımda durdu. Bıçağı tenine değdirmiyordum çünkü Birlik'in liderini zehirleme riskine girmek istemiyordum.
Parmaklarımın ucunda yükselip kulağına doğru yaklaştım, nefesim adamın boynunu hassasiyetle okşadı.
"Düşmanına asla sırtını dönmemelisin Rhyvar. Ve göğsünü değil, boynunu korumalısın. Göğüs yaraları iyileşir ama gırtlağını kesen bir bıçaktan kurtuluş yoktur."
Küçük bıçağı çektiğimde Rhyvar bana döndü. Birileri beni ayıplayarak bağırdı. "Arkadan saldırdın!"
Bu ikinci saçmalığa daha fazla dayanamayıp hırladım. "İşte tam da bu yüzden talimleriniz yetersiz. Gerçek bir mücadelede kimse size acımayacak, yalnızca öldürmek için saldıracaklar. Savaş adil değildir ve inanın bana kimse sırtınıza bir kılıç saplamanın onursuzluğunu düşünmez."
Sözlerimden sonra salonda derin bir sessizlik oluştu. Derinlerde kalmış bir yarayı açığa çıkardığımı hissediyordum. İtiraz gelmemişti ve bu da sözlerimin doğruluğunu gözler önüne seriyordu.
"Yerini bil Zanosrit sürtüğü…” Ben soluklanırken Rigel öfkeyle karşımda belirdi. Bana doğru bir adım atmaya yeltendiğinde Callidus hırlayarak yolunu kesti.
Yoldaşımı ıslıkla yanıma çağırdım ve beyaz tüylerini okşadım. "Ona aldırma Callidus dengimiz değil."
"Bir korkak gibi dövüştün. Sen bir korkaksın!" diye çıkıştı Rigel sonra da gözlerini kıstı. "Bu zamana kadar bu korkaklıkla hayatta kalabildiysen epey şanslı bir kan sürtüğü olmalısın."
Kısa bir an yüzümde alaycı bir gülümseme belirdi. "Hayır Rigel. Bu korkaklık değil. Senin dövüşmekten anladığın yalnızca silahlarını kullanmak ben ise silah olarak tüm bedenimi kullanıyorum."
"Ve o beden pek çok silahtan daha ölümcül," diyerek kendi kendine bir mırıltı kopardı Rhyvar. Ses tonundaki manalara yok saydım. Ürpertimi dizginledim.
Rigel'ın suratı kıpkırmızı kesildi. Tüm öfkesi boğazında birikmişti ama Rhyvar'ın bir bakışıyla geri çekildi. Ne yapacağını merak etmeden edemedim. O bakışın altında yalnızca otorite yoktu. Eğer Rigel bana saldırsaydı, karşılığı benden ya da Callidus’tan gelmeyecekti. Onu durduran Rhyvar olacaktı.
"Gel Annarithel," dedi Rhyvar. "Mireva seni bekliyor."
O çemberde yaşananları unuttum. Aklımı sıfırladım. O sadece bir dövüş değildi. Hayır, bu kadar basit değildi. Ve etkisini hâlâ her yerimde hissediyor, kendimi yumruklamak istiyordum.
Rhyvar biz salondan çıkamadan yolunu kesen Şifacı’ya direndi. Meleze beni işaret etti ama adam ona attığım bakışı görünce başını iki yana salladı. Birkaç sızı için kendimi aşağılatmayacaktım. Diğer yandan Şifacı liderinde açtığım çizikleri iyileştirmek için ısrarcıydı.
Onu beklerken Ellyro yanımda bitti.
Kolumdan tutup beni kenara çekti. “Ne yaptığın hakkında bir fikrin var mı?” diye tısladı ancak gözleri delice parlıyordu.
“Onu öldürmedim ya,” diyerek savunmaya geçtim.
“Ondan bahsetmiyorum Anna. Bu-bu…” Rhyvar’a bakıp başını iki yana salladı. “Bir Kara Savaşçı’yla o şekilde dövüşemezsin. Sergilediğiniz o şey, bir dövüş değildi.”
Kaşlarımı çattım. “Ne diyorsun, anlamıyorum.”
Kollarını bilmiş bir tavırla göğsünde kavuşturdu. “Kara Savaşçıların adetlerini benden daha iyi biliyorsun. Bu sana bir şeyi hatırlatmadı mı?”
Bahsettiği adeti bir süre düşündüm kafam karışmıştı… Ta ki, gerçekten hatırlayana kadar. Kanım çekildi. Gözlerim direkt Rhyvar’ı buldu. Şifacı elini üstüne dolaştırırken bakışları bana yoğunlaşmıştı. Aldığım nefesi bile görebiliyormuş, gözümü kırpışımı bile takip edebiliyormuş gibiydi.
Lanet olsun.
Kara Savaşçıların, pek çok hanenin barbarlık olarak gördüğü ama onlar için en kutsal sayılan bir seremonileri vardı. Bir evlilik seremonisi. Eşler, Tanrılarının gözünde denkliklerini kanıtlamak için bir mağaraya kapanır ve şafak sökene kadar dövüş tutardı. Bu şiddet içeren bir dövüş değildi. Tutkuyla yoğrulmuş, şehvetle yanmış, bağlılıkla kavrulmuş bir kutsanmaydı. Adeta bir ön sevişmeydi.
Ama bizim yaptığımız bu değildi. Tanrıça aşkına, olamazdı.
“Biz bir çift değiliz Ellyro, lanet olsun birbirimizden nefret ediyoruz. Eğer bu anlaşma olmasaydı birimiz çoktan ölmüştü. Ne gördüğünü bilmiyorum ama yaşanan sadece bir dövüştü.”
Kardeşim gözünün ucuyla Rhyvar’a bakarak mırıldandı. “Sen ne hissettin bilmiyorum ama onun gördüğü bu değildi Anna. Bu konularda uzman sayılmam ama kör değilim.”
Bu sırada Rhyvar hâlâ beni izliyordu.
🩸
Koridorda İblis Soyu ile yan yana yürürken parmak uçlarım uyluklarımdaki hançerlerde geziniyordu. Ruhum yeni duygulara açık bir yapıya sahip değildi. Özellikle erkeklerin etrafında. Brendon’ın yatağımı ısıtmasına izin verdiğim oluyordu, sadece bir ya da iki kere başkalarının da bana yaklaşmasına izin vermiştim. Ancak Ellyro’nun sözleri ve salonda yaşananlar beni çok geriyordu. Tenimi, duygularımı ve kanımı karmakarışık hisler kaplıyordu.
En kötüsü kanımdı. Bir Kan Avcısı, kanıyla hissederdi. Şu an sıcaktı, kaynıyordu ve fısıldıyordu.
Üstelik Rhyvar'ı çözmekte güçlük çekiyordum. Az önce, onun eğitimlerini yetersizlikle suçlamış üstüne Birlik'i bir güzel azarlamıştım. Bunu Mamba'ya yapmış olsam, bir gece tilkilerin ağılında yatmak zorunda kalırdım. Meydan okumalarımın ve sinsi hakaretlerimin karşılığını yine aynı şekilde almaya alışkındım. Ama Rhyvar sakindi. Fazla sakin. Yüzleştiğimiz sırada yaşadığı talihsiz durumdan hiç gocunuyormuş gibi değildi. Hatta salondan ayrılırken önünden geçip kapıya ilerlediğimde dudaklarında yabani ve son derece kafa karıştırıcı bir kıvrım vardı. Tatmin dolu hatta hoşuna gitmiş gibi.
Merdivenlere yöneldik. Basamakları tırmanırken homurdanarak durdum. Zihnime dadanan düşünceler rahatsızlık veriyor, midemi huzursuzlukla doluyordu. Az sonra söyleyeceklerimi, bugüne kadar kimsenin kulakları işitmemişti.
"Orada, dövüşürken," dedim, fiziksel olarak acı çekiyordum. "Kendini tuttun, bunu biliyorum. Gücünü tamamen kullanmadın."
Rhyvar bir basamak daha çıktıktan sonra bana döndü. "Seni hırpalamak istemedim Annarithel."
Kaşlarımı çattım. "Ah, bunu söylemediğini varsayıyorum, emin ol beni hırpalamanı yeğlerim. Sadece bariz bir yenilgi ardından gelen sessizliği zafermiş gibi kabul etmek hoşuma gitmez."
Rhyvar güldü.
Ah Enhrecha bana akıl versin… Gülüşünü merkezimde hissetmiştim. Gücümün ve arzumun merkezinde.
“Bak seni henüz gerçekten tanımıyorum ama itici gücünün öfken olduğunu anlayabiliyorum. Pes etmek nedir bilmiyorsun, geri çekilmeyi kendine bir hakaret olarak görüyorsun. Eğer tüm gücümle saldırsaydım, ikimiz de bundan zararlı çıkardık." Bana yan gözle, sözlerine tezat oldukça keyifli diyebileceğim bir bakış attı. “Beni öldürene kadar durmazdın ve kendimi savunmak isterken sana zarar verebilirdim.”
"Bu konuşma hiç iyiye gitmiyor," dedim homurdanarak.
"Ve... eğitimin yetersiz olduğunu biliyorum. Sadece, bu yetersizliği diğerlerine kanıtlamak istedim. Sözlerinin ve benim yenilgimin onları etkilediğini biliyorum. Yakın zamanda sorgulamaya başlayacaklarına inanıyorum. Malum, Ultio Birliği'nde pek çok şey değişmeye başladı."
Dudaklarımı büzdüm. "Madem yetersiz olduğunu biliyorsun, neden kanıtlamak yerine iyileştirmiyorsun?"
Rhyvar cevap vermedi.
Kara Savaşçılar acımasızlıkları ve savaştaki üstün yetenekleriyle bilinirdi. Ama Rhyvar eğitimlerin yetersizliğini bildiği halde çömezleri zorlamıyordu, onları acımasız şartlar altında bir eğitime sokmuyordu. Bundan rahatsız olduğunu görebiliyordum. Ben de Ellyro’ya aynı şeyi yapıyordum. Onu kendi bildiğim yollarla diyarın kalanından koruyordum. Anlayamadığım Rhyvar’ın neden potansiyelini, burada yapabileceklerini kumun altına gömdüğüydü. Bir nedeni olmalıydı.
Tıpkı Ellyro gibi, yavaşça Birlik'e doğru çekildiğimi hissediyordum. Nefretimi dizginlenmeye, kurduğum cümleleri birkaç kelimeden öteye ilerletmeye ve yaşamlarına dahil olmaya başlamıştım. Lanet olasıca aklımın karışmasına izin vermemeliydim. Ben Birlik'ten biri değildim ve hiçbirini umursamamalıydım. Yalnızca Ellyro. Malikânede tek umursamam gereken kişi oydu.
Pencerelerden avlunun göründüğü bölüme girdiğimizde tek kelime etmeden koridorları aşıyorduk. Sessizlik ikimiz için de rahatsız ediciydi, hatta yanımda ilerleyen Callidus bile huzursuz olmuştu. Ancak elbette, konuşmaktan daha iyiydi. Cümlelerimiz sohbete döndüğünde sessizlikten daha rahatsız edici bir hal alıyordu.
Güneş ışığı pencerelerden içeri sızıp, ikimizi de aydınlatırken Kara Savaşçı'nın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
Tanrıçam...
"Ne var?" dedim
Kara Savaşçıların kendilerine has bronz ciltleri gerçekten göz alıcıydı. Koyu kahverengi tenin üzerine ıslak altın tozu sürülmüş gibi ışıldıyordu, güneş yanığı değildi bu, soylarından gelen doğal bir renkti. Açık kestane saçları ve sakallarının arasındaki kızıllıklar güneş ışığı vurunca ortaya çıkmıştı. Rhyvar boğazını temizleyip çenesini dikleştirdi. Şimdi, onun yüzündeki uzun soluk yaraya bakıyordum. Başkasında olsa içler acısı bir kusur gibi dururdu ama onun yabani yüzüne yakışıyordu.
"Kafamı kurcalayan bir şey var. Bunu konuştuk ama bana gerçek bir neden söylemedin,” dedi Rhyvar. "Seni bulduğumuzda diğer Zanosritlerin yaşamasına izin verdin, zindandan sonra da canlarını bağışladın ama o Zehirci'yi gördüğün an öldürdün hem de gözünü bile kırpmadan. Sana ihanet ettiğini anlamak zor değil ama ne yaptı?"
Tüylerim diken diken oldu. Brendon ölmüşse bile ihanetinin ağırlığı bana hâlâ musallat oluyordu. Rhyvar onu aşığım olarak itham etmişti zaten bu konuyu unuttuğunu sanıyordum. Bana Brendon’ı ilk kez sorduğunda nasıl tehdit altında hissettiğimi ve yüzünden geçen manasız öfkeyi hatırlıyordum.
Bir süre düşündüm sonra da omuz silktim. “Safiryıldızı bulduktan sonra bir tuzağa takıldım, tam olarak Fırtına Ormanı’nda, malikânenizin yakınlarında, muhtemelen sizin tuzaklarınızdan biriydi. İnfazcılar peşimizdeydi ve bana yardım etmek yerine vâris olma hayalleriyle haritayı alıp kaçtı, beni ölüme terk etti.”
Rhyvar zaten beni izliyordu ama şimdi daha yakınımdaydı. Burun delikleri genişlemişti, eğer bir Kan Avcısı olsaydı, kana aç olduğunu söylerdim. “Seni ölüme mi terk etti?”
“Biz gerçekten aşık değildik Rhyvar. Sadece yatıyor ve Zanosrit için kusursuz bir imaj çiziyorduk. Onun için zor olmadı, benim için de zor olmazdı.”
Ağır ağır yutkundu. Bakışlarından hoşlanmadım. Bu yüzden adımlarımı ondan uzağa attım. Bedenimi zihnine kazıyarak süzdü. “Ne kadar süre?” dedi sonra da boğazını temizledi. “Kaç kere sana dokundu?”
Gerginliğim ve kafa karışıklığım yüzünden güldüm. “Lütfen, bunun yanıtı hiçbir şeyi değiştirmez. Hayatımın aşkı bile olsaydı onu ihaneti yüzünden gözümü kırpmadan öldürürdüm.”
“Sana dokunmasına izin vermemeliydin.”
O az önce hırlamış mıydı? Eğleniyordum, öfkeden terlemişti. Güneş ışığı alnındaki boncuk boncuk terleri aydınlatıyordu. Dövüşürken bile böyle stres olduğunu görmemiştim. Nedenini anlayamadım ama sözlerim ona eziyet ediyordu. Bundan zevk alabilirdim.
“Nedenmiş o?”
Durdu. Boynunu büktü ve gözlerimin içine baktı. “Seni hak etmiyordu.”
Dudaklarım kıvrıldı. “Benden, varlığımdan nefret ettiğini unutuyorsun. Bedenim için endişelenme, ona her zaman iyi bakarım.”
Başını iki yana sallayıp düşüncelerini dağıttı ve konuyu değiştirdi. “Seni ölüme terk ettiğini söyledin. Nasıl… kurtuldun?”
Brendon’dan bahsederken ki ifadesinden daha odaklanmış görünüyordu. Ağzımdan çıkacakları büyük bir merakla bekliyordu. Sanki evrenin sırrını açıklayacaktım. Olabilirdi ama ona hiçbir şey söylemeyecektim. Bu benim sırrım ve bedelimdi.
“Bir şekilde,” dedim ve omuz silktim. “Ayrıca düşünüyorum da aslında onun da yaşamasına izin vermeliydim."
"Neden?"
"Çünkü Rhyvar, hainler kolay bir ölümü hak etmez.” Odanın kapısına ulaşmıştık. Buz gibi bakışlarımı Kara Savaşçı'ya diktim. "Ve bu kapının ardında benden gizlediğiniz en ufak bir şey sezersem, sizin karşınızda da gözümü kırpmayacağıma emin olabilirsin."
Rhyvar, yaklaştı. Nefeslerimiz yüzlerimize çarpıyor, kehribar ve zümrüt yeşili bakışlar meydan okurcasına birbirine dolanıyordu. "Burası Zanosrit değil Orvira. Biz birbirimizi koruruz ve ihanetin sözü bile sınırlarımız içinde geçmez."
"Ben sizden biri değilim İblis Soyu."
Gözleri dudaklarıma kaydı. "Şimdi değilsin. Ama bu ileride olmayacağın anlamına gelmiyor. Eğer ısrarcıysan da sormak isterim neden Mamba’dan çalıp benimle birlikte döndün?"
Sevdiklerim için. Şansımı doğru yolda denemek için. Ama sizin için değil.
"Benimle riskli bir ittifak kurmak için kendi sebepleriniz var. Aynı şekilde benim de öyle," dedim ve Rhyvar'ın yüzümde dolaşan temkinli bakışlarını izleyip bir kurt gibi gülümsedim. "Ama tavırlarından kişisel bir bahanenin peşine düşüyormuşsun gibi geliyor."
İblis Soyu’nun kaşları kalktı ancak geri çekilmedi. "Tavırlarım?"
"Tavırların."
Alaycı ve soğuk bir gülücük. "Yüzümün bir duvar olduğunu söylerler, ardını görebilmek için epey derinleri incelemek gerekir. Düşmanını mı tartıyorsun yoksa müttefikini incelemek için senin de kişisel bahanelerin mi var Orvira?"
Kurnazca mırıldandım. "Düşmanlarımı nasıl tarttığımı öğrenmek istemezsin İblis Soyu.”
🩸
Annarithel hançerini savurdu. Rhyvar’ın iblisi gülümsedi.
Annarithel onu yumrukladı. Rhyvar acıdan zevk aldı.
Annarithel güzel bacaklarını başının etrafına sardı. Rhyvar inlememek için dişlerini sıktı.
Annarithel’ı yere serip üstüne çıktı ve onu altında ezilmeye mahkûm etti. Rhyvar oracıkta onun tadına bakmak istedi. Hissettiği alevleri dilinin ucunda yuvarlamanın nasıl bir şey olacağını merak etti.
Birbirlerine tahammül etmeye çalışan iki düşmanlardı. Doğaları, amaçları, yaradılışları gereği birbirlerine doğa kanunları kadar keskin bir nefret duyuyorlardı. Anlaşmaları uğruna aksine ikna etmeye çalışsa da ikisi de gerçeği biliyordu.
Ancak bu dövüş… daha önce bir kadının içindeyken bile bu kadar zevk almamıştı. Bu kadar heyecanlanmamış, bu kadar canlı ve yaşıyormuş gibi hissetmemişti.
Tutkudan, şehvetten, onu mahveden bir yangından başka bir şey değildi.
Bir mağarada değillerdi. Yalnız değillerdi. Çıplak değillerdi. Zatafne bir evliliği kutsamak için beklemiyordu. Annarithel bir Kara Savaşçı değildi. Ama Rhyvar öyle hissetmemişti. Ruhuna, iblisine, kanına işlemiş yeminlere söz geçirememişti.
Bu onun gözünde yeniden şekillendirilmiş bir adetti. Bir seremoni, sadece Zatafne’nin değil, tüm tanrıların tanık olduğu bir seremoniydi.
Bu her şeyi değiştirecekti.
🩸
Veee bölüm sonu canavarı!
Eee :)))) Ne düşünüyorsunuz? Biz ateşli bir dövüş okuduk biraz daha zorlansaydı Anna, Rhyvar'a gerçekten zarar verebilirdi ancak... Rhyvar kafasındaki düşünceler, bunu bir evlilik seremonisine benzetmesi... Düşmanlığın kaderlerinde yazılı olması üzücü::)))))
Özellikle Anna'nın borcu ve Rhyvar'ın gizledikleri ile ilgili teorileriniz var mı merak ediyorummm.
Sizi seviyorum
Kaçtımmm