İçeriğe geç

Kandan Tablo

Bölüm 1 · 17 dk okuma

Kandan Tablo

Bölüm 1

1.Bölüm (Nyla Endora)

Sen fısıltı avcısısın, seslerden başka hiçbir şeye güvenemeyecek bir kutsanmışsın.

Elimin tersi ile yüzüme sıçramış kanı sildim. Mavi elbisem artık o kadar da mavi değildi. Yerdeki cesede bakma ihtiyacı bile hissetmeden ormanın içinden kasabanın kenar bölgesinde kalan evime yürümeye koyuldum. Yürürken arkamdaki adım seslerini ve sinsi gülüşü umursamamaya çalıştım. Elimdeki kan kaplı gümüş tokayı zaten batmış eteğime sildim ve saçımın sadece üst kısmını topladım.

Sokakta birkaç kişi varsa da benim yürüdüğüm tarafa bakmadan geçip gittiler. Solasta Kral ve Kraliçesi bir askerin ölümünü umursamazdı eminim. Onlar hiçbir şeyi umursamazdı. Aptallar bulundukları durumu kabul etmektense ölmeyi tercih ederlerdi. Prenses İnara olmasa on yıl önce Solasta diye bir krallık kalmazdı bile.

Eve girerken derin bir nefes alıp gülümsedim. Atölyemin kokusunu yarım saatte özlemiştim ama yorgunluk daha ağır basıyordu. Atölyeyi es geçerek merdivenleri tırmandım ve doğruca mutfağa yöneldim. Kaynaması için biraz su koyduktan sonra çatı katındaki odama çıktım.

Üstümdeki kanlı kıyafetlerden kurtulurken yeni mavi bir elbiseyi yatağın üstüne bıraktım. Üzerime bornozumu geçirip mutfağa indim. Bir fincan nane çayı alarak banyoya gittim ve küveti dolması için bırakırken çayımı küvetin kenarına koydum. Soğuk suyun içine girdiğimde kafamı geri atarak soğuğun bütün bedenime işlediğinden emin oldum.

Nane çayından bir yudum alırken ağızımdaki sıcaklık ve suyun soğukluğunun zıtlığı titrememe neden olsa da keyfimi daha da yerine getirdi. Boş çay fincanını kenara bıraktım ve kendimi küvetteki soğuk suyun içine bırakırken nefesimi tuttum.

Bir, iki, üç...on, on bir, on iki,...yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört,...altmış.

Kafamı yavaşça dışarı çıkardığımda yenilenmiş hissediyordum. Bornozu tekrar üstüme geçirdim ve yukarı çıktım. Yatağımın üstüne bıraktığım elbiseyi altına gömlek giymeden üstüme geçirdim. Yatağımdaki iri cüsseyi görmezden gelme kararı alarak tekrar banyoya indim. Orayı topladıktan sonra kütüphaneden bir kitap kaparak oturma odasına geçtim. Kendimi kitaba kaptırmaya başladığım sırada arka bahçeden bir gürültü geldi ki gürültüden hoşlanmazdım. Gürültü yapabilecek kişi de bahçemde olamazdı.

Sese bakmak için kitabı bırakıp atölyeye indim. Atölyenin camından görebildiğim dört adam silueti vardı ama ekip gibi görünmüyorlardı. Bu aralar ortalıkta gezen ve kimsenin umursamadığı haydutlardan birkaçı olmalıydı. Yanımdaki masanın altına çöktüm ve masanın altına sabitlenmiş orta boy hançeri kılıfından çıkararak arka bahçeye doğru yürüdüm.

Tam kapıyı açacağım sırada iri yarı adamlardan biri onlara göre daha normal görünen adamı kurumaya bıraktığım tuvalin üstüne fırlattı.

Tanrıçam! Daha yeni bitirmiştim o resmi! Bunun bedelini ödemesi gerek!

Adam fena yaralanmış olmalıydı ki iki ayağının üzerinde durması biraz zaman almıştı. Hangi manyak dövüşemeden böyle adamlara bulaşırdı ki? Adamların onu harcaması üç dakika sürmeyecek gibiydi ama yaralı adam kaçmaya çalışırsa nanelerin ekili olduğu kısma doğru gitmesi gerekiyordu ve kanlı nane tercihlerim arasında değildi. Güzelim resmi mahvetmişti zaten nane bahçemi de tehlikeye atamazdım.

Kapıyı açtığım gibi dört çift göz bana döndü . En yakınımdaki daha çok ortadakinin kuyruğu gibi görünen adam bana doğru bir adım attı ve boynuna hançeri saplamam için mükemmel uzaklığa ulaştı. Keşke banyo işini bu kadar aceleye getirmeseydim diye düşünmeden edemedim. Adam gözlerini kırpmadan bana bakakaldı. Boğazından kanlar fışkırırken gözlerinde bariz bir pişmanlık vardı. Sanırım çok düzgün bir hayatı olmamıştı.

"Sanırım bir sorunumuz var."

Ortadaki adam başı ile diğer adama işaret verdi ve önündeki yaralı adama döndü. Bana doğru gelen diğer adamın suratında pis bir sırıtış vardı. Dişlerini fırçalamıyor olmalıydı ki iğrenç görüntü yüzünden midem bulandı. Beni beklemeden elindeki kısa kılıç ile bir hamle yaptı. Ya da yapmaya çalışmış olmalı ki hareket etmeme bile gerek kalmadan hamlesi boşa gitti. Yaralı adam bu kadar perişan olmak için ne kadar beceriksizdi acaba? Bu hamlelerden kaçamadıysa belki de ölmesi için rahat bırakmam hakkında en hayırlısı olurdu.

Ben öne atılıp adamın kolunda boylu boyunca bir çizgi oluştururken diğer adam da bir yandan beni izliyor bir yandan da yaralı adamla uğraşıyordu. Adam öne atıldı ve bu sefer biraz daha güçlüydü. Güzel, kolay rakipler eğlenceli olmuyordu. Ben eğilerek adamın hamlesinden kaçtığımda kolundaki kesikten bir tane de karnına edinmiş oldu ve bir küfür savurarak geri çekildi. O sırada arkamdan gelen minik bir hışırtı duydum ve o tarafa döndüm.

İri yarı adamların patronu gibi duran adam elinde bir kılıçla adeta havada asılı kaldı. Hareket edemediğini fark edince gözlerinde yükselen panik hafifçe gülümsememe neden oldu. Aptal , gerçekten arkamdan vurabileceğini düşünmüştü. Diğer adam da hareketsizdi. Hareket edebilen yaralı adam neye uğradığını şaşırmış gibi gözlerini bir bende bir adamlarda dolaştırıyordu.

En baştan bana bunu yaptıracak seviyeye getirmemeleri gerekirdi çünkü bu saatten sonra isteseler de kurtulamayacaklardı. Havada asılı kalan adam konuşmaya çalışıyordu ama nafile. Önce arkamı dönerek diğer adamın önce omzuna sonra karnına hançerimi geçirdim. Etin bıçakla karşılaştığında çıkardığı ses kulaklarıma dolarken kan bütün bahçede yayılmaya başlamıştı.

"Birine arkadan sandırmak sadece aşağılık insanların yapacağı bir hamledir ."

Liderleri olan adama döndüm ve sadece baktım . Adam yere dizlerinin üzerine çöktü, kılıcını kaldırdı ve kendi bacak arasına sapladı. Bu görüntü karşısında yaralı adam da yere düştü ve sürünerek benden uzaklaşmaya çalıştı. Tek kelime etmiyordu.

Adama döndüm ve bacak arasına sapladığı kılıcı çıkarıp kalbine saplamasını sağladım. Artık bahçede bir yaralı ,üç ölü ve mahvolmuş emeklerim yan yana konumlanmıştı.

"Kimsin sen?"

Yaralı adam gözlerini bende ayırmıyordu ama sesi o kadar kısık çıkmıştı ki anlamak için özellikle odaklanmam gerekti.

"Tanışma faslını erteleyelim kalk da buraları temizlememe yardım et."

Boynundan kanlar akan cesedin yanına gittim ve koltuk altlarından tutarak sürüklemeye çalıştım ama çok ağırdı. Daha da sinirlenerek yaralı adama doğru bağırdım.

"Orada öylece oturacak mısın ? Bunları başıma saran sen değil misin zaten! "

Adam tereddütlü bakışlarla ayağa kalktı.

"Beni öldürmeyecek misin?"

Göz devirmemek için kendimi zor tuttum.

"Ölmek istiyorsan şu an kelleni alabilirim ama tercihen şu pisliği temizlemek önceliğim. Şu naneleri görüyor musun?"

Kafamla bahçenin ilerisinde kalan naneleri işaret ettim.

"Kan oraya ulaşmadan önce şuraları halletmek istiyorum. Zaten tabloyu mahvettin bir de bahçemi pisletmeni hiç istemiyorum."

Dürüst olmama rağmen bana saçmalıyormuşum gibi baktı ve yanıma gelerek adamın ayaklarını tuttu.

"Peki."

Sonunda der gibi bir nefes aldım ve cesetleri bahçenin kullanmadığım çöplerin olduğu kısma taşıdık. Yakarsam iğrenç bir koku çıkacağını bildiğim için önce eşyaları kenara çektim ve yaralı adama doğru bir kürek fırlattım.

Bacağından ve sırtından yaralanmıştı ama kollarının sağlam olduğunu düşünüyordum.

"Tek bir çukur aç. Burası mezarlık değil. Ben kanı temizleyeceğim."

"Ciddi misin?"

"Şaka sevmem."

Adam olumlu anlamda başını salladı ve duvarın dibini kazmaya başladı. Ben de kovaya biraz su doldurarak kanları silmeye başladım. İşim bittiğinde adamın yanına geri döndüm ve işini bitirmiş kenarda oturduğunu gördüm.

Soluk soluğa kalmış adamı belki de ilk kez incelemeye başladım. Sarı-kumral saçları kirliyken bile bakımlı duruyordu. Gözleri yemyeşil bir ormanı anımsatıyordu. Haydutların yanında öyle durmasa da vücudu iyi durumdaydı. Hafif kemerli burnu ve soluk şeftali rengi dudakları ile aslında oldukça yakışıklı görünüyordu. Haydutlarla ne işi olduğunu merak etsem de sormadım. Hayat bazen yakışıklılara da adil davranmayabilirdi öyle değil mi? Keşke ablasını ciddiye alsaydı...

"Gömelim."

Başımla cesetleri işaret ettim. İtiraz etmeden kalkıp cesetleri çukura atmama yardım etti. Üstlerini örtüp ıvır zıvırları tekrar oraya yığdım.

İçeri geçerken adama başımla bir işaret verdim. Şaşırmış bir şekilde kaşlarını kaldırdı. Sanırım işim bitince onu öldüreceğimi düşünmüştü. Ellerimi eteklerime silerken içeri geçtim ve o da peşimden gelip etrafı incelemeye başladı. En yakın komşuya bile çok uzak olduğumuz için endişelenmem gereken bir şey yoktu. Kafam rahat bir şekilde yeşilliye koltuğu işaret edip yukarı çıktım.

İlk yardım eşyalarını topladım biraz daha görmezden gelirse kalıcı sonuçlarla karşılaşacaktı. Hâlâ etrafı incelemekle meşgul yeşilliyi neden öldürmediğimi kendi kendime sorarken kafamın içi savaş alanına dönmüştü. Evet, onun da ölmesi lazımdı ve evet o hala yaşıyordu. Uzun zaman sonra başıma bela olan birini öldürmek istemiyor oluşum içimdeki insanlığa karşı bir umut ışığı yakmış gibi hissettim. İçinde insanlık kaldığından çok emin sayılmazdım ama onu şu an öldürmek istemediğime emindim o yüzden bu hissi korumaya karar verdim. Bakımlı kumral saçlar, parlak yeşil gözler, beyaz ten ve tıpkısının aynısı bakışlar, bu şekilde tanışacağımızı düşünmemiştim. Katiller ve avcı soyundan gelenler de ara sıra insan gibi davranabilmeliydi sonuç olarak.

İlk yardım malzemelerini koltuğun önündeki sehpaya bıraktım.

"Kaçmayı aklından bile geçirme yeşilli, ben yukardayım."

"Adın ne mavili?" Yeşili ve mavili ha? Hoşuma gitmiş gibi güldüm. Eğlenmeyi biliyordu anlaşılan.

"Nyla."

"Kazanan kişi, nokta atışı bir isim olmuş . Ben Ezra."

Kalkarak bir elini sıkmam için uzattı. Sıkmak için elimi uzattığımda ikimizin elinin kanlı görüntüsü gözüme komik göründüğü için gülümseyerek elini sıktım. Atölyeme hoş geldin Solasta prensi , ona bu kadar benzeyeceğini düşünmemiştim.

"İlk yardımı kendin hallet. Ben de bir fincan çay yapayım olur mu?"

"Onca şeyden sonra bu kadar misafirperver olmanı beklemiyordum." Tereddütlü bakışları ne döndüğünü anlamaya çalışır gibiydi.

"Katiller misafirperver olamaz mı?"

"Sadece bir katil olduğunu sanmıyorum ve büyük ihtimalle sadece insan da değilsin değil mi?"

Gözlerindeki açık bir meydan okuma ve merakla kavrulan bakışlarını bir an bile üzerimden çekmedi.

"Sınırları zorlama. O çukurda hala biraz yer var."

Arkamı döndüğümde eğlenir gibi bir ses tonu ile arkamdan seslendi.

"Biri ile tanıştığıma hiç bu kadar memnun olmamıştım Nyla."

Yukarı çıkarak önce ellerimi yıkadım ve üstümü değiştirdim. Biraz su kaynatıp yeşilli için zambak kökü ve biraz bal ekledim. Kendime nane çayı alıp bir tepsiye koyarak aşağı indim. Yeşilli üstü çıplak şekilde sırtındaki yara ile ilgilenmeye çalışıyordu. İyi bir vücudu olduğu kesindi ama ilk yardım yapamayacak kadar beceriksiz olması neler yapabileceğini kestirmeme engel oluyordu.

Tepsiyi malzemelerin yanına koyup elindeki sargıyı kaptım ve sırtına dolamaya başladım.

"Teşekkürler."

"Çayını iç yeşilli."

Hafifçe arkasını dönüp gözlerime baktı.

"Adım Ezra demiştim."

"Biliyorum yeşilli." İyilik ettiğimin farkında bile değil.

"İçine zehir katmadın değil mi?"

"Öldürecek olsam şimdiye nefes alıyor olmazdın , zehir insanlar için ucuz bir öldürme şeklidir ve ben kolaya kaçmam."

"Orasını kendi gözlerimle gördüm zaten mavili."

İkimizde hafifçe kıkırdadık. Sırtındaki yara çok uzun olmasa da derindi. Etrafını iyice sardığımdan emin olup sargıyı birbirine tutturdum. Kendi çayıma uzanıp arkama yaslandım. Yanında oturmamdan rahatsız görünmediği için diğer koltuğa geçme ihtiyacı hissetmedim ve onu biraz sıkıştırmaya karar verdim. Eh, onca olaydan sonra biraz eğlenebilirdim değil mi?

"Ne iş yapıyorsun da haydutları peşine taktın?"

"Ne iş yapıyorsun da insan öldürmekte bu kadar profesyonelsin?"

"Cevap vermeden cevap almak istiyorsun ama işe yaramaz."

Kaşlarını kaldırarak hafifçe sırıttı.

"Öyle böyle işler işte başıma bela alacağımı ben de bilmiyordum." Yalan.

Cevap vermemeyi tercih edecekti demek ki. Sevgili prens Solasta'ya uygun bir davranış sergileyip görevini yok sayıyordu .

"Öyle böyle işlere resimler de dahilse yardımcı olmak isterim. Gördüğün üzere benim işim bu."

İşaret parmağımla etrafta asılı ve bitmeyi bekleyen tuvalleri gösterdim. Gözlerindeki pırıltılı ifade etkilendiğini gösterse de özellikle övünmek hoşuma gidiyordu. Sanatçı olmak herkesin yapabileceği bir şey değildi. Çizgiyi aştığınız an ya deli ya da dahi ilan edilirdiniz. Sanatı herkes anlamadığı için yalnızlık da beraberinde hayatınıza dahil olurdu ama işin sırrı buradaydı. Birkaç kişinin anladığı o mesaj bir toplumun değişimindeki en önemli parçalardan biri olurdu. Sanat toplum için değil toplum sanat için var olduğunda orası yaşanılabilir bir yere dönüşürdü. Cahil insan evladı bunu anlamazdı ama herkes aynı şeyi anlasa sanat olmazdı. Üzgünken baktığınız bir tablo ile mutluyken baktığınız aynı tablo aynı şeyi ifade etmemeliydi. Bizim de işimiz buydu ve bununla elbet övünebilirdim.

Sanatı ve resmi her hali ile severdim ama insanlarla ilgili olmaması beni çeken noktaydı. İnsanlarla değil ruhlarla ilgili olan sanat gerçek sanattı. Bakan ruh hak etmiyorsa asıl anlatılmak isteneni ne kadar çabalarsa çabalasın anlayamazdı. Yaptığım resimlerin ne olduğunu gerçekten anlayabilen üç kişi görmüştüm. Babam Lonan Tsıllah, başlarda bana yardım etmeye çalışan Zielle teyze ve eski arkadaşım Mira. Prens hiç ablasına çekmemiş olacak ki mahcup olmuş gibi gülümsemekle yetindi.

"Resimlerden pek anlamam ama bir gün senden bir resim almak güzel olurdu."

"Buraya rastgele gelmedin değil mi Ezra?"

Elime bu kadar güçlü bir koz vermek için salak olman gerekiyor. Prensesi takip ettin değil mi? Belki beni de? O adamları alt edebileceğimi bilerek kendini buraya attın değil mi sevgili Prens Ezra Audra?

Gözlerindeki ifadeyi saklama konusunda pek başarılı değildi ki gerildiğini her halinden anlayabiliyordum. Dövüşebilir ama adam öldüremez, prens ama avcı değil, yaralanacak kadar beceriksiz ve ilk yardımı bilmeyecek kadar cahil. Tanrıçam, Solasta saray eğitimi ne kadar boktan ki bir prensi bir katilin eline düşürecek kadar savunmasız bırakabiliyordu…

Keşke ablanın nereye gittiğini izleyeceğine nasıl savaştığını izleseydin. Belki birkaç numara öğrenebilirdin.

"Haydutlardan kaçarken buraya saklanmak istemiştim ama peşimden gelip beni buldular."

Eğlenirken hafifçe gülümsedim ve koltuktan kalkarken merdivenin yanında olan çekmeceli küçük dolaba doğru yürüdüm.

"Sen öyle diyorsan."

Çekmeceden bir resim kağıdı ve siyah mürekkebi çıkardım. İnce uçlu bir kalem seçtim ve koltuğa döndüm.

"Ne yapıyorsun?" Yaptığım şeye odaklanmış gözlerini ellerimden ayırmayan yeşilliye hafifçe gülümsedim.

"Ufak bir hediye."

"Bana mı?"

"Sadece izle."

Kalemi mürekkebe daldırdım ve dünya üzerinde muhtemelen dört kişi hariç kimsenin bilmediği kaligrafi ile kısa bir mektup yazdım. Kağıdın köşesine sola bakan bir hilal ve üzerine düz bir çizgi çizdim. Kağıdı kuruması için bir iki kere havada sallayıp ikiye katladım ve Ezra'ya uzattım. Meraklı bir şekilde kağıdı aldı ve yazdıklarımı anlamaya çalıştı ancak boşa uğraşıyordu.

"Senin için değil."

Söylediğimle birlikte gözlerini kağıttan kaldırdı ve kafasını hafifçe yana yatırdı.

"Kimin için peki?"

"Sana güvenebilir miyim Ezra?" Bir an ne için sorduğumu düşünür gibi baktıysa da acele ile kafasını aşağı yukarı salladı.

"Tabii ki. Mektubu kime iletmem gerekiyor?" Solasta prensi ne postacılık yaptırmak oldukça eğlenceli olacaktı.

"Ablana. Bir ara birlikte uğrayın size sağlam bir indirim yapacağım." Ben gülümserken onun eli ayağı birbirine girmişti. Gözleri şaşkınlıkla açıldı ve şokla ayağa kalktı. Benden birkaç adım uzaklaşırken mektubu tutmadığı elini saçlarına geçirdi.

"Beni tanıyor musun? Başından beri kim olduğumu biliyor muydun yani!"

Bağırmak istiyor gibi bir hali vardı ama o da kendi kendini ele verdiğini fark etmiş olacak ki susmayı tercih etti. Halktan biri olduğuna inanmak aptallık olurdu. Her hali ile kraliyetten olduğu anlaşılıyordu. Halktan kimse bu kadar düzgün cümle kurmazdı. Yaşadığım kasabanın kendine özgü bir ağızı vardı ve o tamamen kraliyet dili konuşuyordu. Görünüşü de cabası. Normal kıyafetler giymeye çalışmıştı ama üstündeki kıyafetlerin özel dikim olduğunu yoldan geçen bir çocuk bile anlardı. Ablası gibi bakıyor ama onun gibi göremiyordu , ne yazık.

Mira kılık değiştirmek için benim kıyafetlerimi kullanıyordu ve o kıyafetleri ya kendim dikiyor ya da meydandaki pazardan alıyordum. Kumaşlar da aynı pazardan olduğu için modeli alışıla gelmiş olmasa da kumaş kimsenin dikkatini çekmiyordu. Yeşil gözlerini saklayacak bir pelerin ya da başlığı da yoktu. Mira kimseyle göz teması kurmamaya dikkat ederek saraydan çıkardı. Yeşil gözler Solasta'da pek yaygın değildi.

Beni de mavi gözlerim ve siyah saçlarım yüzünden garipsemişlerdi. Scylla'da normal olsa da Solasta halkının çoğu kahverengi saç ve göz rengine sahip olup toprak tonları ve çiçekleri andıran renkleri bir arada kullanırdı. Gökyüzü gibi masmavi giyinen insan pek bulamazdınız. Mira benim yaşadıklarımı bildiği için tedbirli davranırdı ama Ezra hiçbir hazırlık yapmış gibi görünmüyordu.

"Kimsin sen?" diye sordu telaşlı bir şekilde.

"Nyla."

"Kimsin sen?!" bu sefer sesini biraz daha yükselmiş ve öfkelenmiş görünüyordu. En azından öfkelenebiliyordu.

"Cevabı başına bela olacak prens hazretleri. Evine dönüp ablana sormaya ne dersin?"

Sinirleri harap olmuş gibi görünüyordu. Kafasında bir plan yaptıysa da benim anlamam bu plana dahil değildi.

"Seni zindana tıkabilirim biliyorsun değil mi?"

Bu söylediği ile birlikte bir kahkaha patlattım. Gülmekten gözümden yaş gelmişti resmen . Nasıl bu kadar aptal olabilirdi, oysa Mira hayatımda gördüğüm en zeki insanlardan biriydi. Ayağa kalktım ve aramızda bir adım mesafe kalana kadar ona doğru yürüyüp ellerimi uzattım.

"Tıksana beni zindana ,yapabiliyorsan tabi."

Dehşete düşmüş gibiydi. Bir an gerçekten yapabileceğini mi düşünmüştü? Zeka konusunda anne babasına çekmiş kan hainlerinden biri için bu yüze yazık olmuştu. Solasta kraliyet ailesi bir dönem zekaları ile övünürdü. Şu anki kral tahta geçene ve kraliçe ile evlenene kadar öyleydi en azından.

"Kimsin sen?"

"Çok sıkıcısın. Kaç kere sordun bu soruyu , gerçekten öğrenmek istemeyeceğin cevabı arayıp durmamalısın."

Hafifçe oflayarak geri çekildim ve koltuğa oturup bacak bacak üstüne attım. Normalde bunu bir prensin yanında yaparsanız kellenizden olabilirdiniz ama bunu yapabilecek biri olmam ona ufak bir ipucu vermiş olmalıydı. Umarım bütün derslerde uyumamıştır da anlayacak kadar bilgiye sahiptir.

Gözleri bacaklarıma kaydı ne yaptığımı anlamış olacak ki gülümsedi.

"Ya gerçekten öğrenmek istiyorsam? "

"Geç oldu Ezra. Gitmen gerek . Mektubu ilettiğin için şimdiden teşekkürler." atölyenin camından kararmaya başlayan havayı gösterdim.

"Sanırım tanıştığıma bu kadar memnun olmakla erken davranmışım. Güzel ve dövüşmeyi bilen bir ressamdan fazlası olduğun belliydi ama tavrına bakılırsa salak durumuna düşen ben olmalıyım."

Kendi ile dalga geçiyormuş gibi bir hali vardı. Ablasından üstün olmak mı istemişti? Mira'nın bir işler karıştırdığını ve benim bunu ifşa edeceğimi düşünmüş olmalıydı. Kimse dağın başında yaşayan bir ressamın prensesin arkadaşı olduğunu düşünmezdi ama benim sıradan biri olduğumu da düşünmezdi. Solasta'dan olmadığım her halimden belliyken kendini bir hiç uğruna riske mi atmıştı yani? Gerçekten keşke biraz Mira'ya benzeseydi o zaman daha kolay anlaşabilirdik.

"Bana sadece gerçek ismini söyle sonra da buradan çekip gideceğim ve bir daha karşına çıkmayacağım."

Omuz silkerek ayağa kalktım ve bu sefer ben elimi uzattım. Vakit kaybetmeden elimi tuttu.

"Tekrar tanıştığımıza memnun oldum Solasta Prensi Ezra Audra. Nyla Melione Tsıllah, Scylla'nın kaçak prensesi hakkında bir sürü efsane duyduğuna eminim ama umarım küçük atölyem aramızda bir sır olarak kalır."

Elleri buz keserken beni tekrar inceleme gereği duydu ve taşlar yerine oturmuş gibi bakışları derinleşti.

"Mavi..."

Üstüm, evim, tablolarım ve gözlerim.

"Mavi." dedim net bir ses tonu ile. Seri katil Lonan Tsıllah'ın imza rengi. Cinayet mahallinde kanla yazılmış o isim. Mavi.

"Gerçekten tanıştığımıza göre bana müsaade Nyla."

Prenses değil Nyla. Kesinlikle nasıl davranması gerektiğini iyi biliyordu. Diğer ismimi kullansa şu ana zihnini karman çorman etmiştim.

"Güzel geceler Ezra. Ay'ın ışığı üzerinde olsun."

Solasta topraklarında Solasta Prensine karşı onların Tanrısına inanmadığımı açıkça dile getirmeme gülmekle yetindi. İyi gibi görünüyordu. Yakışıklı yüzünün bir aldatmacası olmadığını ve gerçekten iyi olduğunu umdum. En yakın arkadaşımın kardeşiydi ve aklını kaybetsin istemezdim elbette.

Ezra'yı görmek bana birkaç aydır ortalarda görünmeyen Mirari'yi hatırlattığı için gülümsedim. Scylla'ya ailesi ile birlikte geldiğinde büyükler sıkıcı işleri hallederken bizim de oyunlar oynayıp kitap değiş tokuşu yaptığımız tatlı hatıralar günün yorgunluğunun üzerini örttü. Küveti bugün ikinci defa soğuk suyla doldurmaya koyuldum.

Mira sürekli benden uzun olması ile övünürdü ben de benim daha güçlü olduğumu göstermek için şato çalışanlarını etki altına alıp bize özel elmalı turta yapmalarını sağlardım. O da hayran olmuş şekilde başka yemekler de isterdi ve güzel bir ziyafet çekerdik. Bir kere bana sormaya çekindiği için kitabımı çalmaya çalışıp sonra ağlayarak özür dilemesi hala çok komikti. Kitabı aldığını fark etmemiştim bile ama o bunun kötü olduğunu ve pişman olduğunu söyleyip özür dilemişti. Yaşı benden büyük olmasına rağmen kötülük yapan prenseslerin cadıya dönüştüğüne inandığı için deli gibi korkmuştu ve bunu sır olarak saklamam için söz vermiştik.

Solasta'ya kaçtığımda kayıp prensesin burada olduğunu ilk fark eden de o olmuştu. Zielle teyze aslen Scylla'lı olsa da verdiği ilk tepki "Delirmiş olmalısın kızım!" olurken o kral ve kraliçenin meydana yaptığı ziyarette yanıma gelip bana sarılmış ve kaçabildiğim için sessizce tebrik etmişti. Sonra da beni ifşa etmemek için oradaki yaşıt gibi görünen herkese sarılıp hediyeler vermek zorunda kalmıştı ki o da insanları en az benim kadar sevmiyordu.

Ailesinde sevgi hariç hiçbir şey yoktu, benimkilerde sevgi hariç her şey vardı. İki düşman krallığın kaderi buydu diye düşünmüştük. O güçlerimi kıskanırdı ben ailesini. İyi bir kral ve kraliçe olmadıkları kesindi hatta krallık yönetme konusunda berbatlardı ama buna rağmen ailelerini hep bir arada tutabilmişlerdi.

Azura ile ben yarı prensesler olarak hiçbir şeye tam dahil edilmezdik. Ben yine de dahil olmanın bir yolunu buluyordum çünkü Estelle'den büyüktüm ama Azura'nın küçükken bile nasıl Estelle'in gölgesinde kaldığını hatırlıyordum. Estelle her zaman Scylla'nın tek varisi ve veliaht prensesiydi. Kral Aryan ve Kraliçe Morana'nın tek çocuğu oydu.

Ben annemin henüz yeni evliyken aşık olabileceği en yanlış kişiye canı pahasına aşık olmasının sonucu doğmuştum ama Estelle olmadığı için bana kraliyet eğitimi vermekten ve prenses olarak taç giydirmekten başka şansları kalmamıştı.

Azura için ise işler o kadarcık bile iyi gitmemişti. Kralın intikamı olarak bilinen yarı prenses şüphesiz en duygusalımızdı.

Annesi Şifacı Antennaria Ronan hayatımda gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Ana Kıta'nın öbür ucundaki krallık olan Hesperia'dan göç etmiş yetenekleri ile herkesi büyüleyen bir şifacıydı. Tupturuncu ve parıl parıl saçlarının bukleleri beline kadar uzanır bebek mavisi gözleri bakanı kendine çekerdi. Azura'da görünüş olarak Şifacı Naria'ya benzese de babasının lanet güçlerini almaktan kurtulamamıştı.

Mira Azura daha bebekken bile onunla güzelce ilgilenirdi. Bana da Azura'ya da kendi kardeşi gibi davranır öyle azarlar ve severdi. Estelle ile yıldızları hiçbir zaman uyuşmamıştı. Estelle sadece bana karşı yakın davranır diğerlerini yok sayardı. Bana yakın olmak için çok çabalardı ki uğraşmasına gerek kalmadan onu kollardım. Üzerindeki baskının haddi hesabı olmadığını biliyordum ama hiçbir zaman Mira'ya iyi davranmayı denememişti. Onun beni çalacağını düşünüyordu ki haksız çıktı da diyemeyeceğim bir durumdaydık.

Artık beni eskisi kadar sevdiğinden şüpheliydim. Büyük ihtimalle yüzümü bile görmek istemiyordu.

Ne yaparsam yapayım onun sorumluluğunu hafifletemezdim. Zavallı kardeşim katil ablası yüzünden henüz on altı yaşında tahta geçmek zorunda kalmıştı ve ben kıtanın en büyük krallığını onun üstüne bırakıp kaçmıştım.

Boynumu kaşımaya başladığımı fark ettiğimde durdum. Yara izimin olduğu yer iyileşeli neredeyse on yıl olacaktı ama hala o günü hatırladığımda yara tekrar açılmış gibi hissediyordum. Göze çarpmaması için en yeni makyaj ürünlerini kullanıyordum ama kaşıma alışkanlığım makyajı mahvediyordu.

Küvetteki soğuk su ile iyice ovalayıp makyajı çıkardım ve yaraya baktım. Boynumun sağ tarafında kalan ,yarım parmak uzunluğunda , bir okun şans eseri sıyırması ile oluşan yara kapansa da acısı hala benimleydi. İlk başta dehşete düştüğümü hatırlıyordum. Bir prensesin vücudunda yara izi olmazdı. Kendi krallığının askerleri tarafından öldürmek için edilen bir atışın izi ise olmamalıydı. Özellikle de on yedi yaşında kaçmak zorunda kalmış bir prensesin. O prenses hiç masum olmasa bile...

Düşünceler beni zihnimin derinliklerine bedenimi de suyun içine çekerken itiraz etmedim. Fısıltı avcısı olmak demek kendi zihnimi kontrol altında tutmak demek değildi. Diğerlerine yapabildiğimin yarısını kendi üzerimde kullanabilmek ne çok isterdim. Ben sus dediğimde tüm düşüncelerin sustuğu bir evrende yaşamak cennetle eşdeğer olurdu ama mümkün değildi.

Suyun içinde tekrar içimden saymaya başladım.

Bir,iki,üç...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.