İçeriğe geç

Kanın Şarkısı

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Kanın Şarkısı

Bölüm 2

Cevapsız Sorular

Sabahın geri kalanı, mektubu açtığım o birkaç dakikanın ağırlığı altında geçti.

Masanın üzerindeki siyah zarf, sanki bütün evi ele geçirmişti.

Ne zaman mutfağa girsem gözüm ona kayıyor, bakmamaya çalıştıkça daha çok dikkatimi çekiyordu.

Kahve makinesini çalıştırdım.

Sessizliği bozan tek ses, fincanın içine dolan kahvenin tıkırtısıydı.

Telefonumu tekrar elime aldım.

İlk işim, anneme mesaj atmak oldu.

Günaydın anne. Sabah kapıma garip bir mektup bırakılmış. Senin bir sürprizin değil, değil mi?

Mesaj gönderildi.

Fakat çevrim içi değildi.

Aramızdaki saat farkı yüzünden büyük ihtimalle hâlâ uyuyordu.

Derin bir nefes verdim.

"Tamam Raven... Saçma bir şaka."

Bunu kendime kaçıncı söyleyişimdi bilmiyordum.

Ama artık ben bile inanmıyordum.

Duş aldıktan sonra okul için hazırlanırken gardırobumun kapağını açtım.

Siyah...

Siyah...

Bir tane daha siyah.

Dolabımdaki kıyafetlerin neredeyse tamamı aynı renklerden oluşuyordu.

Siyah bol bir kazak, koyu gri kot pantolon ve siyah botlarımı giydim.

Aynanın karşısına geçtiğimde uzun siyah saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu.

Bir süre kendime baktım.

Mor gözlerim...

Çocukluğumdan beri herkes ilk onları fark ederdi.

"Lens mi takıyorsun?"

Bu soruyu o kadar çok duymuştum ki artık cevap vermekten sıkılmıştım.

Hayır.

Lens değildi.

Doğuştan böyleydi.

Annem her zaman bunun aileden geldiğini söylerdi.

Ama ailemizde benim gözlerime benzeyen başka kimse yoktu.

Okula giderken cebimdeki mektubu sürekli hissediyordum.

Onu neden yanıma aldığımı bilmiyordum.

Belki de tekrar okumak isterim diye.

Belki de atmaya cesaret edemediğim için.

Otobüse bindim.

Her zamanki koltuğuma oturdum.

Kulaklığımı taktım.

Müzik açtım.

Ama garip olan şey şuydu...

Şarkılar bugün farklı geliyordu.

Sanki bazı sesler diğerlerinden daha yüksekti.

Daha netti.

Hatta...

Arka planda fısıldayan başka sesler vardı.

Kulaklığı çıkarıp tekrar taktım.

Sesler kayboldu.

"Uykusuzluktan."

Başka açıklaması olamazdı.

Okulun koridoru her zamanki gibi kalabalıktı.

"Raven!"

Arkamı döndüm.

En yakın arkadaşım Lina, nefes nefese bana doğru koşuyordu.

"Mesajlarıma neden cevap vermedin?"

"Görmedim."

"Yalan."

Gülümsedim.

"Tamam... Biraz dalgındım."

Lina beni birkaç saniye dikkatlice süzdü.

"Gözlerinin altı morarmış."

"Uyuyamadım."

"Yine mi kabus?"

Omuz silktim.

"Evet."

Aslında kabus görmemiştim.

Ama olanları anlatırsam bana kesinlikle inanmayacaktı.

Ders boyunca dikkatim bir kez bile tahtaya odaklanamadı.

Defterimin kenarına farkında olmadan aynı sembolü çizmeye başladım.

Kanatlarını açmış bir kuzgun.

Bir...

İki...

Üç...

Sayfanın yarısı kuzgunlarla dolmuştu.

"Raven."

Öğretmenin sesiyle irkildim.

"Bizi dinliyor musun?"

Hızla defteri kapattım.

"Özür dilerim."

Sınıftan hafif kahkahalar yükseldi.

Yanaklarım kızardı.

Ders bittiğinde defterimi çantama koyarken Lina sayfayı gördü.

"Bunları sen mi çizdin?"

"Evet."

"Çok güzel olmuş."

Şaşkınlıkla baktım.

"Ben çizim yapmayı bile bilmem."

"Dalga geçmiyorum."

Defteri yeniden açtı.

"Şuna bak."

Donup kaldım.

Çünkü çizdiğim kuzgun...

Artık benim çizdiğim gibi görünmüyordu.

Sanki biri kalemle saatlerce uğraşmış gibi ayrıntılıydı.

Kanatlarının arasında bilmediğim harfler vardı.

"Ben..."

"Ben bunları yapmadım."

Lina güldü.

"Şaka yapıyorsun."

Hayır.

Şaka yapmıyordum.

Eminim yapmıyordum.

Okul çıkışında eve yürümeyi tercih ettim.

Hava kapalıydı.

Rüzgâr, kaldırımdaki kuru yaprakları savuruyordu.

Mektubu tekrar cebimden çıkardım.

Bir kez daha okudum.

Sesin duyuldu.
18 Eylül - 20.00

Tam kâğıdı katlayacakken arkasında daha önce olmayan bir satır belirdi.

Mürekkep, gözlerimin önünde yavaş yavaş oluşuyordu.

Sanki görünmez biri yazıyordu.

Geç kalırsan ikinci davet gönderilmez.

Nefesim kesildi.

Kâğıdı elimden düşürüyordum neredeyse.

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

"Bu... mümkün değil."

Tam o sırada sert bir rüzgâr esti.

Mektup elimden savruldu.

"Hayır!"

Koşarak peşinden gittim.

Kâğıt sokağın karşısına uçtu.

Yere düşmesini beklerken...

Bir çift siyah botun önünde durdu.

Başımı kaldırdım.

Uzun boylu, siyah kapüşonlu bir adam mektuba bakıyordu.

Yüzü gölgelerin altında kalmıştı.

Eğilip mektubu yerden aldı.

Kalbim boğazıma kadar yükseldi.

"Affedersiniz..."

Adam başını kaldırdı.

Keskin bakışları bir anlığına gözlerime kilitlendi.

Tek kelime etmeden mektubu bana uzattı.

Parmaklarımız bir anlığına birbirine değdi.

Buz gibiydi.

Teşekkür etmek için ağzımı açtığım anda...

Adam arkasını döndü.

Kalabalığın arasına karıştı.

Sadece birkaç saniye geçmişti.

Ama gözden kaybolmuştu.

Koşup etrafa baktım.

Sağa.

Sola.

Sokak dümdüzdü.

Gizlenecek hiçbir yer yoktu.

Yine de adam yok olmuştu.

Elimde sıkıca tuttuğum mektuba baktım.

Bu kez altındaki tarih de değişmişti.

Ve ilk kez bir adres yazıyordu.

Nocturne Konser Salonu.

18 Eylül - Saat 20.00.

İçimde açıklayamadığım bir his yükseldi.

Bu mektup beni çağırıyordu.

Ve nedense...

Gitmezsem pişman olacağımı hissediyordum.

Artık delirdiğimi düşünüyordum...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.