İçeriğe geç

Kanın Şarkısı

Bölüm 10 · 27 dk okuma

Kanın Şarkısı

Bölüm 10

Dokuzuncu Bölüm: Zehirden Yaratılmış Kadın

Selamlarrr kan güzelleriii!

Nabersiniz nasıl gidiyor?

Bu bölüm Anna'nın zekasından memnun olup, Rhyvar'ın o meşhur son sözlerle kendini kaptırdığına şahit olup, Mamba'nın ne kadar tehlikeli bir kadın olduğunu göreceğiz. Bu kadar kolay mı? diyebilirsiniz bazı yerlerde. Tabii ki değil :))))))

Çok kritik bölümlere yaklaşıyoruz. Hem Anna'nın hem de Rhyvar'ın sakladıkları için :)))

Sizi seviyorum

Keyifli okumalar

Dokuzuncu Bölüm

“Zehirden Yaratılmış Kadın”

(Günümüz)

Aliadran’daki terk edilmiş maden ocağının etrafında eskiden madencilerin yaşadığı kulübeler vardı. Burası merkezden oldukça uzaktı; kulübeler dışında hiçbir yapı yoktu. Morlaniar isyandan önce olduğu kadar kalabalık bir bölge değildi, bu yüzden bu bölgede gizlenmek her zaman çok kolay oluyordu.

Şafak sökerken handan ayrıldığımızda çok uzun süre yürümek zorunda kalmadık. İtiraf etmek canımı sıkıyordu ama oldukça iyi dinlenmiştim. Lanet olsun. Deliksiz uyumuştum ve gözlerimi açtığımda Rhyvar çoktan hazırlanmaya başlamıştı.

O zamandan beri tek kelime etmememize rağmen uykumdan uyandığımda onu görünce irkilip silahlarıma davranmıştım.

Yapılar seyrekleşip, duvarların arasındaki mesafeler arttığında geniş patikanın sonunda dik yokuşu gördüm.

Maden arazisine girişi belirten alçak kemerli geçit yokuşun sonunda bizi karşıladı. Maden ocağının tahtalar çakılmış girişi, kayadan oluşmuş bir yükseltinin altında kalıyordu. Kukuletamı iyice örterek ağaçlıkların altında kalan kulübelere yöneldim. Callidus ve Rhyvar beni takip ediyordu.

Yan yana tek sıra halinde uzanan kulübeler açıklıkta kalan bir alana inşa edilmişti. Çoğunun camları kırılmış ve ahşap duvarlarında göçükler meydana gelmişti ancak birkaç tanesinde içinde hâlâ birilerinin barındığını görebiliyordum. İç çektim ve yeşil kapılı kulübeyi ararken içinde yaşayan insanların olmamasını umdum.

Yeşil kapılı kulübeye yaklaştığımda etrafından dolaştım ve camı kırılmış pencereden içeriye baktım. Yaşam belirtisi yoktu. Farelerin işgaline uğramış bir yatak, dolap ve küçük kapalı bir bölme dışında başka bir şey göremedim.

“Burada ne arıyoruz?” dedi Rhyvar gür sesini-mümkünmüş gibi- kısmaya çalışarak.

Ona açıklama yapmak istemiyordum ama şu anda, iş birliğimizin sınırlarını genişletirken sanırım buna mecburdum.

“Zanosrit’e elimi kolumu sallayarak dönemem. Haritayı çalmak için gizlice içeriye girmek hoş bir fantezi olurdu tabii ama daha uzun yaşamak istiyorum. Bu kulübede bulmayı umduğum şey, benim bahanem olacak.”

Rhyvar, pencereden içeriye göz attı. “Vârisi, vârisinin kız kardeşi ve birkaç Zanosrit aynı anda ortadan kayboldu. Nasıl bir bahane dikkatini dağıtabilir?”

Kulübenin dar girişine dolanırken ona, “İhanet,” diye yanıt verdim. “Ona uzun zamandır şüphelendiği bir ihanetin kanıtlarını götüreceğim.” Elimi kalbime götürdüm. “Bunu ortaya çıkarmak için hayatımı riske attım, itibarımız için yaralandım. Genç ve dik başlıyım, hata yaptım elbette ama sonuçta Mamba’ma, yuvama beslediğim sadakat gözümü kararttı.”

Sergilediğim sahneyi izleyip, sözlerimdeki oyunu özümserken bir süre beni izledi sonra da başını yavaşça salladı. “Sana gerçekten güveniyor değil mi? Kendi ağzınla bizimle iş birliği yaptığını söylesen inanmazdı.”

Sözleri biraz da olsa canımı yaktı ancak belli etmedim. O kimseye güvenmezdi ancak bana inanıyordu. Onun gözünde bir şaheserdim. Ve şaheserinin, manevi evladının Birlik’le çalışması ihanetindense Zanosrit’i İnsan Krallar’a gammazlamamı tercih ederdi.

İhanetim olması gerektiği kadar kalbimi kırmıyordu çünkü doğru olduğuna inandığım yoldan giderken herkesi karşıma alabilirdim. Artık bunu yapabilirdim.

“Beni o yarattı Rhyvar. Hiç kimse bir gün ustalıkla kullandığı silahının üstüne düşüp de yaralanmayı beklemez.”

Kulübeye doğru bir adım atıp kapının önünde durdum.

“Kendini bir silah olarak mı görüyorsun?” Fısıltısı kulpa uzanan elimi yavaşlattı.

Dalgınca, “Ben bir silahım İblis Soyu. Beni yanınızda istemenizin gerçek sebebi de bu.”

“Seni yanımda istememin birçok sebebi var Annarithel.”

Yutkundum. Yüzümdeki ifadeyi görmemesi için hafifçe boynumu öne büktüm.

İstememizin değil, istememin…

Başımı iki yana salladım. Kulpu çevirmeye yeltendiğimde tekrar durdum, elim havada asılı kaldı. Yanımda sabırsızca dikilen Callidus'a baktım.

"Burası Mamba'nın depolarından biri. Sence içeride başımı gövdemden ayıracak bir tuzak var mıdır?"

Callidus sivri kulaklarını dikip başını kapıya çevirdi.

"Brendon'ın depoya erişmeye çalıştığını biliyorum. Gizliyordu ama fazla dikkatli değildi. Eli boş dönmesinin bir sebebi olmalı,” diye mırıldandım kendi kendime.

Ensemde soluyan Kara Savaşçı’yı unutmamıştım elbette ama kendi mırıltılarımı da dinleyeceğini düşünmemiştim.

“Brendon?”

Omzumun üstünden baktım. Gözleri kuşkuyla kısılmıştı. “Onu nasıl unutursun Rhyvar? Muhtemelen cesedini ortadan kaldıran sendin. Çok ayıp.”

Kaşları hafifçe kalktı. “Bir dahaki sefere daha temiz bir iş çıkarmaya çalış. Yeşil kanı çıkarmak kolay olmuyor.”

Ah… Bu pislik az önce vahşice bir espri mi yapmıştı? Dudaklarımın kıvrıldığını görmemesi için başımı çevirdim.

Girişi inceledim. Brendon içeriye girememiş olabilirdi ya da araziyi boş bulmakta benim kadar şanslı değildi.

Tekrar kulübenin yan duvarında kalan alçak pencerenin önüne geçtim. Birbirine çapraz şekilde çivilenmiş iki tahta parçasına baktım sonra da etrafıma. Tahtaları kırarsam çok ses çıkar ve dikkatleri üzerimize çekerdi. Ancak tahtaların altında kalan boşluktan sığabilirsem içeriye girebilirdim.

"Burada bekleyin," dedim ve sırtımdaki abrus kırbacıyla, uyluklarımdaki hançerleri yere atıp bir elimle pervaza diğer elimle de tahtalara tutunup bacaklarımı içeri ittim.

Sıkışıp kalmam işten bile değildi, üstelik bu pisliğin önünde rezil olabilirdim ancak bir şekilde boşluktan geçebildim.

Ayaklarım yere bastığında en son başımı da içeriye soktum. Hızla etrafımı taradım, kulübenin köşesindeki dolaba ilerlerken ahşap gıcırdadı. Dolabı açtım, içeriye tepilmiş birkaç giysisi eşeledim ancak ne zehir ne de başka bir şey vardı.

Gizli bir bölme olabileceği ihtimaline karşı dolabın içini yokladım ancak yine elim boş kaldı. Aynı şekilde yatağın şiltesini kaldırdığımda, yatağı çekip altına baktığımda; kapısı kapalı küçük bölmeyi yokladığımda da hiçbir şey bulamadım. Kulübenin ortasında durup ellerimi belime koydum ve dudaklarımı kemirdim.

Brendon aradığını çoktan bulmuş olabilir miydi?

Eğer öyle olduysa, planım suya düşmese bile inandırıcılığım sekteye uğrayacaktı. İç çekerek boynumu geriye büktüğümde kaşlarını çattım. Çatı bir şey saklayabilecek kadar kalın değildi ancak ahşap kirişlerin arasında yapısal bir bozukluk vardı. Bir çizgi halinde açıklık.

Yatağın üstüne çıktım ve tavana uzandım, açıklığın olduğu yere bastırdığımda elim tavanın içine girdi.

Bir kapak.

Elini boşluğa sokarak kapağı ittim ve dişlerimi sıkarak iyice içeriye uzandım. Parmaklarım soğuk cama ve kâğıt parçalarına değdiğinde neredeyse bir zafer narası patlatacaktım.

Şişeleri ve kağıtları kapıp yataktan indim. İki küçük şişede binbirzehir -kokusunu tıpaların ardından bile alabiliyordum- diğer iki şişede de siyanür ve ezilmiş güzel avrat otu vardı. Gülümsedim ve şişeleri pelerinimin iç ceplerine attım. Özensizce katlanmış kağıtları açtığımda gözlerimi kıstım. Takma isimler, gerçekleştirilen takaslar ve teslimatlar... Gözlerim büyüdü.

“İşte bu.”

Samuel'ın bir ay önce gerçekleştirmiş olması gereken son binbirzehir teslimatı, alıcının ismi ve... aracıya zehri ulaştıran kişinin ismi yazıyordu. Gabe. Elbette bu bir takma isimdi ve takma ismin sahibi Zachary'den başkası değildi.

Gülümsedim ve Rhyvar’a seslendim. “Bize iki tane at çalmaya ne dersin? Ben biraz burada kestirip zaferimin keyfini süreceğim.”

Penceredeki tahtaların arasından keskin hatlı, bir erkeğe asla verilmemesi gereken güzellikteki yüzü belirdi. “Bir tane neyine yetmiyor?”

Boynumu büktüm. “Seninle aynı ata bineceğimi mi sanıyorsun?”

“Doğru. Ölümcül yeteneklerin olabilir Kan Avcısı ama haklısın sende o kadar yürek yok.”

Gözlerimi kıstım ve tek adımda pencerenin önünde bittim. Tahtaların arasından birbirimize bakıyorduk. “Ne dedin sen?”

“Aynı ata binmek samimiyet gerektirir. Sana dokunmam, seni sıkı sıkı tutmam gerekir. Bunu kaldırabileceğini sanmıyorum.” Sesinde duyduğum kaba bir keyif miydi? Alçak pislik.

Hançerimi çıkarıp ona gösterdim. “Bence öldürmek de samimi bir eylem. Elin başkasının etine değiyor, kanına bulanıyor, son nefesini üzerinde hissediyorsun falan. Ve bugüne kadar bunda hiçbir problem yaşamadım.” Hançeri salladım. “Samimiyetimi görmek ister misin?”

Bir an tahtaların arasından seçebildiğim yüzünde karanlık değil, kolaylıkla aldanabileceğim bir aydınlık gördüm. Ama sonra kaşlarını çatıp geri çekildi. Kim olduğumuzu, ne olduğumuzu ve bunun anlaşmamıza rağmen değişmeyeceğini hatırlamışçasına uzaklaştı.

“İki at,” diye seslendim arkasından.

🩸

Rhyvar’ın çabasız bir şekilde, geçen gece kaçak olarak konakladığımız hanın önünden atları çalışının ardından üç ya da dört saat sonra Zanosrit’in sınırlarına girdik.

Sessiz Orman'a yaklaştığımızda ona işaret verdim ve atlardan indik.

Bulunduğumuz düzlüğün ardında bir fırtına bulutu gibi görünen ormana baktım. “Kendine saklanacak bir yer bulmalısın,” dedim Rhyvar’a. “Daha fazla ileri gidemezsin. Burası Zanosrit’in bölgesi. O ormana adım attığın an seni öldürürler.”

Rhyvar zümrüt yeşili gözlerini kısıp ormanı izlerken bir ona bir de gideceğim yöne baktım. Bunu gerçekten yapıyordum. Birlik’le, Birlik’in lideriyle iş birliği yapıyordum ve onu sınırlarımıza kadar getirmiştim.

Eski Annarithel, bu ihanetin kokusunu aldığı an; Rhyvar’ı burada gördüğü an beni kalbimden hançerler sonra da saçlarımdan sürükleyip ormanı aşarak Mamba’nın önüne atardı.

Yeniden çizdiğim kader için. Ailem için. Ellyro ve Callidus için.

Kendime bunu hatırlatmak zorundaydım.

Rhyvar’ın bakışlarını üzerimde yakaladım, artık ormanı değil beni izliyordu. Kaşları çatıktı ve dişlerini sıkıyordu.

Gördüğümün endişe olduğunu düşünecek kadar aptal değildim ama söyleyeceği şey her neyse ondan vazgeçip yüzüne bir maske çektiği anı yakaladım.

“Oraya girdiğinde, Ellyro’nun Birlik’in elinde olduğunu unutma.”

Beni tehdit ediyordu. Kardeşimle.

Gözlerimi kıstım. “Birlik’in elinde değil, Birlik ile olduğunu sanıyordum.”

Eliyle karşıyı işaret etti. “Zanosrit’e ulaştığında vereceğin kararlar bunu belirleyecek Kan Avcısı.”

Yumruklarımı sıkıp ona sırtımı döndüm. “Umarım saklanırken sırtına bir ok yemezsin.”

Üzerimdeki deri kıyafetime sonra da beni beklentiyle izleyen Callidus'a baktım. "Evet... Canım yanacak. Ama inan bana giysime zarar vermek, daha çok acıtacak," dedim ve tabiri caizse kendini birazcık hırpalamaya başladım.

Giysimi ve pelerinimi yırttım. Hançerimi yüzüme yasladığımda Rhyvar’ın omzumu tutmasıyla irkildim.

“Ne yapıyorsun sen?”

Omzumdaki elden silkinerek kurtuldum. Çünkü dokunduğu yerden vücuduma yayılan karıncalanmadan ve yüzündeki saçma öfkeden ancak böyle kaçabilirdim.

Ona cevap vermedim, gözlerinin içine bakarak yüzüme hançerimin ucuyla fazla derin olmayan bir çizik atarken bileğimi yakaladı. “Annarithel…”

Canım acımıştı. Ama Rhyvar’ın bana bakış şekliyle ve hissettiklerime kıyaslanamazdı. Kendi kanıma, amacıma, varlığıma ihanet ediyormuş gibiydim.

Kalbimin odacıkları varsa, birini tam şu anda keşfetmiştim. Sıkışmış ve çırpınmıştı.

Ona bakmaya devam ederek yüzümde daha küçük bir çizik açtığımda beni hızla bırakıp arkasını döndü. Başını iki yana salladı. Ne yaptığımı anlasa bile ne saçlarımı savaşın ortasından çıkmışçasına dağıtırken, ne de oradan uzaklaşırken bana bir daha bakmadı.

🩸

Mağaraya çıkan çağlayanın su perdesinin ardına adım atarken kendimi can havliyle yere bıraktım. Siktir, dizlerim acımıştı.

"Mamba!" diye çığlık attım.

Akşam vakti olduğu için Zanosrit'in neredeyse yarısı şatonun dışındaydı. Berbat halimi görenler hemen koşup beni yerden kaldırdı ve koluma girdiler. Tüm ağırlığımı vererek yardıma koşanların beni taşımasına izin vermedim. Her zaman yaptığım gibi hırlayarak onları uzaklaştırdım.

"Mamba… Onu görmeliyim."

Yüzleri korkuyla çarpılan Zanosritler ben şatonun girişindeki basamaklardan çıkarken arkamdan geldiler. Kemeri geçer geçmez, Mamba telaş içinde holde belirdi.

"Anna..."

Onu, bir yılan kadar kıvrak ve atik olan vücudunu, karanlığın parçası gibi sırtında dalgalanan saçlarını görünce bir an afalladım. Bu kadın manevi annemdi. Bu kadın diyardaki en tehlikeli yırtıcılardan biriydi. Beni kontrol edenler sözde Zanosrit kardeşlerimdi. Gelecekte beni bekleyen tebaamdı. Burası benim yuvamdı.

Ancak içeriye kendimi attığım an, geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Bilmiyorlardı ama artık bir haindim.

Bunu yapıyordum. Ve pişman olmayacaktım. Ödemem gereken bedeller vardı. Bu da çok küçük bir parçasıydı.

Kafamı boşalttım ve her zaman yaptığım bir görevi yerine getirdiğimi düşünerek duygularımı ve düşüncelerimi kapattım. Sahte gözyaşları akıtırken, dudaklarımı birbirine bastırdım.

"B-ben... Özür dilerim Mamba. Çok özür dilerim."

"Onu hemen revire götürün. Hemen!" diye bağırdı Mamba.

Şatoya eşlik edip sedyeye bırakıldığımda odada Mamba'dan başka kimsecikler kalmamıştı.

Mamba, yüzümdeki çizikleri ve giysimdeki yırtıkları kontrol etti. Başımı bir oraya bir buraya çevirdi. Kadının soğuk elini tuttum ve canımın yandığını gösterircesine güçlükle doğruldum. "Ben iyiyim, Mamba. Çok üzgünüm. Biz sadece..."

"Neredeydin Annarithel?"

Sert çıkışı, ruhumu ezip geçen ametist bakışlarının altında gözyaşlarımı bir kere daha bu sefer daha içten akıttım. Başımı eğip yüzüne bakmamaya çalıştım. "Biz..."

Sözümü keserek gözlerini öfke ve şüpheyle kıstı. Zehirci Hanesi’ndendi, Tanrı’sı Dayenx’ti ama onun soyunun diyarın en ölümcül yılanlarından geldiğine emindim. "Neredeydin?"

Yumruklarımı sıktım ve sesimi çatlamaya zorladım. "Onları götürdüler. Durduramadım, engel olamadım."

"Annarithel," dedi dişlerinin arasından. "Konuş."

"Brendon ve ekibiyle... Aliadran'a gitmiştik. Samuel'in deposuna."

Yüz hatlarına bir karanlık çöktü. Keskin tırnaklarını çenesinde gezdirdi. "Aliadran'daki depoda ne işiniz vardı Annarithel?" Başını bir yırtıcı gibi büktü. "Kayıp aracı ve deponun yerinin bilgisini seninle paylaştığımı hatırlamıyorum."

"Ben…” Gözlerimi ellerime dikip yutkundum. "Samuel kayıp değil Mamba. Ortadan kaldırıldı."

"Ne dedin sen?"

Gözlerimi kırpıştırıp pelerinimin cebindeki şişeleri ve kâğıdı çekinerek Mamba'ya uzattım. "Hiçbir şeyden haberim yoktu ancak Brendon'ın bir haltlar çevirdiğinin farkındaydım. Onu sıkıştırdığımda Zachary'nin aracıyı ortadan kaldırdığını itiraf etti. Bir aydır bu pisliği örtmeye çalışıyorlarmış ancak zehirleri ve raporları bulamamış, depoya yaklaşamamışlar." Başımı yaşadıklarımı unutmaya çalışırcasına iki yana salladım. "Beni oraya götürmesini istedim, vârisin olarak bu haltı temizleyip Brendon'ı karşına çıkarmam gerekiyordu..."

Mamba raporu tırnaklarıyla delik deşik etti ve tane tane, "Ne. Oldu. Annarithel?" diye sordu.

Hiddetinin yükselişini ametist gözlerindeki kıvılcımlardan ve ses tonundan anlayabiliyordum. Dişlerimi sıkıp başını iki yana sallayarak daha çok ve daha çok gözyaşı akıttım. "Brendon'la kavga ettik ve Ellyro buna şahit oldu. Benimle gelmek istedi..." Yaşlarla parlayan bakışlarımı Mamba’ya diktim. Söyleyeceklerim ve yaptığım şey için ondan bağışlanma bekliyormuş gibiydim. "Onu asla yanıma almazdım. Beni tanıyorsun. Bunu asla yapmam. Kabullendiğinde anlamalıydım... O asla kolayca kabullenmez."

Mamba zehirlerden birini sertçe yumruğunun içine alıp yüzüme sokuldu. Nefesinden tatlı bir asit kokusu alabiliyordum bu da bir Zehirci’nin küplere bindiğinin en bariz kanıtıydı. "Sabrım tükenmek üzere Annarithel. Zırvalamayı kes ve ne olduğunu anlat bana."

Hıçkırdım ve hıçkırıklarım arasından güç bela konuşmaya devam ettim. "Şatodan ayrıldığımızda Ellyro bizi takip etmiş. Depoya sorunsuz ulaşmıştık yolumuza hiçbir engel çıkmamıştı ama sonra... ben kulübenin içinde aracının geride bıraktıklarını ararken dışarıdan Ellyro'nun çığlığını duydum." Ayağa fırlayıp odada volta atmaya başladım. İnandırıcı görünmeliydim. Mamba yalanın kokusunu almamalıydı. "Askerler ve o bölgede yaşayan insanlar peşimize düşmüştü. Lanet olsun korktum Mamba, onun sesini duyunca telaşa kapıldım. Önüme gelen ilk askerin üstüne atıldım. Ben diğerleriyle uğraşırken... Brendon ve Ellyro'yu çoktan götürmüşlerdi. Peşlerine düşseydim eğer beni de yanlarında sürükleyeceklerdi.” Durdum ve kendime, yaptıklarıma tahammül edemiyormuş gibi boynumu büktüm. “Ben sana gelmeliydim."

Eh, aslında Brendon ensesine sapladığım bir okla ölmüştü, Ellyro ise Birlik'teydi. Brendon'ın ekibini, Xathmoran sokaklarına salmışlardı bile. Bu konuda söz hakkım olmamıştı. Beni tek ikna eden hiçbir şey hatırlamıyor olmalarıydı, kim olduklarını bile. Bu kısma anlam yükleyemesem de Mireva kendi yöntemleri olduğunu söylemişti. Ona inanmıştım çünkü anlaşmamızın tehlikeye girmesi sadece beni değil onları da etkilerdi. Risk almayacağını biliyordum.

Bu sırrı mezara kadar götüremeyeceğimi biliyordum sadece vakit kazanmalıydım, olabildiğince çok vakit.

"Takip edildin mi?" diye sordu Mamba.

"Hayır, hayır. Sayıları azdı, planlı bir saldırı değildi. Bir keşif ekibiydi. Eğer, insanlar onlara yardım etmeseydi hepsini biçmiştik."

"Biçmiştiniz..." diye tısladı Mamba ve tüm öfkesiyle bağırdı. Ametist gözleri dehşetle parlıyordu. "Bunu nasıl yaparsınız! Arkamdan iş çevirmeniz yetmiyormuş gibi bir de karşımda ağlıyorsun! Başımıza nasıl bir bela sardığının farkında mısın vâris?"

Mamba'yı kışkırtmayacak ama öfkemi belli edecek bir tonda sesimi yükselttim. "Bunu Zanosrit için yaptım!" Bir adım geri çekildim ve dişlerimi sıktım. "Sana onları... Ellyro'yu götürdüklerini söylüyorum."

Mamba elini mükemmelce şekillendirdiği saçlarında gezdirdi ve odada volta atmaya başladı. Ellyro ve Brendon'a ne olduğu umurunda bile değildi. Onu ilgilendiren Zanosrit'in tehlike altında olmasıydı. "Tanrım… Nasıl böyle bir aptallık yapabilirsin? Sen lanet olası bir Zanosrit'sin."

"Biliyorum. Sana gelmeliydim, Brendon'ın yaptıklarını ortaya çıkarmalıydım ama... ben senin vârisinim Mamba. Kendi kararlarımı verip seni zahmete sokmadan da..."

Mamba hışımla benimle burun buruna geldi. "Ben kimim Annarithel?"

Bakışlarımı kaçırdım ve sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Bak, ben..."

Mamba çenemi kavradı ve kalp atışlarım, saldır ya da kaç dürtüleriyle çarpmaya başladı. Bu dürtülerimin hâlâ yerinde olduğunun, kafamın çalıştığının kanıtıydı. Katrileah size dokunduysa ya saldırır ya da kaçardınız. Amacını görmeyi beklemezdiniz. "Ben kimim?" diye tısladı uzun tırnaklarını etime geçirip.

"Benim Mamba'msın."

"Ve sen de lanet olası bir beceriksizsin. Vâris olabilirsin ama ben sana emretmeden kılını bile kıpırdatamazsın."

Buğulu gözlerimi manevi anneme diktim. "Mamba, lütfen. Kardeşimi ellerimden aldılar..."

Sivri tırnağını bana doğru salladı. Yüzünden saf öfke akıyordu. Bu gerçek yüzünü ortaya çıkardığı nadir anlardan biriydi. "Onları, Zalaxvir'de çürümeye terk etmeliyim. Hak ettikleri bu. Ve..."

"Çürümeye terk etmek mi?" dedim kaşlarımı çatarken. "Onları kurtarmalıyız. Yapmamız gereken bu."

Mamba alay edercesine kaşlarını kaldırdı. "Ah, kurtarmak demek," dedi ametist gözleri karanlık saçarken ve kapıyı gösterdi. "Git o halde. Yıllardır yapamadığımızı yap ve bir kahraman gibi onları Zalaxvir'den kurtar."

Koşup gitmek istiyormuş ama cesaretim yokmuş gibi kapıya baktım.

"Hiçbir yere gidemezsin değil mi kızım? Tek yapacağın, hatanın sonucuna katlanmak olacak. Belki de bu neden intikam almak istediğimizi sana bir kere daha hatırlatır. Sen benim vârisimsin Annarithel bir sokak serserisi gibi davranmayı bırak." Derin öfkeli bir nefes aldı. "Kardeşini ve Brendon'ı Zalaxvir'den kurtarmaya çalışmayı aklından bile geçirme. Şansları varsa ölmüşlerdir. Bu... onlar için de bizler için de en iyisi olur."

Zanosrit'in Mamba'sı, suratıma bile bakmadan kapının önünde dikildi. "Gözyaşlarını sil vâris, zayıflığını ortaya çıkarıyor," dedi ve kapıyı çarpıp reviri terk etti.

Topuklarının tıkırtısı uzaklaştığı an yüzümdeki hayalet maskeyi çıkardım. Gözyaşlarımı sildim ve bakışlarımı kapıya diktim.

Aslında ona teşekkür etmeliydim. Kararımın ne kadar doğru olduğunu bana kanıtlamıştı.

🩸

"Bana öyle bakma Callidus. Haritanın çalışmadığını kendi gözlerimle görmeden Birlik'e götürmeyeceğim."

Zanosrit şatosundaki yatağımın üstünde bağdaş kurmuş yumurtayı avuçlarımda tutarken, yoldaşım da boynunu eğmiş dik dik bana bakıyor, homurdanıyordu. Zehirle dolu dikenlerini gizlediği kuyruğu çarşafı dövüyordu.

Rigel tam bir mankafa olsa da küçük beyninin bilgiyle dolu olduğu aşikârdı. Mireva'nın ısrarlarıyla bana ejderha yumurtası kilidinin nasıl açıldığını bir çocuğa anlatır gibi tane tane anlatmıştı. Sonra da eklemişti: "Bizi satarsan, kardeşini bir daha göremeyeceğine emin olabilirsin."

Derin bir nefes aldım.

Metal yumurtayı kuyruğu ve kanatlarıyla sarmalamış ejderhanın başından tuttum. Efsunla korunan kilidin yine efsunlu sözlerle açılması gerekiyordu. Büyü bana ait olmadığı, benim kanımdan gelmediği için İnsan Krallar'ın yerimi saptaması gibi bir durum söz konusu değildi.

“Hazinelerin biricik bekçisidir çelik dişli ejder,” diye fısıldadım.

Yumurtayı altından kavradım, ejderhanın bir kanadını açarak çektim.

“Bir kanadı keserken rüzgârı…”

Diğer metal kanadı açtım.

“Diğer kanat keser izinsiz uzananları.”

Ejderhanın başını tutup boynunu açıkta bırakacak şekilde kaldırdım.

“Yakar ateş püsküren nefesi aç gözlüleri.”

Kanatları açık duran ejderin kuyruğunu, yavaşça parmağıma dolaya dolaya açtım.

“Arzum can bulsun, ejderha dursun.”

Parmağıma doladığım kuyruğu sertçe çektim. Ejderin kuyruğu ve kanatları bir anda kapanırken, en son başı yumurtaya yerleşti. Gözlerimi kıstım. İşe yaramamış mıydı?

Yumurtayı evirip çevirdim. Birkaç kere salladım. Öfkelenip yere çarpmayı düşünürken bir çıtırtı duydum.

Metal yumurta tam ortasından çatladı ve odayı güçlü bir büyü kokusu doldurdu. Dudaklarım hafifçe aralandı ve bakışlarımı yumurtayı koklayan Callidus'a diktim. Muzır bir tebessümle tekrar yumurtaya baktım.

Yumurtayı açmadan önce, odayı havalandırmam gerekiyordu. İnfazcılar kokuyu alamasa da Mamba'nın akıl sır ermeyecek bir koku alma yeteneği vardı ve güçlü bir efsunun kokusunu hayli hayli alırdı.

Balkon kapısını açtıktan sonra yatağa döndüm. Yumurtayı ikiye ayırdığımda katlanmış siyah bir kâğıt parçası yatağa düştü.

Zaferle çığlık atmamak için kendimi tutarken nefesim kesildi.

Safiryıldız Haritası…

Heyecanla haritanın katlarını açtım. Açıkçası daha büyük bir şey bekliyordum. Eski küçük siyah bir kağıttı. Birlik'e teslim etmeden önce denemek istiyordum, gerçekten çalışıp çalışmadığını bilmeliydim.

Bunun için de kanımla dilenmiş küçük bir dilek yeterli olacaktı.

Hançerimi uyluğumdan çektim, parmağımın ucuna bastırdım ve küçük bir kesik atarken yüzünü buruşturdum. Parmağına dolan kan damlasını haritanın sağ köşesine bastırdım ve gözlerimi kapattım.

“Safiryıldız benim için parlasın ve kardeşim Ellyro Kovhed'e giden yolu göstersin.”

Makul bir dilekti, gerçek bir varlığın yolunu göstermesi gereken bir dilek.

Bir süre öylece bekledim. Bekledim ve bekledim. Kanım çoktan kurumuştu ama haritada hiçbir yol belirmemişti.

“Lanet olsun,” diye fısıldayarak iç geçirdim.

Birlik doğruyu söylüyordu, safiryıldız haritası pusula olmadan dileklerin yerini gösteremiyordu.

Dudaklarımı kemirirken avuç içlerim kaşındı, şu anda pusulayı dileyebilir ve onun peşine düşebilirdim. Birleştirdiğim safiryıldızlarla da ailemin yerini bulabilirdim. Ama yapamazdım. Ellyro Birlik'teydi ve kardeşimi asla riske atmazdım. Haritayı kanımla mühürlemiştim bir kere, Birlik ben olmadan kılını bile kıpırdatamaz, haritayı başka biri kullanamazdı. Neler olacağını oraya gittiğimde görecektim. Ve Mamba vârisi olarak buna çok güzel bir kılıf düşünmüştüm.

🩸

Mamba’nın odasının çift kanatlı kapısını tıklatacaktım ki, Luna karşımda belirdi. Gri örgülü saçları, saman gibi cansızdı. En az boş bakan şeffaf göz bebekleri kadar cansız… Luna, karşısında birinin dikildiğini hissedince havayı kokladı ve gülümsedi. "Yasemin mi?"

"Her zaman," diye mırıldandım.

Kadın, elini omzuma koydu. Büyü yapamayacağını bilsem de tedirgin olmuştum. Luna bir kör Kâhin'di ve güçlülerinin sınırı yoktu, hissedebilirdi, ihanetimi sezebilirdi. "Öfkesine aldırış etme Anna. O kendini suçluyor."

"Neden kendini suçlasın ki?"

"Onu uyarmıştım çünkü, bir bela sezmiştim ama aldırış etmedi," dedi Luna.

"Ah. Anlıyorum."

Kafamın içinde tilkiler dolaşıyordu. Tam olarak neyi sezmişti? Yoksa anlamış mıydı? Hanelerin hepsinin kendilerine has, benzersiz ve ölümcül yetenekleri vardı ama Kahinler, özellikle de Luna her zaman beni en çok diken üstüne dikenler olmuştu.

Luna, tam gidecekken omzumu sert bir şekilde sıktı. Beyaz göz bebekleri yüzüme bakmıyordu ama nedense orada tek bir kas oynasa bunu görebileceğini hissediyordum.

"Herkes hata yapar Annarithel, bizi biz yapan hatalarımızdır ama bazı hataların geri dönüşü yoktur ve vârislerin hata yapma lüksleri sınırlıdır," dedi gülümseyerek ve ağır adımlarla uzaklaştı.

Dudaklarımı ısırdım, elimi saçlarıma dolayıp bıraktım. Tatlı dille dışa vurduğu sözler iğnelemekten çok fazlaydı, bir uyarıydı. Ama ne içindi?

Lanet olası Kâhinler.

Luna’nın etkisinden kurtulup kapıyı ittim. İçeriye girdiğimde Mamba tezgâhının başında nesilden nesle aktarılan, şimdi ise Zanosritler için yapılan Zehirci silahını yapmakla meşguldü. Kalıbından yeni çıkmış kırbacın çelik dikenlerini abrus zehriyle yıkıyordu.

"Yeni savaşçılar mı?" diye sordum basamakları inerken.

Mamba işini sürdürdü ve cevap vermedi.

Zanosrit Kardeşliği'ne yeni katılanlar, yeminlerini ettikten sonra bir süre tarih, davranış, savaş ve strateji eğitimine tabi tutulurlardı. Kendini yeterince kanıtlayabilenler, abrus kırbacına hak kazanırdı ve bu onların gerçek bir Zanosrit savaşçısı haline geldiğinin sembolik bir göstergesi olurdu. Çoğunluğun abrus kırbacı olsa da hâlâ elde edememiş birçok Zanosrit vardı.

Mamba’ya yaklaştığımda, kadın beni görmezden gelerek kırbacı el arabasındaki diğer kırbaçların yanına attı. Kırbaçlar bir kere daha kurutulmuş zehirli yapraklarla cilalandıktan sonra hak eden sahiplerine verilecekti.

"Hatamı telafi etmenin makul bir yolu yok Mamba biliyorum ve inan, suçluluk duygusu içimi yiyip bitiriyor. Ama en azından, işe yarar bir şey yaparak vicdanımdaki suçluluğu azaltabilirim."

"Brendon için kendini riske atmayacağını biliyorum. Arkamdan çevirdiği halttan sonra ona acımıyorum bile," dedi Mamba sakin bir ses tonuyla. Kadının sakinliği, öfkesinden daha korkutucuydu. "Ama Ellyro için daha fazla direnmeni beklerdim."

Yumruklarımı sıktım. Elbette yalanım bir gerçek olsaydı, karşıma bir ordu bile çıksa Ellyro'yu kurtarmak için mücadele ederdim.

Sözlerim, yalanlarım çatlaklarla doluydu. Ama Mamba'nın arkasına düşmesini engelleyecek tek hikâyenin de bu olduğunu biliyordum. Zanosrit sahte bir tehlikenin içindeyken ve Mamba ihanet sayılabilecek bir olayın öfkesini yaşıyorken gerisini umursamayacağını düşünüyordum. O kayıpların arkasından sızlanan bir kadın değildi. Kaldı ki, Mamba'yı yalnızca bir süre oyalamak için aklıma başka bir şey gelmemişti.

Yine de Ellyro sahiden yakalansa verebileceğim bir tepki vermeye çalıştım. "Kardeşim için direnmediğimi sakın düşünme Mamba," dedim. "Ona ulaşamadım. Eğer zorlasaydım beni de götürebilirlerdi ve bu Zanosrit'i büyük bir tehlikenin içine sokardı. Zehirler ve raporlar ellerine geçmemeliydi."

Mamba hafifçe kıkırdayınca omuzları hareketlendi. "Sence şimdi tehlikede değil miyiz? Morlaniar'da yakaladıkları Zanosritleri yalnızca Zalaxvir'e tıkmakla yetinmeyeceklerdir." Omzunun üstünden bana baktı, sesi sertleşmişti. "Brendon işkenceye dayanıklıdır, ötmeyecektir ama Ellyro için aynı şeyi söyleyemem. Ve bir salak bile söylentilerin ardından Zanosritleri Morlaniar'da aramayı akıl edebilir."

Ellyro'ya işkence edilmesi düşüncesi bile tüylerimi ürpertmeye yetti. Yüz hatlarıma ve sesime daha fazla inandırıcılık kattı. "Ellyro, konuşmayacaktır." Yutkundum. "Şatoyu bulamayacaklarını çok iyi biliyorsun, isyan sırasında da Zanosritlerin Morlaniar'da barındığını duymuşlardı, gölgelerimizi takip edip duruyorlar ama gördüğün gibi henüz kapılarımıza dayanan olmadı."

"Ama deneyecekler. Yine."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kayıtsız mı davranmalıydım yoksa Zalaxvir'e gizlice girmenin yollarını arayacağımı, kardeşimi kurtarmak için elimden gelen her şeyi yapacağımı mı haykırmalıydın bilemiyordum.

Mamba iç çekti. "Bir süre faaliyetlerimizi durduracağım, böylesi daha güvenli. Ve bu sürede sen de vârisim olduğunu hatırlayacak kadar kafanı toparlayabilirsin."

"Ben ne olduğumu, kim olduğumu biliyorum Mamba."

Mamba bana bakmadan masasının başındaki kadife koltuğuna kuruldu. Sivri tırnaklarını üçgen şekilde birleştirerek, "Vicdanındaki suçluluğu azaltmaktan bahsediyordun," dedi. "Dinliyorum."

"Eradaie'ye gitme niyetindeyim."

Mamba yaktığı sigarasından bir nefes çekti. "Lexzandra seni çöl kumlarında boğsun diye mi?" dedi dumanı üflerken.

Lexzandra, Eradaie kentinin kraliçesiydi. Sıradan bir insanken bile en az Mamba kadar tehlikeli olduğu söylenirdi, Roadalos'un âşığı rolünü oynayıp onu kardeşleriyle birlikte öldürdükten sonra da eh, tehlikeli bir kraliçe haline gelmişti.

Morlaniar, kralı düştükten sonra viran bir bölge olarak anılmıştı, yalnızca hayaletlerin, bölgeyi terk etme şansı olmayan soyluların ve kimsesiz sefil insanların yaşadığı bir bölgeydi. Xathmoran, Thallieos'un başkenti, can damarıydı. Ryendal, kralı Calardi olmasa gayet güzel bir kentti. Kent bu mevsimde neredeyse soğuktan donmuş denizin üstünde yaşıyordu, Thallieos yükselmeden önce de bu şekildeydi yükseldikten sonra da büyüleyici varlığı bozulsun istenmemişti. Tabii eğer Elysthramların enerjisi tükenir Thallieos ikinci kıyametini yaşarsa ilk çökecek olan kent Ryendal olacaktı.

Eradaie'nin ise büyük bir çoğunluğu kumlarla örtülüydü. Thallieos yükseldiğinde kent çöllerden, kanyonlardan, kurak kasabalardan; kuzey ve batı kesimlerindeki bir avuç orman ve nehirden ibaret kalmıştı. Bu yüzden Lexzandra'ya Çöl Yılanı da denirdi.

"Ejderha yumurtası kilidini açmanın bir yolunu bulmak için Mamba," dedim. Morlaniar'a gelene kadar ağzımdan çıkacak nefese kadar her bir detayı planlamıştım.

Mamba'nın ametist gözleri ışıldadı ve kaşları kalktı. "Nasıl olacakmış o?"

"Eradaie kütüphanesinin methini çok duydum. Devasa bir yer ve çözümü orada bulabileceğime inanıyorum."

"Bizim de devasa bir kütüphanemiz var Anna..."

"Kütüphanemizdeki en eski kitaplara kadar hepsini okuduğumu biliyorsun. Hiçbir kitapta ejderha yumurtasının adı bile geçmiyordu. Nadir rastlanan bir koruma efsununa sahip... Üstelik senin de kitaplardan bir şey bulamadığını tahmin ediyorum. Eradaie, denemeye değer."

Birkaç hafta önce safiryıldız haritası ile ilgili söylentileri duymuş kütüphanede araştırmaya koyulmuştum. Harita ile ilgili az da olsa bilgiler çıkarabildiğim bir kitap bulmuştum ve Xathmoran'deki muhbirlerim sayesinde korsan ile bir görüşme ayarlamıştım. Tabii ki, kitapta ejderha yumurtası kilidinin adının geçtiğini görmüştüm ama kitabı okuduğum gibi yakmıştım. Hiç kimsenin benden önce haritaya ulaşmasını istememiştim.

Mamba, bir yılan ne kadar gülümseyebilirse o kadar gülümsedi. İşine yaradığı sürece herkese şefkat duyabilirdi. "Kızım... haklı olabilirsin. Derhâl Eradaie gözcülerimize haber salacağım."

Eradaie gözcüleri lafını duymamla irkildim ve öne atıldım. "Hayır, hayır, hayır. Ben gideceğim."

"Anna… yeterince belaya bulaşmadın mı? Gerçekten ölüm arzusunda olduğunu düşünmeye başladım."

Yumruklarımı sıktım. "Bu konuda kimseye güvenemeyiz Mamba. Ayrıca bunu benim yapmam gerekiyor. Hırpalanmaktan, aldatılmaktan, yenik düşmekten bıktım usandım. Öcümü almak için gereken adımı ben atmak istiyorum. Vârisin olarak."

Doğru adımlar, gurur okşayan sözler...

Mamba'nın keskin hatlı yüzünden karanlık bir ifade geçti. Yalnızca karanlık görülebiliyordu, altında yatanları çözmek imkânsızdı. Ayağa kalktı ve yanıma yaklaştı. Elini çeneme dayadı ve başımı yukarı kaldırdı. Gözlerini kısıp vârisinin alevler saçan kehribar gözlerini izledi. Göz bebeklerinde yansımamı görebiliyordum.

“Yerinde durmayı sevmediğini biliyorum ama döneli daha birkaç saat oldu. Büyük bir kayıp verdin, yenildin ve dövüldün. Tanıdığım vâris kafasını toparlamak için birkaç damla kan dökmüştü bile,” diye mırıldandı, şüphe keskin hatlarında dolaşıyordu. “Ama plan yapıyorsun üstelik yapmanı beklediğim planlar değil.”

Elbette benden beklediği Ellyro’yu kurtarmak için boyumdan büyük işlere kalkışmamdı. Kan dökmemdi. Zalaxvir’in kapısına dayanmamdı. İzin vermese bile her yolu deneyeceğimi biliyordu.

“Aslında… tam da beklediğin gibi.”

Gözlerini kıstı. “Güzel, gerçekleri tercih ederim. Neden Eradaie’ye gitmek istiyorsun vâris?”

Çenemi kaldırıp ona karşılık verdim. “Çünkü sana özrümden daha kıymetli bir şey vermezsem beni affetmeyeceksin. Çünkü en çok istediğini vermezsem benim en çok istediğimi bana vermeyeceksin… O lanet şeyin nasıl açıldığını bulacağım, evime döneceğim sonra da Zalaxvir’e gireceğim, kardeşimle birlikte Zanosrit’leri de eve getireceğim. Yaşadığını biliyorum, dayandığını biliyorum ve onu terk etmeyeceğim. Zaman da kaybetmeyeceğim.”

“Bu birkaç hafta eder Annarithel,” dedi boynunu bükerek. “Korkarım Ellyro o kadar dayanamaz.”

Gözüm seğirdi. Oldukça inandırıcı görünüyordum çünkü beni gerçekten öfkelendiriyordu. “Böyle bir şeyi ihtimalden bile saymıyorum ama ona zarar verdilerse… kardeşimi bulamazsam… O zaman salıverdiğim kardeşlerimle birlikte yalnızca kaçmakla kalmam, o lanet hapishaneyi başlarına yıkarım.”

Sonunda yüzüne sinsi bir gülümseme yayıldı. "İşte benim vârisim," diye fısıldadı.

Beyazgöz her zamanki gibi uzandığı şöminenin önünden alay edercesine homurdandı. Mamba tilkisine bir bakış attığına, kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi sindi.

"Haritayı ne amaçla kullanacağını hâlâ söylemedin Mamba. Önemli bir şey olduğunu biliyorum. İntikamımız için gerekli bir şey."

Çenemi bıraktı. "Kilidi açtığında öğreneceksin Annarithel. Ama acele etmelisin, vaktimiz daralıyor. Zaman geçtikçe başarısızlık ihtimalimiz artıyor."

Hiçbir halttan haberim yokmuş gibi boynumu büktüm. "Ne için vaktimiz daralıyor?"

Bana arkasını döndü yeniden koltuğuna doğru ilerledi. Kömür karası saçları, kalçasının üstünde salınıyordu. "Sefil insanların Kurtuluş Günü Kutlaması'na kadar haritayı kullanmamız gerekiyor. Şimdilik bilmen gereken bu kadar."

Omurgamdan aşağıya bir soğukluk indi, ıslak ve yapış yapıştı. Şaşkınlığımı yüzüme yansıtmamaya çalıştım.

Tabii ki. Kurtuluş Günü Kutlaması. Tüm insanlık ve krallar tek bir yerde.

"Bir şeyin sözünü almak istiyorum senden Mamba." Kaşlarını biraz ilgi biraz da bıkkınlıkla kaldırınca, cesaretin kırılmadan devam ettim. Küçük bir zafer, sergilediğim rolün önüne geçmemeliydi. "Amacımız her neyse benim de haritayı kullanmam için izin vermelisin."

Mamba gülümsedi. "İnan bana kızım, sonrasında istediğin her şeyi yapabilecek gücümüz olacak."

🩸

Gece yarısı, yolculuk için iyi vakitti. Gündüzleri pek sevmezdim, tepede parlayan güneş gizli kalması gerekenleri açığa çıkarırdı ve ben de bunlara dahildim. Ceplerime yerleştirdiğim yumurta ve haritayla sarmal merdivenlerden hole indim. Enhrecha'nın heykeline baktım ve tanrıçamı başımı eğerek selamladım.

Şatonun girişinde altı kişilik bir grup duruyordu. Yanlarında misyoner ekibi olduğuna göre yeni kanlar olmalılardı. Mamba da tam karşılarındaydı. Siyahlara bürünmüştü. Siyah onu çok asil gösteriyordu. Asil ve tehlikeli.

"Annarithel gel."

Misyoner ekibinin ve grubun bakışları bedenimde dolaşıyordu.

"Mamba," diye selamladım onu.

Callidus, hole girdiğinde grup tilkinin iriliği ve vahşi güzelliği karşısında irkildi. Henüz diğer tilkilerle karşılaşmadıkları belliydi. Yoldaşım yanıma geldiğinde kulaklarını sevdim. Mamba Callidus'a, ziyafette pişireceği bir et parçasıymış gibi bakıyordu. Eğer, Callidus'ı eski efendisinden kurtarmasaydım aynen böyle olacaktı. Callidus, dev beyaz tilkilerin o muhteşem çığlıklarına haiz değildi. Zanosrit'e göre kusurlu doğmuştu ve kusuru olanlar iyi yoldaşlar olmazdı. Ancak bana göre o bu diyara gelmiş en muhteşem yaratıktı ve kılına dokunan olursa eli olmadan yaşamak zorunda kalırdı.

Mamba, belime hafifçe dokundu. "Kardeşlerim... vârisinizle tanışın."

Grup başıyla beni selamladı, birkaçı çekimser bir şekilde gülümsedi.

"Bu yüze iyi bakın, onu tanıyın, kabul edin çünkü çok yakın bir zamanda Mamba'nız ben değil Annarithel olacak. Yemin törenlerinizi o kutsayacak."

Siktir. Ne?

“Adınızı duymuştum,” dedi gruptan biri fısıltıyla. “Bir seferinde misyoner ekipleriyle Zanosrit’e katılan aileleri korumak için sekiz infazcıyı tek başınıza alt ettiğiniz söyleniyor. Hepsinin gözlerini oymuşsunuz.”

Evet bu bendim.

“Xathmoran’de eski bir Enhrecha heykelinin kalıntılarının üstüne işeyen bir askerin aletini kestiğinizi sonra da onu arkadaşına yedirdiğinizi anlatıyorlar,” dedi aralarından Kan Avcısı olan.

Yüzümü buruşturmamak için boğazımı temizledim. Evet… o da bendim.

Başka biri konuşurken nefes nefese kaldı. “Zalaxvir’deki mahkumları kurtarma girişiminde bulunurken yakalanmışsınız ve kaçmak için kulelerin birinden atlamışsınız. O kuleler küçük bir dağ kadar yüksek…”

Ah… son baktığımda uçamıyordum bu yüzden sadece başımı iki yana salladım.

Fısıltılara ve mırıltılara yetişmeye çalışırken Mamba ürkütücü ametist gözleriyle bana bakıp gülümsediğinde nefesim kesilmişti. Ben Mamba vârisiydim ve elbet bir gün Mamba'nın yerini alacaktım. Ama ilk defa, tahttan inişinin yaklaştığını itiraf ediyordu. Hem de ulu orta. Yemin törenlerini Mamba bizzat gerçekleştirirdi, Zanosrit mührünü ete o işlerdi.

Karanlık bir parçam, hâlâ Zanosrit olan bir parçam, onların gözlerindeki ışıltıdan ve Mamba’nın itirafından gururlanmıştı...

Ama bunu yapamazdım. Yemin törenine kalmadan Mamba değil, hain bir kaçak olacaktım. Zanosrit'in tam kalbine hançerimi saplayacaktım.

"Gitmeliyim," dedim gözlerimi kaçırıp başımı hürmetle eğerek. Başka ne diyeceğimi bilmiyordum.

Bilinen birçok kudretli savaşçı yalnız ve karanlık bir hayat sürerdi. Savaş alanına adım attıkları ilk gün daha kılıçları ellerinde tir tir titreyen bir çömezken tek arzuları ailelerini ve hayatlarını savunmak olurdu. Düşmanlarının birer birer yıkıldığını görüp zaferle döndüklerinde ise daha fazlasını arzularlardı. Her savaşta, yüzlerinde kanlı bir tebessüm oluşmaya başlardı. Bedenleri et yığınları olarak görür ve şan için, aileleri için savaştıklarını söylerlerdi. Ozanların dilinde kahramanca hikâyeleri anlatılır dururdu. Ama çoğu kişinin bilmediği derinlerde yatan başka bir gerçek vardı ve ben o gerçeğin ne olduğunu biliyordum.

Güç.

Güç paha biçilemez bir varlıktı. Bir kere tadarsınız sonra bir bakmışsınız onun için yaşıyorsunuz.

Her hikâye bir değildi ama ben, güce zaafım olduğunu biliyordum ve bu zaafın beni ele geçirmesini istemiyordum. Gözlerimi sonuna kadar açmıştım ve bir daha kapatmaya niyetim yoktu. Sevdiklerimin öcünü alma, İnsan Krallar'a ağır bir bedel ödetme isteğim çok kolayca güç arzusuna dönebilirdi. Ve beni elleriyle yontan Mamba, bu zaafı kullanmayı istiyordu.

Hızlı adımlarla arkama bakmadan giriş kemerini geçtim. Kafamı bunlarla meşgul edemezdim. Mamba'nın kafama girmesine izin veremezdim.

Bir sözüm ve sırrım vardı. Kaderimi çoktan mühürlemiştim.

🩸

İşte oradaydı.

Annarithel hızlı ve geniş adımlarla Issız Orman’ın yırtıcı doğasını yararak ona yaklaşıyordu. Rhyvar bir süre saklandığı yerden çıkmadı. İçindeki, onu yakalama ve sımsıkı tutma isteğine boyun eğmiyordu ve eğmeyecekti.

Callidus başka bir yönden havayı koklayarak koşarken kadın da arkasına, etrafına bakıyordu. En sonunda tilkiyle buluştu. Tilki son bir kez ormanı kokladı ve burnuyla kadının karnını dürttü. Çok akıllı bir yaratıktı. Takip edilmediklerinden emin olmuş ve yoldaşını kollamıştı.

“Rhyvar’ın iblis ruhuna sesleniyorum, ölmediysen ortaya çık,” dedi Annarithel ve yanındaki ağacın gövdesine üç kez vurdu sonra da yoldaşına doğru omuz silkti. “Ah, sanırım ölmüş. Yazık oldu. Hadi gidelim.”

Adam isterdi ki o melodik ve kadınsı sesi duyduğunda tüyleri ürpermesin, adı ağzından döküldüğünde iblisi göğsünde çırpınmasın ama yapamazdı.

Kadın yaslandığı ağacın yanından geçerken baltasını elinde döndürüyordu. Kehribar gözlerini direkt onunkilere dikince kendini ağaçtan itti.

“Tüh,” dedi ve kötücül bir şekilde gülümsedi.

“Aldın mı?”

Kadın pelerininin cebine vurdu. “Yaptığım planlarla elde edemediğim tek sonuç Xathmoran tahtına oturmak İblis Soyu.”

Rhyvar onu bir tahtta hayal etmekte zorlanmadı. Diyara kök söktürürdü. Karşılık veremeden, yanından ayrılmadan önce kendini hırpalayışından kalan izlere dikkat kesildi. Bu kadın onun doğasına aykırıydı, düşmanıydı, defalarca kez onu öldürmeyi düşünmüştü ve bu düşünce hâlâ kaybolmuş değildi. Ancak kendini kestiğini görmek… Rhyvar kendi bedenine bir yara almış gibi hissetmişti.

Kadın dik dik bakmasından huzursuzlanarak tek kaşını kaldırdı. İşte o zaman yüzündeki yeni izleri fark etti.

İçgüdüleri elini kaldırmasına sebep oldu sonra da çenesini yakaladı.

“Çek elini üstümden,” diye hırladı Annarithel ondan uzaklaşmak için ama Rhyvar bırakmadı.

Çenesinde kesikler vardı. Kesikler ve parmak izleri.

“Bunu sana kim yaptı? Mamba’mı?”

Annarithel eliyle onu itmek yerine hançerini çekip ucunu adamın bileğine bastırarak uzaklaştırmayı tercih etti. “Çek. Elini.”

Rhyvar elini çekti ama gözlerini o izlerden ayıramıyordu.

Geri dön, diyordu iblisi. Geri dön ve o kadının kafasını kopar.

Annarithel ağzının ucuyla homurdanarak ondan uzaklaştığında kirli sakalını sıvazladı ve ne halt ettiğini düşündü.

Bu sefer suçu aynı ruhu paylaştığı iblise atamazdı. Kadının daha beter yaralara sahip olduğunu biliyordu ama o küçük izler, Rhyvar yakınlarındayken açılmış yeni yaralar; onu birkaç ağacı ve şatoyu yıkmasını isteyecek kadar öfkelendirmişti.

🩸

Ve bölüm sonu canavarı!!!

Rhyvar'dan "bunu sana kim yaptı?" cümlesini almasaydım gözüm açık giderdim. Rahatladım.

Nasıldı bölüm, ne düşünüyorsunuz?

Bakın şimdiden diğer bölüm için uyarıyorum. ÇOK HEYECANLIYIM ÇÜNKÜ KENDİNİZİ HAZIRLAYIN.

Sizi seviyorummm

Kendinize bebek gibi bakın

Kaçtım

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.