İçeriğe geç

Kandan Tablo

Bölüm 3 · 17 dk okuma

Kandan Tablo

Bölüm 3

3.Bölüm ( Haydutlar ve soylular)

Aradan bir hafta geçmiş Raden o günün sabahı Scylla'ya dönmüştü. Dün tüm tuvalleri teslim etmemin rahatlığı ile bugün kendime izin vermek istemiştim ama kendimi Solasta prens ve prensesinin karşısında çay içerken bulmuştum. Gerçekten bir günlük bir tatile ihtiyacım vardı.

Mira gündüz vakti benim kıyafetlerimle şatodan çıkmayı nasıl başardı bilmiyordum. Ezra'ya giydirdiği dilenci kıyafetlerini nereden bulduğunu ise öğrenmek istemiyordum. Prens biraz fazla halka karışmıştı ve Mira'nın bu durumdan zevk aldığı ortadaydı.

"Müşteri olarak mı davranmalıyım , arkadaş ziyareti olarak mı bakmalıyım ya da majestelerine selam mı vermeliyim bilmiyorum." dedim kararsız bakışlarla onları incelerken.

Ezra hafifçe omuz silkerken Mira kıkırdadı.

"Hepsini seçiyorum." Mira hafifçe Ezra'nın omzuna vurdu. Çocukluğundan gelen bu tatlı alışkanlığının Ezra farkında değilmiş gibiydi. Sanırım sandığım kadar yakın değillerdi. Ezra'nın bakışlarındaki duygu karmaşası ve Mira'nın kendini belli eden ama gizlemeye çalıştığı mesafesi gözle görülebilecek kadar somuttu.

"Geçen seferki cahilliğim için kusura bakma. Bir prenses olduğunu bilmiyordum, rahatsızlık vermek istememiştim."

Ezra zoraki ezberlediği cümlelerle gözlerime bakarak konuştu. Bu çocuğun gözlerle bir derdi vardı ama ne olduğunu bilmiyordum. Söylediği sözleri hiç söylemese daha iyiydi. Prenses olduğumu bilmiyordu pekala ama bahçeme girmiş üç adamı öldürüşümü izlemiş , cesetleri gömmüş ve üstüne beni zindana atmakla tehdit edip kriz geçirmişti. Prensin kim olduğumu öğrenmek için sürünüşünü izlediğim de düşünülürse özür dilemesi gereken tek konu kaçak prensesi tanımaması değildi. Üstelik tüm bunlar Raden'ın geldiği gün olmuştu. Rahatsızlık vermek mi? Kesinlikle vermişti.

Mira'ya baktım ve yüzünde 'daha ne kadar rezil olabilirsin' der gibi bir bakışla Ezra'ya baktığını gördüm. En azından onun için anlayışlı prenses rolüne bürünerek hafifçe gülümsedim.

"Sorun değil. Üç cesedi kim umursar ki zaten?"

Mira ikimizin iletişimsizliği karşısında kendini tutamayarak gülmeye başladı, Ezra ise yutkunmakla yetindi. Ablasından korkuyormuş gibi bir hali vardı.

"Onu korkutuyorsun!" dedi kahkahalarının arasından.

"Bunca zaman bir katille takılıp bana gülmeye hakkın yok bence." Ezra hafifçe mırıldanmıştı ama Mira da ben de ne dediğini net olarak duymuştuk. Mira birden gülmeyi kesti . Ortama tuhaf bir hava yayılmaması adına konuyu değiştirmeye çalışan ben oldum. Anlaşılan yakışıklı prens bugün tersinden kalmıştı. Gözlerinde gördüğüm şey kıskançlık mıydı? Beni mi kıskanıyordu?

"Sevgilin var mı?" diye sorduğumda prensin gözleri kocaman oldu. Anlamsız bir duygu karmaşası yaşıyordu. Basit bir soru değil miydi?

"Ne için böyle bir soru soruyorsun ki?" Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım çünkü ses tonu kendini açık etmişti. Kendim için sorduğumu düşünmüştü ve hoşuna gitmiş gibiydi. Scylla nın kaçak prensesinin kendisinden hoşlanma ihtimali onu gülümsetmişti. Zavallı , benim zaten hayallerin ötesinde bir adamla sevgili olduğumu nereden bilecekti.

"Küçük kardeşim tam da senin gibi tiplerden hoşlanıyor. İstersen aranızı yapabilirim diye sordum."

Prens belli bir hayal kırıklığı ile başını iki yana salladı.

"O psikopatla görüşemem. Sadece iki kere gördüğün birine karşı fazla acımasızsın." Mira ve ben aynı anda gülmeye başladık. Estelle bunu dediğini duysa muhtemelen güçlerini kullanarak onu kendine aşık edip işkenceye başlardı. Prensin kendi hisleri olmadığının farkına varamadan kendini ölmüş bulması muhtemeldi.

"Ben Azura'yı kast etmiştim ama sen bilirsin tabi."

Mira'ya döndüm ve elimi uzattım. Ne istediğimi anlayıp çantasından birkaç kağıt çıkarıp bana uzattı. Yeni yazdığı şiirleri Ezra incelemeye fırsat bulamadan kendime çektim. Toplam beş şiirdi. Şiirlere teker teker göz gezdirip yerimden kalkarak Mira'nın işleri için ayırdığım çekmeceye koydum.

"Onlar ne?" Ezra Mira'nın yanlış tarafını ortaya çıkarmadan önce lafa girdim.

"Bizim aramızda. Her şeyi bilmene gerek yok."

"Beni buraya ne kadar yakın olduğunuzu gösterip dışlamak için mi çağırdınız?"

Mira'yı masallardaki pembe prenseslerin sorumluluk sahibi hali diye düşünürdüm ama Ezra cidden kendini bir beyaz atlı prens olarak görüyor olmalıydı. Ablası ile yaşadığı sorunlarından beni sorumlu tutmuş gibi görünüyordu. Ablasının ,en büyük düşmanları ile kendisinden daha yakın olması onu kırmış gibiydi. Masal kahramanları da hiçbir şeyden kendilerini sorumlu tutmazdı. Zehirli bir elmayı ısırdığınızda tek sorumlu size elmayı veren kişi olurdu oysa elmayı yemek veya yememek sizin kontrolünüzdeydi. İrade gücünü kıskançlığa ve mağdur rolüne harcayan prens neden hala evde oturduğunu açıkça belli ediyordu. Sahada bu zihniyetle bir saniye bile şansı olmazdı.

"Soruları sen sorarsın sanıyordum." Ezra Mira'ya baktı , sanki bana soru sormak için izin istiyor gibiydi. Mira sadece önündeki çayı ile ilgileniyordu Ezra'ya bakmadı. Aralarında açıkça bir mesafe vardı. Ezra'nın çocukça davranışları ve köşeye sıkışınca unvanların arkasına saklanması Mira ile ilgiliydi anlaşılan.

"Ne zamandır tanışıyorsunuz?" Kısık sesle bir soru yöneltip Mira'yı görmezden geldi ve bana döndü.

"On beş yıl oldu sanırım." Ezra'nın gözleri kocaman açıldı ve kıskançlığının körüklendiğini belli eden bakışlar benim gözlerimle buluştu. Prens şu an aramıza girmesinin imkansız olduğunu anlamıştı.

"Bunca zamandır birlikte mi çalışıyordunuz yani? "

Soruyu düzeltmesini isteyecektim ama vazgeçtim. Mira'nın benden emir aldığını düşünüyorsa bu onun kaybıydı çünkü ablasının ne kadar zeki olduğunu tüm kıta biliyordu.

"Ne konuda?"

"Her şey?"

Mira derin bir nefes alarak araya girdi.

"Cidden mi? Beni ne sanıyorsun?" Mira'nın sorgular bakışları gerçekten bir cevap istediğini belli ediyordu.Mira Solasta'nın eski kral ve kraliçesinin soyuydu ve zekası, güzelliği ile birlikte onu öne çıkarıyordu.

"Eğer merak ettiğin buysa Mira benimle tanışmadan önce de harika bir prensesti. Siyasi konular onun halletmesi gereken şeyler özellikle Solastalı bile olmayan birinin karışmasına izin vermez zaten."

Mira'nın gözleri minnetle ışıldadı ve hafifçe gülümsedi.

"Neden geri dönmedin?"

Prensin muhtemelen son sorusu Mira ile aramda tuhaf bir bakışmaya neden oldu. Güzel soru majesteleri. Mira elini sallayarak boş ver anlamında bir işaret yaptı.

"Cevaplama."

Mira ya sorun değil der gibi bakış atıp hafifçe gülümsedim. İsterse öğrenirdi zaten tüm kıtanın bildiği şeyi saklamanın bir anlamı yoktu.

"Kralı öldürdüm. Bilmiyor muydun?" dediğimde sesim beklediğimden daha umursamaz çıkmıştı. Ezra durumu tartıyormuş gibi başını salladı. Beni bahçesini mezarlık olarak kullanan bir katildense kaçak prenses olarak hatırlaması daha iyiydi tabi. Mira'nın kardeşi olmasa canına mahal olacak dikkatsizliğini görmezden geldim.

Mira derin bir nefes alarak konuyu değiştirmek için geçen konuşamadığımız konuyu tekrar açtı.

"Mektup aldın mı?" dedi yapay bir hevesle. Şu an konuşulacak konu kesinlikle bu değildi ama konuyu değiştirmek için güzel bir bahaneydi.

"Evet! Sonunda." dedim aynı yapay hevesle. Cidden daha iyi bir zamanda uzun uzun tartışmamız gereken konuyu iki kez gördüğüm kardeşinin önünde konuşmak hoşuma gitmiyordu.

"Ne yazmış?" Mira cümlenin sonunda çaktırmadan göz kırpınca gerçekleri anlatmasam da sorun olmayacağını anlamıştım. Sadece devam ettir. Prens merakla bizi dinliyordu ve son cevabımdan sonra çenesini kapatmış gibi görünüyordu. Sadece her zamanki şeyleri yapacaktık ve Mira bir bahane bulup onu da alıp buradan gidecekti. Yabancılara hatta direkt insanlara olan tutumumu çok iyi bildiği için beni zorlamadan gitmek istiyordu.

"Farklı bir şey yok ama bu sefer küçük bir şiir de eklemiş." dedim ve elbette bu yeni bir şey değildi. Raden bana küçüklüğümüzden beri şiirler ve başrolün ben olduğu kısa hikayeler yazardı. Sanatsal yönü hayran kalınasıydı geri kalan her şeyi gibi. Mektup ne kadar kısa olursa olsun kenarlara kendi süslerini , bazen de bizim resimlerimizi çizerdi.

"Kim?" diye soran Ezra oldu. Mira hafifçe kıkırdayarak arkasına yaslandı ve Ezra'nın sorusunu keyifle cevapladı.

"Sevgilisi ona deli gibi aşık. Her hafta bir sürü mektup gönderiyor, şiir yazıyor hatta Nyla gibi resim bile çiziyor. Nyla'ya bakarken gözlerinden kalpler saçılıyor resmen. " Mira'nın abartılı rolü gerçekten utanmama yol açınca kafamı eğip hafifçe güldüm. Bu konuda hiç mütevazi olamıyordum çünkü Raden kelimenin tam anlamı ile harika biriydi.

Ezra'nın kaşları yukarı kalktı. Gözlerinde belli belirsiz bir hayal kırıklığı vardı ve ben bunu hayranlıktan başka bir şey ile ilişkilendirmek istemiyordum. Sakin bir ressamın kendinin iki katı üç adamı öldürmesine hayran kalabilirdi elbette.

"Senin adına sevindim. Scylla'dan mı?" diye sorduğunda kafamı salladım. Tam o anda kapının zorlanma sesi ile herkes suspus oldu.

"Kapıyı açın!" dedi yabancı bir ses. Anlık panik ile İnara'ya başımla yukarı çıkmalarını işaret ettim. Sorgulamadı bile. Kaç kişi olursa olsun başa çıkabileceğimden tamamen emin bir şekilde Ezra'nın kolundan tutup merdivenlere sürükledi. Ezra'nın ağızını açmaya zamanı olmamıştı. Elbisemin altındaki hançerimi elim ile kontrol ettim ve kapıya ilerledim. O son çareydi.

Kapıyı hafifçe açtım ve yumruklayan adama baktım. Kahretsin. Normal birine benzese de hafif yanmış beyaz teni ve koyu renk gözleri onun buralardan olmadığını ele veriyordu. Konu dış görünüş olduğunda benim için işler daha içinden çıkılmaz bir haldeydi. Adam mavi gözlerime bakar bakmaz yüzüne çirkin bir gülümseme yayıldı ve eli ile bir işaret yaptı. Arkadan çıkan dört kişi de Solastalı değildi. Burada ne işleri olduğunu merak etmiyor değildim. Birkaç adım geri çekilip içeri girmelerine izin verdim.

"Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin." dedim kollarımı göğüsümde kavuşturarak. Ağırlığımı tek ayağıma verip adamları daha detaylı incelemeye başladım. Kapıyı yumruklayan adam koluna gizlediği uzun bir hançer çıkardı.

"Kaçak prensesimizin hak ettiği cezayı almasını istiyoruz. " Yine aynı mevzu.

Üzerime doğru bir hamle yaptı ama kollarımın bağını bile açmadan hançerden kaçtım.

"Sizi kim yolladı? Şu an söylerseniz canlı çıkmanıza izin veririm." sesim istemsizce tehditkar bir tona bürünmüştü. Diğer adam üstüme atlayacağı sırada eğildim ve masanın altındaki geçen sefer zor temizlediğim hançere uzanıp yalpalayan adamın bacağında bir kesik açtım.

"Sizi kim yolladı dedim!" Sinirlerim ile birlikte ses tonum da yükselmişti. Ne sakin bir tatil günü ama! Tanrıça'yı kızdıracak bir şey mi yaptım , bu kargaşanın sebebi ne !

"Bugün tüm Scylla için adalet yerini bulacak!" dedi diğerlerinden biraz daha uzun olan adam. Öne atıldığında içindeki nefreti hissediyordum. Kralın sadece halka gösterdiği yüzünü gören cahiller Kraliçeyi kendi elleri ile öldürdüğü gerçeğini göz ardı ediyordu. Tabi ki Kral intikam almak için kraliçeyi aldattığında Kraliçe başkasına aşık olduğu için bunu hak etmişti. Pis insanlar ve pis zihniyetleri hiç şaşırtmıyordu. Tarihin en kaos dolu krallığı olarak alay konusu olmamamız şaşırtıcıydı gerçekten.

Onları haksız çıkaramayacağımı biliyordum çünkü bir gerçek varsa o da kralı öldürmüş olmamdı. Üvey babam ya da ailemin katili olması da , Azura ve Şifacı Naria ya nasıl davrandığı gerçeği de , güç bağımlısı bir deliden başka bir şey olmaması da onları ilgilendirmiyordu. Sadece kralı öldüren katil bir prenses görüyorlardı. Scylla'da herkes böyle düşünüyorsa ne yapabilirim bilmiyordum. Neyse ki Estelle düşündüğümden daha iyi bir iş çıkarıyordu.

Beş adama karşı birdim, şimdiden ikisi yaralanmıştı ve hepsi nefes nefeseydi. Eğitim almamış kişiler olabilecekleri de bir ihtimaldi tabi. Taktik değiştirerek beşi aynı anda etrafımı sardı. Eğer hayatta kalan olursa buraları toplamak onun sorumluluğunda olacaktı.

Hepsi bir yönden saldırdı ama işe yaramadı. Vincent'in öğrencilerini kimse yenemezdi. Bu öğrenciler de Raden ve ben oluyorduk. Günah keçisi ilan edilip benim yüzümden canından olan öğretmenimin öğrettiği gibi boynu hedef aldım ve önümdeki adamın boğazındaki kana bakarak son nefesini verişini izledim. Kaldı dört.

Diğerleri bir anlığına şaşırmış olsalar da saldırmayı kesmediler. Birinin kolunda birinin göğsünde birer kesik açtığımda yorgunlukları inkar edilmez şekilde saldırılarını etkiliyordu. Kapıyı çalan adam bıkmadan bir kere daha üzerime atıldı ve sağ yanağından sol gözüne kadar uzanan yeni bir yara ile geri çekildi. Yaşasa bile suratı o haldeyken insan içine çıkamayacaktı. Kaldı üç.

Yukarıdan bir tıkırtı gelmesi ile ben hariç hepsinin gözü merdivenlere kaydı. Hafifçe arkamı döndüm ama Tanrıça ya şükürler olsun aşağı inmek gibi bir delilik yapmamışlardı.

"Yukarıda birileri var!" diye bağırdı adamlardan biri. Yukarı çıkabileceğini düşünüyorsa yanılıyorlardı. Merdivenlerin önüne geçtim ve adamlara saldırmaya devam etmeleri için bir işaret verdim. Adamlardan ikisi üzerime gelirken diğeri merdivenlere ulaşmaya çalıştı ama bacağında muhtemelen hemen sarmazsa ölümcül olacak derin bir yara ile sendeledi. Sanırım artık hafif davranmama gerek yoktu. Bir adamın daha yorgunluğundan faydalanıp kafasını vücudundan ayırdığımda yavaş yavaş kontrolden çıktığımı hissettim.

Fazla güç uyguladığım için her yer kan gölüne dönmüş durumdaydı. Diğer iki adam bir anlığına durdu ve ölen adama baktı. Birinin ellerinin titrediğini görebiliyordum diğeri ise hareket edebilecek gibi görünmüyordu. Güçlerimi kullanmadığımı fark etmiş olmakla birlikte ona rağmen adam öldürebildiğimi yeni keşfetmişlerdi. İkisi de kafasının içinde hiçbir ses duymuyordu ama duymaları gerektiğini yoksa her şeyin anlamını yitireceğini bilerek bir kez daha saldırıya geçtiler. Açıkça tereddüt ediyorlardı çünkü kralı gücümü kullanarak öldürdüğümü biliyorlardı. Şimdi bunu gücüm olmadan da yapabileceğim gerçeği onların yaptıkları şeyi sorgulamasına sebep olmuştu.

Prenses babasının güçlerini kullanarak zavallı kralı öldürdü. Ailesini korumaya çalışan kral fısıltı avcılarının soyu tarafından öldürüldü. İstedikleri şey bunları kanıtlamaktı ama babam da zorda kalmadıkça güçlerinin arkasına saklanan biri değildi. O gün oradaki herkesi bir göz kırpması ile öldürmesi şimdiye gücünü kullansa neler yapabileceğini ama yapmadığını göstermek içindi. Bu da onların inançlarını sarsıyordu.

Birkaç dakika sonra ikisi de canından olmasa da yürüyemeyecek durumdalardı. Birinin iki bacağı birden derin kesiklerle doluydu. Diğeri karnının yanında derin bir hançer yarası ile mücadele ediyordu.

"Son şansınız . Sizi kim yolladı? Doğru düzgün cevap vermezseniz vücudunuzu yavaş yavaş parçalara ayıracağıma dair söz veriyorum. "

Mira ve Ezra'nın beni izlediğini biliyordum ama kimin umurundaydı ki? Bu beceriksiz manyakları peşime kimin taktığını deli gibi merak ediyordum. Tanrıça aşkına sadece bir gün izin yapmak istemiştim. Normal bir ressam olmama bile müsaade etmiyorlardı!

Bu ay kaçıncı kargaşaydı bu!

"Söyleyin!" diye bağırdığımda gözlerindeki korkuyu hissedebiliyordum. Birkaç dakika öncesine kadar durumdan zevk alır gibi sırıtan suratları şimdi korkudan çökmüş ölümü kabullenmiş gibi bomboştu.

Elimdeki kanları kurumuş hançeri birinin boğazına dayadım ve nefes alırsa daha da batacak şekilde sabit tuttum. Merdivenlerden adım sesleri duysam da oraya dönmedim.

"Sen iyi misin?" dedi Mira'nın şokla karışık hayranlık dolu sesi.

"İyiyim." Kısa cevabıma karşılık sinirli olduğumu anladığı için sustu ve merdivenlerden inmeyi bıraktı.

"Son bir fırsat." hançeri biraz daha bastırıp ikisinin gözleri arasında gidip geldim. Hançeri yavaşça çektiğimde adam derin bir nefes aldı. Diğerinin konuşmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Gözleri bomboş bakan adam mümkünmüş gibi daha çok sinirimi bozuyordu. Derin bir nefes aldım ama etraf kan hariç hiçbir şey kokmuyordu.

Tam hançeri boş bakan adamın gözüne saplamaya hazırlanıyordum ki kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir şey oldu. Raden dövüşmeye hazır bir şekilde içeri daldı. Yerdeki kafaya bakmasıyla silahını indirmesi bir oldu. Gözlerini üzerimde hissetsem de ona bakamadım çünkü odağım en son on iki yaşında gördüğüm kız kardeşimdeydi.

Çok güzel büyümüş ve daha çok annesine benzemişti. Çilleri daha da belirginleşmişti, turuncu parlak saçlarını aynı Şifacı Naria gibi tek omzunda örmüştü. Üstündeki kıyafetler şato kıyafeti değildi -tabi şatoda prensesler pantolon giymeye başladıysa bilmiyordum- ama üzerine göre dikilmiş gibiydi. Vücut hatlarını daha da belirginleştiren deri korsesi en sevdiği renk olduğunu bildiğim yeşil bir tulumun üzerinde onu çok iyi gösteriyordu. Gözlerinin mavisi benimkilerden daha açıktı ve hafif bir makyaj bile yapmıştı. Bileklerinde koruma için kalın demir bileklikler vardı. Üzerindeki işlemeler ona özel olduğunu haykırıyordu. Botlarındaki çamurdan uzun süredir ormanda oldukları belli oluyordu.

Yuvarlak mavi gözlerdeki dehşeti görebiliyordum. Etrafa baktı. Gözleri ilk önce İnara'yı sonra Ezra'yı buldu. Raden ile aralarında kısa bir bakışma geçti ve mavi gözler bana döndü. Hançeri çoktan yere atmıştım. Eğer babasına karşılık benim canımı istiyorsa ona karşı koymaya hiç niyetim yoktu. Mavi elbisemin her zerresi kurumuş kan lekeleriyle doluydu. Üstüm başım pislik içindeydi ve büyük ihtimalle delirmiş bir katil gibi görünüyordum.

Ne yapacağımı şaşırmıştım ama Azura da farklı gibi görünmüyordu. Gözlerime uzun uzun baktı. Bana doğru bir adım attı ama teretdütü açıkça ortadaydı. Babam annesini bir düzine insanla birlikte öldürmüştü. Benim babasını öldürmem sadece otuz saniye sürmüştü. Kontrol altına aldığım Raden'ın abisi, Kralın sırtından girip kalbinden çıkan bir ok ile hayatını sonlandırmıştı. Koşup kollarıma atlamasını bekleyecek halim yoktu. Büyük ihtimalle süslü elbiselerin içinde çay içmesi gereken saatte dövüş kıyafetleri ile Solasta'da olmasının sebebi de bendim.

Şimdi on yedi yaşında olması gerekiyordu değil mi? Doğum günü geçen ay mıydı? En sevdiği yemek hala tarçınlı kurabiye miydi? Onun tanıdığım Azura olmaması muhtemeldi. Yaşadığı şeylerin sorumlusu benken ablası gibi davranmam doğru olur muydu? Onun için hayal kırıklığı olmalıydım. Beş yıl sonra ilk kez görüşüyorduk ve atölyem vıcık vıcık kan içindeydi. Tanrıçam, ne yapmam gerekiyordu? Bütün sinirim yerini çaresizliğe bırakmıştı.

Azura temkinli adımlarla yanıma geldi ve kollarını boynuma doladı. Benden biraz daha kısaydı. Nefes almayı unuttuğumu fark ederek derin bir iç çektim ve kollarımı beline doladım. Artık atölye sadece kan kokmuyordu. Şifacı Naria'nın kendi yaptığı mimoza çiçeği parfümü.

Birkaç saniye sonra ayrıldığımızda ikimizin de gözleri dolmuştu. Kimseden çıt çıkmıyordu ama tanıdık bir korku hissetmiştim. Mira'ya döndüm ve onun da dolu gözlerle bize baktığını gördüm. Ezra bizden çok Raden'a bakıyordu ve Raden'ın öldürücü bakışları da onun üzerindeydi. Tekrar Azura ya döndüğümde gülümsediği için birkaç şükür duası fısıldadım. Tanrıçam burada neler oluyordu böyle?

Uzun ve tuhaf sessizliği bozan kişi Raden oldu.

"Sana iyidir demiştim. Güçlerine ihtiyaç duymadan bir düzine insanı aynı anda gebertip üstüne keyif çayı içer." Azura'ya bakarak etrafı gösterdi ve bana dönüp hafifçe göz kırptı. Şüphen mi vardı der gibi kaşlarımı kaldırdığımda başını iki yana salladı. Kendisini defalarca yendiğimden nasıl dövüştüğümü birinci elden tecrübe etmişti. Daha fazlası ile başa çıkabileceğimden en ufak bir şüphe duymayan bakışları tanıdıktı. Abisinin bir numaralı öğrencisine sonsuz güveniyordu.

Azura Raden'a gülümseyerek tekrar bana döndü. Gözlerinde inanamaz gibi bir ifade vardı.

"Onları halledeceğinden emindim zaten. Asıl meselemiz işe yaramaz piyonlar değil." Sesinin kendinden emin tonu gülümsememe neden oldu.

Gerçek bir prenses gibi kendinden emindi. Gerçek bir savaşçı gibi duruşu sabit ve rahattı. Gerçekten gücünü kullanmadan etrafa ışık saçıyordu. Küçük kardeşim hayran olunası bir genç kızdı.

"Bir sorun mu var?" İnara Raden'a doğru ilerlediğinde Ezra da peşinden gitti.

"Ben de seni gördüğüme sevindim Mira." Raden sanki onların neden burada olduğunu bilmediği için sinirli gibiydi ama sinirinin Ezra'ya olduğundan neredeyse emindim. Onun yüzünden kısıtlı zamanımızın çoğunu boşa harcamıştık. Sık görüşemediğimiz için kendine kızdığını biliyordum ama onun elinde olan bir şey değildi sonuç olarak. Koca bir krallığın baş muhafızı olmak kolay değildi.

"Onlar güvenilir mi?" Azura'nın soruyu bana sorduğunu anlayınca birkaç saniye afalladım.

"Onu tanımıyor musun?" İnara'yı gösterdiğimde başını olumsuz anlamda salladı. İnara'da ne diyeceğini bilememiş gibiydi.

"Hatırlamıyor olabilir. Çocukken seninle çok ilgilenirdim. "

"Bakıcı mısın?" Azura'nın dediği ile Mira'nın gözleri kocaman oldu. Sanırım Ezra'nın bana olan tutumunun karşılığı buydu. Ezra ilk kez ses çıkararak kıkırdadığında Mira dönüp ona bakma gereği bile duymadı. Bizim yanımıza gelerek sıkması için Azura'ya elini uzattı. Suratına yerleştirdiği kibirli prenses maskesi ile hafifçe gülümsedi.

"İnara Mirari Audra."

Azura kaşlarını kaldırarak onaylar gibi başını salladı ve Mira'nın elini sıktı.

"Azura Celine Ronan."

Melantha değil Ronan. Eski kralın değil şifacı Naria'nın soy adını kullanması dikkatimden kaçmamıştı. Özür dileme girişiminde bulunmadı. Hatırlamış gibi de yapmadı. Bakışları Ezra'ya kaydı.

"Tahmin edeyim mi? Ezra Audra, Solasta'nın hayal kırıklığından ibaret prensi."

"Biraz saygılı konuşsan güzel olabilirdi prenses." Ezra'nın hafif sitemine Azura gülmekle yetindi. Ciddiye bile aldığını sanmıyordum. Niyeyse Solasta sokaklarında Scylla kraliyet ailesi ile ilgili yeni bir söylenti yayılacağını düşünmüştüm. Genetik duygusuzluk görünüşleri tamamen farklı üç kardeşin tek ortak noktası ,ilgi çekici bir haberdi. Azura ailedeki -aile denebilirse şayet- en duygusal sayabileceğim kişiydi. Estelle his avcısı olduğu için en ufak duygu durumu değişikliği kendi içinde bir savaş başlatırdı. Benim fazla düşünmem de kendi sonumu getirmekten başka bir işe yaramazdı. Azura ışık avcısı olduğu için gücünü kontrol ettiği sürece bir şeyler hissetme ayrıcalığına sahip olabilirdi ve istediğini düşünebilirdi. Ama duydular her zaman işe yarar olmuyordu.

"Niye baş düşmanımız sayabileceğim prens ve prenses seninle birlikte? Önemli bir şey için geldik." Azura onlardan hoşlanmamış gibiydi. Ne konuşacaksa onların yanında konuşmak istemiyordu.

"Prenses İnara yakın arkadaşım. Prensi ben de çok tanımıyorum. Yukarı çıkalım." dediğimde hafifçe başını sallayarak merdivenlere yöneldi.

"Kardeşinin dünyanın en başına buyruk insanı olduğunu söylemiş miydim?" Raden dalga geçer gibi bir sesle Azura'nın duyabileceği şekilde bağırdı ve arkasından yürümeye başladı.

"Sakinleş Mahperi, kalp atışların buradan bile duyuluyor ve mümkünse kalp atışlarını duyan tek kişi olmak istiyorum." Yanımdan geçerken kulağıma doğru fısıldadığı birkaç cümle ile dikkatimi dağıtmayı başaran Raden'a öylece bakakaldım.

Mira hafifçe omzuma dokundu.

"Gitmeyeceksin değil mi?" Oraya dönmeyeceksin değil mi Melione Tsıllah? Dönmem gerekecek miydi?

"Bilmiyorum Mira. Ama dönersem ifadesini bozmayan Solasta prensesini deli gibi endişelendirdiğim için övüneceğim." Hafifçe gülümsediğimde karşılık verdi.

"Dönmen gerekirse gideceksin , değil mi? Ben ne dersem deyim kararın değişmeyecek."

"Dönmem gerekiyor mu bilmiyorum ama gerçekten ihtiyaçları varsa başka şansım yok. Bunu sen de biliyorsun."

"Sanki gitmeye can atıyor gibisin ama yakın arkadaşımı görmek için önceden beş farklı kişiye haber vermeye niyetim yok. Fikrinin değişmeyeceğini biliyorum ama burada kalmanı ve tüm bunlardan uzak durmanı tercih ederim Nyla." Parmağı ile etrafı ve üstümü gösterdi.

"Aklımda tutacağım." Mira üstümdeki kana aldırmadan sıkıca sarıldığında aynı şekilde sarıldım. Ezra'nın gözleri üstümdeydi. Ürkmüş gibiydi. Onları gönderirken Mira birkaç saniye daha durmak için çabalasa da sonunda Ezra ile birlikte ormanın içinde gözden kayboldu. Diğer iki adam artık umurumda değildi. İkisinin de boğazını yere attığım hançer ile tek seferde keserek merdivenlere tırmandım.

Yukarı çıktığımda Azura etrafı incelerken Raden koltuğa oturmuş başını arkaya yaslamış ve gözlerini kapatmıştı. Azura beni görünce etrafı incelemeyi bıraktı.

"Üstümü değiştirip geliyorum." dedim odama girerken. Cevap vermedi. Hızlıca üstümü değiştirip elimi yüzümü yıkadım ve kan lekelerinin çıktığından emin oldum. Yıkadığım için makyaj malzemesi eriyip gitmişti. Hızlıca boynumdaki yarayı kapattım ve malzemeleri kaldırdım.

Onların yanına gittiğimde ikisi de çok ciddi görünüyordu. Raden ayağa kalktı ve bana sıkıca sarıldı. Ne olduğunu anlamasam da ben de sarıldım. Elini omzumdan ayırmadan beni Azura'ya döndürdü.

"Neler oluyor anlatacak mısınız artık?" diye sordum. Midem bulanmaya ve vücudum karıncalanmaya başlamıştı.

Azura endişe ile gözlerini benden ayırmadan derin bir nefes aldı. Benden çok kendini sakinleştiriyor gibiydi. Büyük bir şeyler döndüğü ortadaydı ve bunun gerginliği Azura'ya yük oluyor gibiydi.

"Estelle tahta çıkmanı istiyor. Reddetme diye çoktan balo duyurusunu yayınladı ve askerlerini öldürme diye de bizi gönderdi."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.