"Özlemek, zamanı geri getirmektir. Bir önceki günü, bir önceki saati, bir önceki anı özlemek." ~Ahmet Hamdi Tanpınar Yıldız okuldan yeni gelmişti. Adımlarını birbirinden hızlı atıyordu çünki evde onu bekleyen kişiyi biliyordu. Kapının önüne gelince cebinden çıkarttığı anahtarla kapıyı açtı. Henüz 7 yaşındaydı Yıldız. İlkokula gidiyordu. Okulunu gerçekten çok seviyordu. Çok fazla arkadaşı yoktu ama bu onun için önemli değildi. Olanlar ona yeterdi. O yüzden bu konuda pek sıkıntı çekmiyordu. Kapıyı açabildiğinde neşeli bir ses çıkardı. İçeriye girdiğinde kapıyı kapattı, onu bekleyen kişi her zamanki gibi koltukta oturmuş, rastgele açık olan bir diziyi izliyordu. Yıldız'ın dedesi. Yıldız'ın bu hayattaki en önemli varlığı. "Dede!" Diye neşeyle bağırırken bir yandan ayakkabılarını çıkarmaya çalışıyordu. Dedesi ani ses yüzünden irkilince bakışlarını kapıya çevirdi. Yıldız'ı görene kadar çatılı olan kaşları, torununu görünce yumuşadı. "Oyy" Diyen sesi neşeli ve hevesliydi, "Torunum gelmiş, hoş gelmiş!"Yıldız kıkırdadı. Ayaklarını çıkarmakta zorlanınca umursamadan sağ ayağıyla sol ayakkabısını çıkardı. Aynı şekilde sol ayağıylada sağ ayakkabısını çıkardı. Hızla ayakkabılarını dolaba yerleştirdi ve dedesine koştu. Ona sarılmadan önce çantasını koltuğun yanına bıraktı -fırlattı-. Dedesine sıkıca sarılırken, gülme sırası bu sefer dedesindeydi. O da torununa sıkıca sarılırken bir yandan gülüyordu. "Oyy, torunum okuldan gelmiş!" Demeye devam etti dedesi. Yıldız hızlı bir hareketle dedesinin bacağına oturduğunda dedesi de bir koluyla belini tutmaya devam ediyordu. Yıldız başını dedesinin omzuna yasladı ve dedesine baktı. Çok eğleniyordu dedesiyle olduğu zaman. Annesi genelde evde olmuyordu. Zaten dedesi geleli birkaç ay olmuştu. Çabuk bağlanan birisi olduğu için dedesine de birkaç gün içinde bağlanmıştı. Onunla çok iyi anlaşıyordu. Dedesinin gelme sebebi ise, eşinin vefat etmiş olmasıydı. Evde beraber otururken kalp krizi geçirmişti. Sonrasında kızının yanına gelmek istemişti. Gamze'de annesinin ölümüne üzülmüştü elbette. O an babası ne dediyse yapmıştı ama hangi ara babasına bir uçak bileti almış, onu hangi ara havaalanından almaya gitmişti, eve nasıl gelmişti hiç hatırlamıyordu. Yıldız ve Süleyman çok iyi anlaşıyordu. Birbirlerine birşey demiyorlardı ama sandıklarından daha yakındı ikisi de. Yıldız için dedesi bir dededen daha fazlasıydı. Bir kahramandı, bir can kurtarandı, ve en önemlisi... Dedesi, Yıldız için bir babaydı. Eşi benzeri olmayan bir baba. Süleyman ise torununu Gamze gibi görüyordu. Ama daha farklı bir versiyonu olarak. Kendi Gamze'si gibi. Kızı olan Gamze gibi görüyordu. "Dede" Diyerek sessizliği bozan kişi elbette Yıldız'ın hevesli sesiydi. "Bugün hayat bilgisi dersinde hocanın sorduğu soruyu herkesten önce ben bildim, biliyor musun?"Dedesinin gözleri hevesle açıldı ve başını hafifçe aşağı yukarı salladı. "Aferin benim gızıma!" İkisi de kahkaha attıkları sırada bir anda oda sadece bir anlığına aydınlandı. Yıldız korkarak dedesine sarıldığında dedesi besmele çekiyor, bir yandan torununa sıkıca sarılıyordu. Birkaç saniye sonra yağmur yağmaya başladığında Yıldız bakışlarını yağmur damlalarının vurduğu bahçe kapısına çevirdi. Damlalar çimlerin üzerine düşerken dedesine olan tutuşu biraz gevşedi. Dedesi de onun baktığı yere bakınca derin bir nefes verdi. "La, şimşek çatmış da" Diyerek az önceki ışığın sebebini açıkladı. Ama Yıldız çok korkmuştu. Bu yüzden bir anlığına şimşeğin ne olduğunu unutup dehşete kapıldı ama hemen kendine gelmeyi başardı. Sorunları kendi başına çözme konusunda kötü değildi. "Şimşek miydi...?" Diye kendi kendine düşündü. Daha sonra gözleri kocaman açıldı ve dedesine baktı. "Dede" Dedi hevesli ve yalvaran bir sesle. "Dışarı çıkalım mı? Lütfen!"Süleyman kaşlarını çattı. "O nerden çıktı gız? Ne dışarısı? Yağmur yağıyı, gör müsün?""Dede, lütfen!" Dedi Yıldız inatla. Ama bir yandan da en masum gözlerle dedesine bakmayı eksik etmiyordu. Dedesi ile bir süre daha bakıştıktan sonra, "Olmaz, hasta oluruz gızım" Dedi Süleyman. Yıldız'da kaşlarını çattı ve inatçı bir sesle konuştu. "Olmayız dede! Hani yağmur AIIah'ın nimetiydi!? Allah sevdiği kullarını hasta etmez, değil mi? Hadi çıkalım! Lütfen dede! " Süleyman bıkkın bir nefes verdi. Tam "Hayır" Demek için Yıldız'a baktığı sırada karşılaştığı gözler bir anlığına bocalamasına sebep oldu. Torununun bu bakışına hiçbir şey diyemiyordu. Kelimelerle anlatılamayacak bir duyguydu bu. Bıkkın bir nefesin ardından, "Hasta olursak bağa sen bahcan ama" Dedi . Yıldız başını hevesle aşağı yukarı salladı. Süleyman elbette bu konuda ciddi olmadığını düşündü ama Yıldız cidden bunu kabul etmisti. Hatta şimdiden hangi ilaçları kullanması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. İkisi de hızla ayağa kalktı. Yıldız önden giderken bir yandan da dedesinin kolunu çekiştiriyordu. Süleyman düştüğü duruma gülerken, Yıldız mutlu olduğu için gülüyordu. Yıldız ikisinin de ayakkabılarını dolaptan çıkarmak için dedesinin elini bıraktığında, Süleyman da kendi ceketini almak için uzandı. Kısa bir süre sonra ikisi de hazırdı. Çıkmadan önce Yıldız anahtarı almayı düşündü, dedesi önden çıksın diye kapıyı açtığı sırada anahtarı kapının üzerinde görünce bir elini alnına vurdu. Süleyman onun bu anı hareketi karşısında şaşırmıştı. "Gız, ne oldi?" Diyen sesi meraklıydı. Yıldız dedesine baktı ve bıkkın bir sesle konuştu. "Anahtarı kapının üzerinde bırakmışım"Sonra kapının üzerindeki anahtarı dedesine gösterdi. Dedesi hafifçe kıkırdadığında Yıldız'da onun gibi kıkırdadı. Bir süre sonra ikisi de dışarı çıkmış, yağan yağmur altında ıslanmaya başlamıştı. Yıldız dedesinin elinden tutup onu çimenlerin üzerine getirdi. Daha sonra kollarını iki yana açıp gözlerini kapattı, başını yukarı kaldırdı ve yağmur damlalarının yüzüne çarpmasına izin verdi. Bir yandan da kendi etrafında dönerken, dedesi sadece torununu izliyordu. Kumral saçlarının yağmurda nasıl ıslandığını gördükçe, göğsündeki his biraz daha büyüyordu. Bir anda dizlerindeki bütün gücün gittiğini hissedince yere çöktü. Yıldız onun bu anı hareketi yüzünden korkuyla bakışlarını dededine çevirdi. "Dede!" Diye telaşla bağırdı Yıldız. Hızla yanına gidip bir elini ona zarar vermekten korkarmışçasına omzuna koydu. Dedesi ağlamaya başladığında korkusu daha da büyüdü. Neden ağlıyordu dedesi? Birşey mi yapmıştı? İstemeden ona zarar mı vermişti? Dedesi bir süre daha ağladıktan sonra başını yukarı kaldırdı. Ellerini iki yana açıp sesli bir şekilde dua etmeye başladı. "Ey Rabb'im! Yüce Rabb'im! Sen torunumu hayırlı bir kul eyle Ya Rabb'im! Sen ona hayırlı bir yaşam ver Rabb'im! Sen onu her türlü kötülükten koru! Ben yalnızca sana güvenirim Rabb'im, yalnız senden yardım dilerim Rabb'im! Sen dualarımı kabul eyle Rabb'im!"Yıldız sadece korkuyla öylece dururken, dedesinin dediklerini anlayamacak kadar kafası karışmıştı. Neden bir anda böyle söylemişti dedesi? Korkuyordu, çok korkuyordu. Dededine birşey mi olacaktı? Bu düşünceler onu daha çok korkuturken, dedesi bir anda onu kendine çekip daha çok ağlamaya başladı. Yıldız hiçbir şey yapmadı. Tepki vermedi. Belki bu şekilde durup dedesine yardımcı olabilirdi. Dedesi ise, vaktinin dolduğunun farkında olan tek kişiydi. Yakında sevdiği kadının yanına gidecekti, torununu sadece Allah'a emanet edebilirdi, bunu da sadece o biliyordu. Kimsenin bilmediği şey ise, dedesi gittikten sonra Yıldız'ın yaşayacak olduğu çöküştü, ardından yaşayacak olduğu şeylerin onu nasıl biri yapacağıydı. ~ Nihayet okul bitmiş, eve gelmeyi başarmıştım. Bu benim için büyük bir başarıydı, çünkü yaptığımız voleybol maçı iki beden dersi boyunca sürmüş, kazandığımızdaysa Öykü bir voleybol takımı kurma kararı aldığı için çıkışta alıştırma yaptıracaktı ama neyse ki kimse bu fikri umursamıştı. Bir anlıkta olsa Öykü'ye acımıştım ama bu fikir kabul edilemezdi. Spor yapmaya bayılan birisi değildim ve hiçbir zamanda olmadım. Çünkü gerçekten üşengecim. Bazen öyle anlarım oluyor ki, acıktığım zaman yemek almaya üşendiğim için uyuyarak açlığımı geçirmeye çalışıyorum. Kötü bir fikir değil aslında, benim için güzel bir aktivite. Koltuğa oturduğum sırada peşimde zıplayan Balım kucağıma atlamak için hazırlık yapıyor gibi görünüyordu. Onun bu haline yorgun bir gülümsemeyle karşılık vermek dışında birşey yapamadım. Kendimi koltuğa, çantamı ise koltuğun kenarına bırakmıştım. Balım düşündüğüm gibi kucağıma geldiğinde tüylerini okşadım. Sarı ve beyaz tüyleri yumuşacıktı. Dayanamayıp onu kendime çektim ve sarıldım. "Oyy, canım Balım benim" Diyerek köpeğimi sevmeye devam ettim. O da bundan zevk almış olacak ki bana daha çok sokuluyordu. Bir süre daha onu sevdikten sonra derin bir nefes verip başımı koltuğa yasladım. Bir süre sonra Balım'ı üzerimden kaldırıp yere bıraktım ve çantamı alarak üst kattaki odama koşmaya başladım. Balım peşimden gelirken sanki benimle yarışıyor gibiydi. Odaya girince Balım'ın da içeri girmesi için bir süre bekledim. İçeri şimşek gibi girdikten sonra hızla yatağımın üzerine atladı. Onun bu haline küçük bir kahkaha attım. Çantamı kapının kenarına bıraktım ve hızla dolaba yöneldim. Dolabı açıp en üst rafında olan kırmızı kutuyu dikkatle elime aldım ama elbette çok ağırdı. Kutu ağır olmakta haklı , diyen iç sesime karşı çıkamazdım çünkü haklıydı. Kutuyu kucağıma alıp yatağa ilerledim. Yatağın üzerine oturduğumda Balım dilini çıkarmış ve üzerime atlamaya çalışıyordu ama bu sefer olmazdı. Elimdeki kutuya zarar gelmesine izin veremezdim. Bütün güzel anılarımın kalıntıları bu kutunun içindeydi çünkü. Kapağı açtığımda beni karşılayan şeyler hem rahatlamama, hem de derin bir sıkıntıya düşmeme sebep olmuştu. Her güzel anının içinde, aynı zamanda bir kötülük vardı çünkü. Bakışlarım ilk önce kutunun en üstünde duran pembe, kelebekli lastik tokaya takılmıştı. Küçükken saçımdan asla çıkmayan o muhteşem tokayı takmaya korkuyordum. Zarar görsün istemiyordum. Dedem sürekli saçlarımı bu tokayla bağlardı çünkü. Onun elleri bu tokayla değmişti. Sadece ellerinin değmesi bile bu tokayı saklamam için bir sebepti. Tokayı korkarak parmaklarımın arasına aldım ve üzerindeki kelebeğin kanatlarını okşamaya başladım. Bunu her zaman yapıyordum. Boş bulunduğum her vakit elime bu kutu geçiyordu. Geçmişi düşünmeme sebep oluyordu. Geçmişimin güzel olduğu söylenemezdi. O yüzden hatırlamayı pek sevmiyordum ama unutmamak içinde sürekli bunu yapıyordum. Geçmişi unutursam, hatalarımı da unutacaktım çünkü. Tokayı kutuya geri koydum. Bu sefer elime geçen şey ise bir flash bellekti. Küçük ve kırmızı birşeydi ama içinde onlarca mutlu anı vardı belkide. Hiçbir zaman saymamıştım. Ama içinde ne olduğunu ezbere bilecek kadar tüm herşeye bakmıştım. Bunları unutma şansım olduğunu düşünmüyordum. Flash belleği parmaklarımın arasında çevirirken bir anda oda anlık bir aydınlığa uğrayınca irkildim. Balım'da sesli nefesler alıp verirken, ikimiz de bakışlarımızı cama çevirmiştik. Bir süre sonra cama sertçe yağmur damlaları çarpmaya başlayınca derin bir nefes verdim. Gözlerimi kapatıp bir elimi deli gibi atan kalbimin üzerine koydum. Balım havlarken ben kendimi sakinleştirmeye çalıştım ve kısa süre sonra bunu başardım. Elindeki flash belleği kutuya nazikçe bıraktım ve kutunun kapağını kapattım. Ayağa kalkıp kutuyu tekrar dolabın en üst rafına bıraktım. Dolaptan birkaç kıyafet çıkarıp çalışma masamın önünde duran sandalyenin üzerine bıraktım. Sonra Balım'a gülümseyerek baktım. "Hadi bakalım, sen şimdi dışarı çık, ben az sonra geleceğim" Dedim. Sözümü anlamış gibi birkaç kez havladı ve yatağın üzerinden indi. Kapıyı açtım ve o dışarı çıkınca tekrar kapattım. Gerçekten seni anlayan birisine sahip olmak harika birşeydi. Dünyanın en iyi nimeti diyebilirdim. Hızla üzerimi değiştirdim. Altıma pembe bir pijama, üzerime ise gri bir kapşonlu sweatshirt giymiştim. Yağmur şiddetini arttırarak yağmaya devam ederken, bir anda gözlerim kocaman açıldı. Dışarı çıkmalıydım! Hemen! Koş, diyerek beni destekleyen iç sesime karşılık olarak dediğini yaptım. Hızla kapıyı açıp koşmaya başladım. Balım beni görünce tekrar havlamaya başladı. Alt kata inmiş, kendi yatağında öylece duruyordu. Hızla alt kata inince ona bakıp hafifçe kıkırdadım. Sonra dış kapıyı açtım. Arka kapıdan direkt bahçeye çıkabilirdim ama ben dış kapıyı tercih etmiştim. Ayağına hiçbir şey giymeden direkt dışarı çıktım. Peşinden gelen Balım içinse yapabileceğim bir şey yoktu. Eğer benimle gelmezse bahçe kapısından çıkıp yanıma gelecekti. Gelmesi sorun değildi zaten. Yanımda olması benim için iyiydi. Yağmur damlaları kumral saçlarıma düşerken, bembeyaz çoraplarımla çimenlerin üzerine bastım. Kirlenmeleri umrumda değildi. Kirlenirse temizlenirdi. Temizlenmezse yenisi alınırdı. Ama anılar alınamazdı. Onları tekrar yaşayamazdın. Onları hatırlatacak şeyleri yapmaktan başka çaren yoktu. Yıldız Soy, yani ben, bunu böyle öğrenerek büyümüştüm. Asla değişmeyecek olan bu gerçeği henüz 8 yaşımda öğrenmiştim. Yağmurda ıslanmaya devam ederken Balım'da asla yanımdan ayrılmıyor, etrafımda dönüp duruyordu. Kollarımı iki yana açıp, başımı yukarı kaldırdım. Yağmur damlaları bu sefer yüzüme çarparken, gözlerimi kapattım. Bu anın tadını sadece böyle çıkarabilirdim. Bir anda bacaklarımdaki gücün tükendiğini hissedince dizlerimin üzerine çöktüm. Neler olduğunu anlayamadan gözlerimi açmış, yere bakarken aklıma o an geldi. Dedemin dizlerinin üzerine çöktüğü an. Küçük Yıldız için korkunç bir andı. Dedesinin zarar gördüğünü zannedip korkmuştu. Korkmakta haklıydı. Büyük Yıldız da -şu anki ben- olsa korkardı. Kim babası gibi gördüğü bir adam zarar görse korkmazdı ki? Balık havlıyor, yağmur damlaları sertçe yere düşüyordu. Ama ben bunları duymuyordum. Kulaklarımı dolduran sesin sahibi şu anda burda olmayan birisinin duasının sesiydi. Sen onu tüm kötülüklerden koru, diyen ses, dedemin duasının sadece bir kısmıydı. Genzim yanmaya başladığında titrek bir nefes verdim. Ardından bir nefes daha, ve bir tane daha. Bir süre sonra gözlerimden yaşlar akmaya, yanağımdaki yağmur damlalarıyla bir olup dizlerime damlarken daha fazla dayanamayıp bedenimi serbest bıraktım. Yere yatıp, çimenlerin arasında öylece durdum. Balım hala havlıyordu ama umrumda değildi. Aklımda sadece dedemin sesi varken ben ağlamaya devam ettim. Üşüyordum, titriyordum, ayağa kalkacak gücü kendimde bulamıyordum. Ve bana sarılacak bir beden yoktu. Beni kollarıyla sarıp sarmalayacak, beni kendi içinde saklayacak bir beden yoktu. Bunun ağırlığıyla, içimdeki yangın büyürken, gözyaşlarım içimdeki yangına sanki kömür ekliyorlardı. İçimdeki yangının artmasına sebep oluyorlardı. Bedenim soğuk, yüreğim sıcaktı. Vücudum üşüyor, içim yanıyordu. Yağmur damlaları beni ıslatıyor, ama içimdeki yangına mazot olup beni daha çok yakıyordu. ~Akşam olmuş, banyodan çıkalı yarım saat olmuştu. Yağmurda baya bir ağlayıp ıslandıktan sonra ilk önce Balım'ı, sonra kendimi yıkamıştım. İlk önce onu yıkamıştım çünkü yağmurda benim yüzümden fazla kalmıştı. Hasta olmasını istemezdim. Mutfaktaki tek ses, kahve makinesinden çıkan sesti. Rahatlamak için biraz kahve içmeye karar vermiştim. Balım ise banyo olduktan hemen sonra yatağına geçmiş ve uyumuştu. Ondan beklediğim buydu zaten. Bütün gün uyumamış olmalıydı çünkü ben okuldayken genelde beni bekliyordu. Bir anda telefonuma gelen bildirimle bakışlarımı telefona çevirdim. "Görevimiz Sınıfı Geçmek" Grubuna Umay mesaj atmıştı. "Sınavlarrrrr" Tek mesaj buydu. Bir anlığına kaşlarımı çatmak durumunda kaldım. Sonra yaşadığım aydınlanma yüzünden bıkkın bir ses çıkardım. Sınav haftası gelmişti! Telefona gelen yeni mesaj Ayaz'a aitti. "Hangi sınavlarrrrr??????"Kesinlikle! Hangi sınavlar Umay? Telefonun kilidini acil gruba girdim. Ardından bir mesaj daha ekrana düştü. "İlk sınav matematik, şansınıza küsün" Yazan elbette Söğüt'tü. Kendisi bu derste hepimize fark atıyordu. Ateş bile onu şimdiye dek sadece bir sınavda geçebilmişti ve bunun sebebi Söğüt'ün o gün regl olmasıydı. İkisi Ateş ile baya yarış içindeydi. Geri kalanımız ise sürekli ikisini gazlıyorduk. Asla çalışıp o ikisini geçmek gibi bir amacımız yoktu. Çünkü hiçbirimiz o ikisini geçemeyeceğimizi biliyorduk. Bu yüzden arkadaşlarımıza destek olarak onlara yardımcı oluyorduk. Harika bir ekibiz ya! "Söğüt diyenler???" Diye yazan kişi bendim. "Ateş diyenler???" Yazan ise Yiğit'ti.Ama pes peşe düşen mesajlar kimin kazandığını söylüyordu. Ateş hariç herkes Söğüt yazmıştı. Göktürk bile! Göktürk, koçum sen mesajlara cevap veriyor muydun? Bunu nadiren yapıyordu. Genelde konuşmaya katılmazdı. Bu yüzden yazdığı zaman bazen şaşırıyordum. "Lan oha! " Yazan kişi düşündüğüm gibi Ateş'ti. Artık alışması gerekiyordu ama elbette bu duruma asla alışamayacaktı. Çünkü erkekler bile onu desteklemiyordu."Tamam Ateş sakin ol çünkü asıl olay bu değil" Öykü? Ne demek asıl olay bu değil? Ben bunu düşünürken ekrana bir mesaj daha düştü. "Yarın edebiyattan deneme olcazz" Gördüğüm mesajla kısa bir an bakıştım. Ardından hemen neşeli bir ses çıkardım. Elimden geldiğinde kısık bir sesle sevinmeye çalıştım çünkü Balım'ı uyandırmak istemiyordum. Ardından kahve makinesinden gelen sesle bakışlarımı k yöne çevirdim. Kahve taşıyordu! Minik bir çığlık atıp kahve makinesine doğru koştum. Hemen fişi çektim ve hazneyi yerinden çıkarttım. Öfkeli ve bıkkın bir nefes verdiğim sırada gruba gelen yeni mesajlarla tekrar sevindim. Mesajları göremesem bile ne hakkında olduğunu biliyordum. Ateş mi yoksa Yıldız mı tartışması vardı. Çünkü ikimizde bu derste harikaydık. Son denemelerde genellikle Ateş'i bir iki soru farkla yeniyordum. Elbette sadece edebiyat dersinde. Benim için güzel bir dersti. Sevdiğim tek ders denebilirdi.Hazneyi tezgahın üzerine bırakıp telefonu elime aldım. Mesajlara baktığımda yine kız-erkek ayrılığı olduğunu gördüm. Kızlar benim, erkekler Ateş'in adını yazmıştı. Hiçbir şey diyemedim çünkü kimin kazanacağı belli değildi. Ateş elbette bu gece çalışacaktı. Benim ise çalışmaya halim yoktu. Sınavdan önce birkaç konuya baksam yeter gibi geliyordu ama Ateş'i geçmek istiyordum. Belki yarım saat falan çalışabilirdim. "O zaman yarın denemeden sonra sonuçlara bakarız YILDIZ HANIM" Diye yazan Ateş'e tek bir cevabım vardı. "Yıldız hanım yazısından önce virgül koymayı unutmuşsun sanırım, ATEŞ BEY!"Gerisi benim için önemli değildi. Grupta Ayaz ve Yiğit sadece bu mesajımı konuşacak, Ateş ikisine biraz sövecek, kızlar ise onlarla beraber birkaç şey yazıp gruba yazmayı bırakacaktı. Göktürk ise hepsini okumaktan başka birşey yapmayacaktı. Telefonu kapattım ve ayağa kalkıp oturma odasına ilerledim. Telefonumu cebime koyarken gelen yeni mesaj Ateş'e aitti ve bu sefer özelden yazmıştı. "Yarın erken kalk, Uyuşuk!"Bu mesajı cevapsız bırakamazdım. "Biraz geç gelmeye çalış, Çalışkan Şirin"
Bölüm 5
5. Bölüm~
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.