İçeriğe geç

KANAR İNCİ

Bölüm 2 · 26 dk okuma

KANAR İNCİ

Bölüm 2

1.Bölüm Güverte Pası

Portakalı soydun.

Başucuna koydun.

Adamın yalanında bir tek sen boğuldun.

adamın kazdığı çukura bir tek sen düştün: Onun cezasını sen çekecek, her gün öleceksin. Bir mezarın olmayacak, çiçek ekilecek bir toprak üzerine atılmayacak. Çiçek ekenin olmayacak. Baba evinden kefen niyetli gelinlikle ayrılmayacaksın. Baba diyebileceğin bir ev olmayacak. Zira evinden ayrıldığın adam sana baba olmayacak. Ama dışarıdaki her kadını caydıran, elin gözünde ağırlığınca altın eden bir adam olacak. Saçını öpüp koklayan bir anne olmayacak. Annen gelinlik üzerindeyken kaderimi yaşamasın diye dualar eden ama aynı kaderi paylaşacağınızı içten içe hisseden, hayır yalan söyledim, aynı kaderi paylaşacağınızı adı gibi bilip de seni koruyamayan Tanrının beceriksiz meleği, Pamuk Prenses Masalının kötü kalpli cadısının prensesi öldüremeyen çok vicdanlı başarısız şovalyesi olacak.

En mutlu gecende, cehenneminde: Seni dört kurşuna kurban eden, altın kafeste güvercin eden koca dediğin, “Seni mezarında bile rahat ettirmeyeceğim.” diyen adam haklı olduğunu kendi mezarında bile sanacak. Hak hukuk mezarında da işe yaramayacak. Baba dediğin şahidin layık gördüğü isim ve koca demeye utandığın katilin kimliğe yazdığı soy isim mezarına yazılacak. Bu iki cehennem ateşi seni mezarında da rahat bırakmayacak.

Ve o adam kadından tek kurşunda aldığı karaciğeri namlusuna tercih etmez ama kadının cehennem gecesi bittiğinde sabah olmasın da istemez.

O güzel canı tekrar yakabilmek için.

Ama o adam demeye utandıklarımız da Tanrı`nın o tatlı, kıymetli canını bir gün alacağını bilmeli.

Ama o pis ruhunun, canını aldığı kadının saç teli kadar okkası olmayan bedeninden bir gün kopacağını her gün bilmeli.

Hantal damlalarıyla yoğun ter bedenime tüm gücüyle hücum etmişti. Başımdaki koca ağrıyı görmezden gelip yarı kapalı gözlerimi biraz daha araladım. Saçlarım enseme yapışıyordu, çok terlemiştim. Çapaklanan ve bu yüzden acıyan gözlerimi birkaç defa kırpıştırdım. Üzerimdeki beyaz, askılı gecelikte gözlerimi gezdirdim. Omzuma yakın kısmı açıktı ve soğuk en çok da oradan vuruyordu. Ayaklarımdan birinde beyaz, arka tarafında pembe kurdeleden fiyonk yapılmış çorabım varken öbürü ise bütünüyle çıplaktı. Çıplak ayağımın altında eski, paslanmış ve ucu biraz yukarı çıkmış bir çivi vardı ve çivinin soğuğunu ayağımın altında belirgin bir şekilde hissedebiliyordum. Ayrıca ayağımı yukarı aşağı hareket ettirdiğimden ötürü tenim meyve bıçağı çiziği kadar da kesilmişti. Elim alnımda, ovuşturuyordum öylece.

Omuzlarımdan birini arkaya, öbürünü önüme götürerek kendimi esnettiğimde bir şeyleri hatırlamaya çalıştım ve bu yüzden gözlerimi etrafımda gezdirdim. İster istemez kaşlarım çatılmıştı. Neredeydik? Bir gemide değil, bir odadaydım. Akşam o adamın yanındaydın Feris. Doğru. Nasıl oluştuğunu bilmediğim yarası açılmıştı bir hayat geride bırakmak için bindiğim geminin kaptanın. Başım çalkantıyla dönerken elim alnımda düşündükçe düşünmeye başladım. Gece yarısı geminin eski odasındaydık. Kısaca bakışmıştık, laf dalaşına girmiştik, benden çok biliyor gibi işime karışmıştı, ateşini düşürmeye uğraşmıştım, elindeki içi dolu şırıngayı sırtıma saplamıştı. Gereksizce aldığım nefesin kesildiğini hissettim. Göğsüm sıkıştı, en az dün geceki oda kadar paslı hançeri o adamın kemikli parmakları yüreğime sapladı. Aklıma gelenlerle silkelenirken deli gibi kafamı iki yana sallıyordum. Ne yapmışlardı bize? Birkaç inci çekik gözlerimden aşağı süzüldü. Sırrını sakla Feris. “Gitmem lazım, gitmem lazım. Allah kahretsin, Allah hepinizi kahretsin.” diye fısıldadım bedenimi delip geçen öfkemle. Damarım karıncalanıyordu. Ellerimi taş zemine vuruyordum fakat ellerimi yere çarparken ses çıkmasın diye kendimi öyle kasıyordum ki, bütün parmaklarımın kırıldığını hissedebiliyordum. Oyun oynamışlardı bize. Tüm hayatım boyunca, hatırladığım kadarında, o hayattan kurtulmayı dilemiştim ama ilk defa o huzursuz ömürden sıyrılmak için bir adım atmıştım. Lakin görünen o ki Tanrı`nın yıkılırcasına evreni gitme, yapma, etme… Mesajlarını öyle can yakan şekillerde veriyordu ki beni kahrımdan gömüp gömüp çıkarıyordu. Hayır, yalan söyledim. beni oraya gömüp üzerime benzin döküyordu. Sonra da cebinden çıkardığı dört kibriti yakıp yakıp üstüme atıyordu. Sanki bilerek her seferinde dört kibrit yakıyordu. Yaktığı kibritleri üzerime atıp beni cayır cayır ateşe veriyor, amber amber yakıyor, yalım yalım yanan beni gülerek izliyordu.

Bedenim bir evin kapısı, soğuk ise külüme muhtaç komşu olmuştu. Tokmağına vurdukça vuruyordu. Göz kapaklarım gözlerimi ağır ağır aralıyor, beni karanlığımdan kurtarıyordu. Çıplak omuzlarıma ürperti gelmişti, hava yine buz gibiydi.

Gözlerimi çevirdim olduğumuz yere. O paslı gemide değil, ufacık bir şavk süzmesinin bıraktığı loş ışığın aydınlattığı odadaydık. Dün gece geçti Feris. Geçmişti. Fakat kolayca atlatamıyordu bunu insan. Bulunduğumuz yer oldukça büyüktü, burası mahzen benzeri bir odaydı. Yere sürtüne sürtüne kirlendiğini hissettiğim beyaz, saten geceliğimin arkasından tüm bedenime tenimi ürperten soğuk vuruyordu. Ve bu soğuk, kollarımı kendime sarıp dikkatimin dağılmasına sebep oluyordu. Tavanın dört köşesindeki örümcek ağları ve nem kokusu kırarcasına burnumun direğini sızlatıyordu. Rutubetten geçilmiyordu. Bir köşeye çekilmiş, dizlerimi kendime çekerek oturmuştum. Kirli, saten geceliğimin örttüğü sırtım eski, siyah, yıpranmış, boyası soyulmuş, Kalker ve silis taşları kendini belli eder olmuş olan duvara yaslıydı.

Altımdaki zemin yüzümü buruşturacak kadar yaştı. Pisliğin kokusuyla midem kalkmıştı. Öksürdüm hafifçe, sesim kuru ve kısıktı. Eim korkuyla arkamdaki duvara gitti. Gözlerim fal taşı gibiydi.

Küçük başımı iki yana sallayarak gerildim kederle. İnanamıyordum içinde bulunduğum duruma. Yan yana dizildiğimiz insanları gözüme kestirdim. Hepsinin güzel gözleri kapanmış, hiddetli bir uykuya dalmışlardı. Çoğunu görmüştüm gemideyken. Tanıdıktı. Odada, tam karşımda, duvara çivilenmiş bir ayna vardı. Elimi duvardan çektim. Çehremi izledim aynadan. Saçlarım sanki savaştan çıkmışız gibi kan revan içindeydi. Ayrıca pis kokuyordu. Çekik gözlerim şişmiş, içi dolu doluydu. Göz irisimin tam ortasında bulunan gözbebeklerim büyümüş, harelerim sanki boşluğa düşmüştü. Cayır cayır yanıyordu gözlerim, öyle bir yanıyordu ki, ateşinde kavrulup kül, yalım yalım kor olmuştum. Küllerimi avuçlarıma bırakmıştı elalemin teki. Acı içinde bir gülümsemeyle izledim bertaraf olmuş halimi. Zavallı bir gülümseme çevrelemişti çehremi. “Daha fazla üzülemezdim.” kafama vurdum acıyla. keşke öldürseydim bütün hücrelerimi. “Daha fazla üzülemezdim.” şakağıma yaslı yumruk ettiğim ellerim tekrardan başıma gitti, tekrardan tüm aklıma zarar verdi. “DAHA FAZLA ÜZÜLEMEZDİM.” odanın içindeki bağrışmalarım bir iki kişinin gözlerini araladı. Ayrıca uykuda çoğunun yüzü buruşmuş, burunlarını kırpıştırmışlardı. O sedaya ne acılar sığdırmıştım o anda. Feryadım kederle canımı yakmış, gam içinde kulağımı kanatmıştı.

Sessizce ağlıyordum iki yandan tüm gücümle başıma vururken. Öyle sert vuruyordum ki başıma zonklayıp duruyordu. Bir davula vurur gibi, bir taşı tekmelediğinde çıkan sedalar gibi, patlatılan torpilin sesi gibi zonkluyordu kafamın içi.

Hıçkırıklarım ardında nice naralar doğurmuş, nice kulaklar doldurmuştu.

“Öleceksin, baban gibi kıyacaksın canına.” gülüyordu öylece.

“Hayır. Hayır. Hayır.” başımı iki yana sallıyor, gözlerimden bocalan gözyaşlarıyla ağlıyordum sessizce.

“Önce atacaksın kendini bir uçurumdan aşağı, düştüğün nehirde su seni alıp götürecek öylece. Sonra bacaklarını yakacak, parmaklarını keseceksin. Bedeninde hiçbir yara kurumayacak, sen izin vermeyeceksin. Aklını kaybedeceksin. Başını her gün duvara vuracak, beynindeki tüm hücreleri öldüreceksin.”

Tanımıyordum bunları söyleyen kadını, hatırlamıyordum bu anıyı. Tüm bedenimi titretmeye yetiyordu ama. “Yanarak ölmeyeceğim, acıyla ölmeyeceğim. Hayır,” diyordum deli gibi kendi kendime. Tüm gücümle başıma vuruyordum bir yandan da. Güzelce ölecektim, sevgiyle ölecektim.

Burada kapana sıkışmışken güzelce ölmenin imkanı yok ki Feris.

“Ben seni gömeceğim bu toprağın altına. Ölmeden gömüleceksin sen. Baban yaşasın diye her gün çabalayacak, seni her gün öldüreceğim.”

Nefesim gitgide kesiliyor, ağladıkça ağlıyordum. Göğsüm daralıyordu. Deli gibi başımı iki yana sallarken zihnimi bir sarmaşık gibi saran anılardan arındıramıyordum. Anı değil bunlar Feris, olamaz. Hem zihin bize oyunlar oynar, olmayan şeyler hatırlatır, yaşanmamış maziler kurar.

Gitmem gerekiyordu. Kahretsin, ölümün hayalini hep kurmuştum. Ama bu şekilde değil, benimle aynı durumdaki birkaç zavallıyla birlikte olmamalıydı ölümüm. Tanrı bu canı bana vermişti, bedenimi ruhuma emanet etmişti. Ama o bedenin ruhtan kopuşu, o canın kederli sonu, o ruhun hangi ayaklar altında ezileceği bana meden edilmemişti.

O adamla yaşanan akşamın anıları zihnime hınca hınç ederken ağlayarak izledim aynadaki halimi. Geceden kalan, çıkaramadığım maskaram akmış, allığım uçmuş, dudaklarımdaki parlak, koyu renk rujum dağılmıştı.

“Anne…” ellerim hareket ettiremeyeceğim kadar çok titrerken gevşek bir şekilde şakaklarıma kapanmış, başım karnıma çektiğim dizlerime gömülmüştü. Ağır ağır nefes alıyor fakat aldığım hiçbir nefesi ne ağlamaktan kıpkırmızı olmuş burnumdan ne de dudaklarımın arasından sadece yakarışlar ayrılan ağzımdan veremiyordum. “Öldürecekler bizi,” kafamın içinde aklımın duvarlarına çarpa çarpa yankılanan çığlıklarla daha kuvvetli ağladım. “ANNE ÖLDÜRECEKLER BİZİ.” öyle çok bağırıyordum ki sesim kısılmıştı ve öyle hızlı dökülüyordu ki incilerim, şaşırtırdı. “Annem… Ben ölmek istemiyorum.” çığlık çığlığa ağlıyordum. “Böyle ölmek istemiyorum.” bu cümlenin hayır, bu yakarışın hemen ardından öyle büyük bir çığlık atmıştım ki odada bulunan herkesi uyandırmıştım. Ve onlar da korku içinde bulundukları durumu çözmeye çalışıyorlardı.

Işık hızında ayağa fırladım. Odanın demir kapısına var gücümle yumruklarımı geçiriyordum. İncilerim yere dökülürken hem onların tok sesi hem de odadaki diğer insanların ağlamaları koca bir uğultu oluyor, kulaklarımı tıkıyordu. Bir bardak, hayır, bir avuç suda boğuluyordum. O avuç içi nasırlaşmış, su da haliyle yosun tutmuştu. Su, nefesimi git gide kesiyor, yosunları boğazıma dolanıyordu. Kimin eliydi, beni avucuna aldığı suyla boğabilecek kadar okkalı olan? Kimdi, ellerini kara saçlarımı okşamak yerine beni boğmak için kullanan?

Tüm gücümle yumruklarımı kapıya geçiriyordum. Bir yandan da geçirdiğim krizi atlatmak için kendimi sıkıyor, sakinleşmeye çalışıyordum. Demir kapıya pek etkisi olmasa da gücümü yağmalayıcı bir devlet gibi sonuna kadar sömürüyor, bedenime barbarlık ediyordum.

Burada bulunmak istemiyordum. Ardında sıkışıp kaldığım bu dört duvar bana toprak altını hatırlatıyordu. Ağlarken “BENİ DIŞARI ÇIKARIN!” diye tüm gücümle çığlıklar atıyor, sesimin git gide kısılmasına engel olamıyordum.

Kapıya birkaç yumruk daha geçirdiğimde boğazımdan kopan hıçkırıklar ince sesimle karışıyor, ağrısı boğazıma bir hançer saplanmış, dikenli teller zarif tenime batmış gibi hücum ediyordu.

Ben hıçkırıklarla ağlarken birkaç kişi daha ayağa kalkıp kapıyı yumruklamasalar bile ağlayarak bana katıldı. Bazıları ise korku içinde, ağlayanları sakinleştirmeye çalışıyordu.

Yumruklarımı kapıya geçirirken tiz bir çığlık koptu boğazımdan. “Öleceksin, canını sen çığlıklar içindeyken alacaklar senden. Güzel bir ölümün olmayacak, gözlerini huzurla kapatmayacaksın. Ben ölü gibi babanı yaşatmak için her gün dualar ederken, senin nefesin her geçen gün daha da kesilecek, engel olamayacaksın.” Öyle tizdi ki çığlığım, ses tellerimin koptuğunu ve gırtlağımın yırtıldığına emindim. ”ÇIKARIN BENİ BURADAN!”diye bağırıyordum tüm gücümle. Öyle ağır küfürler ediyordum ki, odadaki herkesin kulaklarını kanatıyordum.

Gözlerimi birbirine bastırıp alnımı demir kapının buz gibi zeminine bastırdım. Bedenime hücum etmiş sıcak ter, kapının soğuğuyla buluşmuştu. Yumruk yaptığım elimi de tıpkı alnım gibi soğuk kapıya yaslamıştım güçsüzce. “Yalvarırım gtmeme i-izin verin.” her cümlemin ardından amansızca hıçkırıyordum. Bu canımı ölesiye yanıyordu. Birkaç yumruk daha geçirdim kapıya fakat bu sefer kiler daha güçsüzdü öncekilere göre. Pes edip yüzümü aynaya döndüm ve sırtımı demir kapıya yasladım. Dizlerimi kendime çektiğimde daha sessiz hıçkırıklarla ağlıyordum bu sefer. Ama yine de duyuluyordu kederli hıçkırıklarım. Elim yüzüme kapanmıştı.

Kaderime terk edilmiş gibi ağlarken yanıma birinin geldiğini hissettim. İstemeden ürpermiştim. Omzumdan sarıldığında korkuyla kendimi geri çektim ve duvarın köşesine sindim. Sırtım bir okun yayı gibi gerilmişti.

Kumral saçlı, mavi büyük gözleri olan bir kızdı bu, yanımdaki. Beyaz, hatta buğdaya yakın bir ten rengine sahipti. Balık etli vücudu onu şirin gösteriyordu. Venüs dudakları ve gözbebekleri korkuyla titriyor, beni izlerken kavisli burnunu kırpıştırıyordu.

Ellerimi başımın iki yanına almış, gözlerimi karnıma çektiğim dizlerimde gezdiriyordum. Bakışlarımı yeniden ona çevirdim. “Öldürecekler mi bizi, öldürmezler değil mi?” zavallı tavrımla ve alkol almış gibi donuk gözlerle sorduğum soru onu ürkütmüş gibi omuzları hafifçe tırstı.

“Ha-hayır, öldüremezler.” titriyordu sesi. “Hem öldürseler ne geçer ellerine, en fazla ailemizi arar fidye isterler.”

Nenem zengin kadındı. Ama kollarındaki bilezikleri bozduracak kadar sevmezdi beni. Başımı kaldırdım ve çenemi dikleştirdim. Ayağa kalkarken dizlerimi çözmüş, kalkmak için duvardan yardım almıştım.

“Haklısın,” dedim ağlamamı durdurarak. “Böyle bir tepki vermemem gerekiyordu.” burası yosun tutmuş tiksintimi tetikliyordu. “Gözlerimi açtığım an böyle bir yerde uyanınca ve…” burnumu çekip toparlanmaya çalıştım. Kendimi açıklayamıyordum. “Dün geceyi hatırlayınca kendimi tutamadım, sakinleşemedim.”

“Dün gece mi, sen nasıl olduğunu biliyor musun?” asıl o bilmiyor muydu? Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.

Herkes birbirine bakıyor bizim gibi olayı çözmeye çalışıyordu. Biraz kilolu, ekose gömlekli ve keten pantolonlu genç eliyle kıvırcık saçlarını karıştırdı ve kalın dudaklarını araladı. “Çay,” dedi sakince. Odadaki herkesin gözleri ona dönmüştü. Soru sorarcasına ona bakmamızla tekrar konuştu. “Dün gece yetişkinlere dağıttıkları çay ve çocuklara verdikleri kayısılı meyve suları ilaçlıydı, ben içmedim.” uykulu bakan gözlerini tam karşısında olan bana, yüzüme çıkardı. “Yolcuların diğer neredeyse hepsi içti ama.” gözlerini, saçlarını at kuyruğu yapıp perçemlerini bırakan kadına çevirdi. “Ben ve o hariç.” kaşlarını kaldırdı. “Konuşsana!” korkudan tir tir titreyen kızın suratına bağırdığında kaldırdığı kaşlarını indirmiş, hiç düzeltmeyecekmiş gibi çatmıştı. “Bizi uyanık halde bulduklarında seni nasıl yere devirdiklerini ve beni nasıl dövdüklerini anlatsana!” öyle bir kükredi ki kızın suratına, bütün bedenim ürperdi.

“Tamam, yeter. Bağırma kıza. Görmüyor musun o da korkuyor.” diye sanki az önce çığlıklar atan ben değilmişim gibi bağırdım adama. Odanın köşesine sinmiş, korkudan dilini yutmuş, titreyerek ağlayan bir kızdan sinirini çıkarmasına göz yumamamıştım ama o an.

Bağırmamla sustu adam. koyu kahverengi saçlı, beyaz tenli, pembe gözlüklü kızın yuvarlak dudaklarının aralandı fakat kapıdan gelen sesle birlikte yuttu söyleyeceklerini. Sesten ötürü ben de tırsmıştım. Bir iki adım ilerleyip aynanın karşısında durdum ve yumruklarımı sıktım. Yumruk atmayacaksın değil mi Feris, o güç yok sen de. Yalan yoktu. O gücü bedenimde arasak da bulamazdık şu an. Ancak kendime zarar verirdim bu hareketle ve tatlı canıma kıymak istemiyordum açıkçası.

Hızlıca odayı incelemeye başladım. O an aklıma gelen fikirle az önce konuşacak olan pembe gözlüklü kızı gözüme kestirdim. “Gözlüğünü verir misin? ”

“Hah?” diye baktı şaşırtıyla. sonra kendini toparladı. “Tabii.” çıkardığı gözlüğü bana uzattığında yaklaşıp aldım ve elimle gözlüğün camının içine bastırarak bir camını çıkardım. “Özür dilerim.” diye mırıldandım. Tekrar takabilirdi yerine, bu yapacağımdan sonra kırılırsa da yenisini alırdım ona. Buradan çıkabilirsek eğer.

Tekrar aynaya yaklaşırken bir elimde de cam parçasını tutuyordum. Oldukça inceydi bu. Gözlüğünün derecesi küçüktü herhalde. İncecik cam parçasını dört kenarından duvara çizilenmiş aynanın orta kenarından arasına zorlayarak soktum. Camın sadece ucu girmişti ama. Aynanın ortası şişip yukarı çıkarken uçları duvara sabit kalabilmek için zorluyordu.

Gözlük camının şekli tümsek ayna şeklindeydi. Bu yüzden başını aynaya sokmak o kadar da zor olmasa da camın ortalarını sokmak için oldukça güç harcamak gerekecekti. böylece camın ortalarına doğru ayna kırılacaktı.

Biraz daha zorladım, biraz daha verdim gücümü. Uğraşırken dişlerimi sıktığımdan komik görünüyordum belki de.

Hiç beklemediğim bir anda çat diye ortadan çatladı ayna. Bununla istemeden geri çekilmiştim çünkü cam kırıkları üstüme gelmişti. İki büyük parça, bir de onlardan dökülen kırıklar kalmıştı çabam sonucunda. Büyük parçalardan birini aldım ve ayağımın altına koydum. Cam parçasının bir ucu beyaz çoraplı ayağımın altındayken öbürünü de tutmuş kendime çekiyordum ki kırılsın. İyice kendime çekerken ayağımla sıkıca bastırdığımda kırıldı ve elimde üç parça oluşmuş oldu.

Aynayı üçe ayırıp az evvel kırdığım küçük parçayı kavrayarak kapının karşısına geçip gardımı almamla kapının açılması bir oldu.

İki adam vardı karşımda. Biri sarışın kahverengi gözlüydü. Öbürü ise kızıldı ve mavi büyük gözlere sahipti. Fakat ikisi de oldukça cüsseli, kalıplı adamlardı.

“Sakın yaklaşmayın.” diye konuştum gergin bir sesle. iki adım gerilemiştim o sırada. Tehdit edebilecek durumda mısın ki Feris?

Deniyordum şansımı. Odadaki herkesi korumaya çalışmamın bir çabasıydı. Alayla havalandı adamlardan birinin kaşları. Diğeri ise öylece izliyordu suratımı. Bakışlarıyla cezri geçen adam konuşmaya başladı. “Cebimde silah varken elindekinin ne zararı olabilir ki?” Küçümsediği cam parçası can alıyordu insandan.

“Ucu en az kurşun kadar keskinken eşit sayılırız.” dedim başımı kaldırıp. “Hatta senin kurşunun sayılı. bu odadaki herkese yetmez yani. Ama benim silahımın kurşunu bir bedene bin kere girer.” dedim çenemi dikleştirirken. Kontrolün bende olduğunu biraz olsun hissetmeleri için uğraşıyordum.

İnanılmaz gergindim ve ayrıca korkudan titriyordum fakat bunu karşı tarafa pek belli etmemeye çalışıyordum. Sen böyle titrerken nasıl korktuğunu bilmemeleri imkansız Feris.

Tam o sırada az önceki kumral, mavi gözlü kız yanıma geldi. yerdeki ikinci küçük ayna parçasını tutup o da gardını aldı. “Siz iki kişisiniz fakat bu odada yirmi küsür insan var.” dedi kaşını kaldırarak meydan okur gibi. Onun bu hareketiyle boşta olan elimi parmaklarına geçirdim yanında olduğumu göstermek istercesine.

“Önce o sesini kes.” dedi kızı umursamayıp yüzüme döndüğünde. Kaşları çatılmış alayı yok olmuştu. “Bu durumdayken dilin kemiksiz konuşmaya hakkın yok.”

“Ben bu duruma gelmeme neden olacak hiçbir şey yapmadım. Bu odadaki hiç kimsenin suçu yok. Bizi bu duruma getiren sizken cezalı muamelesi uygulayamazsınız.” göğsüm hızlı hızlı kalkıp inerken yüzüme gelen saçlarım beni terletiyordu.

“Nereden biliyorsun suçun günahın olmadığını, dün yaşadığın anıyı bugün hatırlayabilen biri de değilsin ki sen.” doğruydu, değildim.

“Sen nereden biliyorsun bunu?” diye sordum şüpheyle. Hıncımı ondan çıkarmak için an kolluyordum öylece.

Afallayarak baktı yüzüme. “ Nereden mi biliyorum, halinden belli işte. Hem…” başını kaldırıp tavanın uç tarafını gösterdi. “Buradaki kamerayı göremeyecek kadar kör müsün sen? Sabahtan beri kafanı zorlayıp ağlıyordun.”

Yutkundum hafifçe. İkna olmaya pek istekli değildim ama üstelemedim konuyu. Fakat aklıma gelen soruyla içimi endişe yaladı soğuk bir rüzgar gibi. Ağlarken izlediyse incilerimi de görmüş müydü ki?

Aldırış etmeden çehrelerini izledim. “Gelin.” diye emir kipiyle konuştu. Bu durumdayken rica mı edecekti Feris?

Herkes temkinli adımlarla teker teker ayrılırken adamın yüzü bize döndü. “O elinizdekileri bırakın yere.” dedi kalın sesiyle.

İsteksizce bıraktık çünkü başkaldırmanın bir manası yoktu. Tam odadan çıkacakken yerde çöküp ağlayan ve inatla gelmeyen kızı gördüm. O kıvırcık oğlanın bağırdığı kızdı bu. Adam kızın gelmesini beklerken kızın yanında diz çöktüm. “Gel gidelim hadi.” diye onu ikna etmeye çalışırken aklıma gelenle saçlarının perçemlerini usul usul kulağının arkasına sıkıştırdım. Adam bizi izliyordu. Bölye zamanlarda devreye giren korku olduğunda gerginliğim düşünmemi zorlaştırıyordu ve haliyle aklıma gelen hiçbir fikri zihnimden kapı dışarı etmiyor, bir sonraki planı akıl edemeden birincisine balıklama atlıyordum. perçemleri kulağının arkasına sıkıştırırken ona doğru eğilmiştim ve yerimden hareketlenmeyerek fısıldadım “Ona önde ilerlemesini söyle.”

Kaşlarını çatarak yüzüme izliyorken hadi dercesine baktım. Kızın gözleri adama kaydı. “Tamam.” dedi silkelenip ayağa kalkarken adama. İlk önce anlayamasam da sonrasında kavradım. Zira adam kızın onayını duyduğu gibi odadan çıktı ve elime fırsat geçmiş oldu. Hızlıca ayağa kalkıp az önce bıraktığımız ayna parçalarının ikisini aldım ve birini kızın şortunun cebine sıkıştırırken diğerini uzun, bol geceliğimin altından bacağıma bağlayabilmek için izinsizce kızın geniş tokasını saçından çıkardım. Soran gözlerle beni izlediğinde cevap vermeye halim yoktu ve bu yüzden bacağıma kalın sayılabilecek siyah lastiği geçirip avucumdan biraz büyük olan ayna parçasını bacağıma geçirdiğim lastiğin arasına sıkıştırdım. Gözlerimin incileriyle aynı renkteki saten geceliğim boldu ve bu sebeple anlamaları imkansızdı.

Hızlıca odadan ayrıldık.

Tırsmış gözlerle etrafı izlerken sürünün peşine takıldım. Sürü ha? Bir nevi sürüydük burada. Yalan yoktu. Yavaşça en arkada yürürken kafamı çevirmemle karanlık koridorun en başında kapısı açık bir çıkış merdiveni olduğunu fark ettim. Önce sessiz birkaç adım attım. Başlarda küçük olan adımlarım sonlara doğru büyük bir hal almıştı. “Nereye gidiyorsun sen.” arkamdan gelen kükremenin ardından hızlı adımlarla koşmaya başladım. Onlara zıt yönde öyle hızlı koşuyordum ki nefes nefeseydim. Koridor da oldukça uzundu ama. Bu yüzden bir türlü yetişemiyordum başlangıcına. Başlangıç dediğim buradaki cehennemimin sonuydu aslında. Çıkış biletimdi benim.

Adamın da arkamdan koştuğunu hissediyordum. Kükremelerini de duyabiliyordum ama yine de aldırış etmeden koşuyordum.

çıkış kapısına geldiğimde hızımı kaybetmeden merdivenlerden inmeye başladım. Korku içinde koşuyordum. Ter içinde kalmıştım. Adam da geliyordu arkamdan. Bunun tedirginliğiyle merdivenin tahta tırabzanının çıkık çivisine takıldım. Endişeyle geceliğimi çividen kurtarmaya çalışırken kulağıma dikişlerin patlama sesi geldi, sırt kısmı yırtılmıştı. Tenimi ürperti kaplarken yaş merdivenlerin tahta olmasına şükrettim. Bu ıslaklıkta mermer olsaydılar kayıp düşmemem imkansız kalırdı.

Korkudan kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi hopluyordu fakat ne bunun korkusunu yaşamaya ne de ağlamaya şu an vaktim yoktu.

Hep çok hızlı bir insan olmuştum. Şu anda hastalıklı, sıska bedenimin sefasını sürüyordum. Peşimden koşarken kükredikçe kükreyen adam sanki ensemin dibindeymiş gibi hissediyordum. Belki de kendimi rahatlatmak için kaldırdım başımı, baktım yukarı. Üst merdivenlerde değildi, bu içime su serpmeliydi fakat göğsümü kor ateşine çevirdi.

Çünkü üst merdivenlerde değil ensemin dibindeydi ve kalın parmakları omzuma tutunmuştu.

Nefesim kesildi.

Gözlerimi korkuyla kapattığımda bedenim kaskatı kesilmişti.

Gözleri düş önüme der gibi baktığında çaresiz yürümeye başladım ve onu arkamda bıraktım. Dudaklarımı kemirdikçe kemiriyor, yumruklarımı sıkıyordum. Sızlayan burnumu çekerek merdivenlere baktım. isteksizce yürürken az önce geldiğim kapıdan geri girdik ve çıt çıkarmadan sürünün az önce geçtiği merdivenlerden geri çıktığımızda boş bir alana yöneldik.

İçeri girdiğimizde ayaklarım çivilendi yere sanki. Yürüyemedim istemeden. İlerlemeliydim biliyorum ama olmuyordu. Adam arkamda homurdanırken sırtımdan itti beni. Hafifçe hapşırırken istemeden yere eğiliyormuşum gibi yaptım ve eğildiğim yerde bacağımdaki aynayı çekip çıkardım.

Adam afallayan gözlerle beni izlerken şaşkınlığından yararlanarak onu hemen dibimizdeki duvara itip elimdeki aynayı çenesinin altına yasladım. Ben boynuna iterek aynayı ona saplarken o ise silahını çıkarmış, şakağıma yaslamıştı.

Kesik nefesler alıyor, konsantrasyonumu toplamaya çalışıyordum. Fakat o çok rahattı. Hatta surat ifadesi öyleydi ki sırıtıyor bile diyebilirdim.

Bir saniyeliğine gözlerimi kapattım ve temkinli ifademle açtım. Ayna parçasının sivri ucunu boğazına biraz daha batırdım. Neden beni tam şu an vurmuyordu. Ben onu öldürmeyi aklıma koymuştum ama.

“Babanı her gün yaşatacak, seni tek günde öldüreceğim.”

Bedenime gelen ürpertiyle vücudum ve zaten titriyor olan ellerim daha çok titredi. Dişlerimi kanatırcasına dudaklarıma geçirdim. gözlerimi tekrar kapattım ve göz yaşlarının yanaklarımdan süzülmesine izin verdim. Bir kadın kafamda durmadan çığlık atıyor ve göğsüme hançer saplayacak cümleler kuruyordu.

Kafamdaki siluetin zihnimin içinde dizlerinin üzerine çöküp ellerini iki yana açarak attığı çığlık, ellerimin kopma noktası oldu.

Bıçak niyetine kullandığım aynayı ölümü umursamadan adamın boynuna sapladım.

Dişlerini birbirine geçirircesine sıktığını ve çenesinin kaskatı kesildiğini fark ettim.

Kurşun sesi beklemiştim.

Bu gece ölmeyi kendime farz etmiştim.

Ama öyle olmadı.

Ne şakağıma dayadığı silahındaki kurşun başımı dağıttı ne de o kurşun başka bir noktayı hedef almadı.

Gelir kadın bahçeye bir elinde iğne ve iğneye geçirilen iple. Ufak tefek adımları vardır, en yakına ulaşmak sanki ufuğa koşmaktır, ıraktır. Yaklaşır ama eninde sonunda. Alnında biriken kan değil ter olur meyveye ulaşınca. Yükselir parmak uçlarında. Uzanır böylelikle tepedeki elmaya. Elma doldurur küçük avuçlarını. Şimdi bir avuç içi kadar olan elma taştıkça taşacaktır tohumu avuçta filizlenip çiçek açınca.

Kadın kabuğunu dikmeli,

Elmayı öldürmeli.

Adam neden beni öldürmedi

Kadının küçük adımları benim merdivenlerde koşmalarım. İğnesi adamın kurşunu, elmanın tohumlarıysa elimdeki ayna. Kadın, öldürdüğüm adam. Ben elmadan çiçek açan.

Hikayenin devamında yok olan.

Bu gece öl kadın.

sen her gün öleceksin kadın.

Bir mezarın olmayacak.

Üzerine toprak atılmayacak.

Onların gözünde cesedinin üzerine toprak atılacak kadar bir değerin olmayacak.

Ölü bedenin semada korunmayacak, toprakla buluşmayacak.

Kurtlar sofrasına atılacak.

Kemik üstünde et, damar üstüne deri kalmayacak.

Onların aç ruhları ruhunu sömürdükçe daha da acıktı, bedenini tüketmekle de doymayacak.

Adamın bedeni yere çullanırken bakakalmaya zaman yoktu. Az önce çıktığım kapıdan koşarak geri dönmeye koyuldum.

Ama bende o şans var mıydı

Kolumu saran sıcak parmaklarla durmak zorunda kaldım. Omzumun üzerinden başımı çevirdiğimde ateş gibi bakan gözlerle karşılaştım. Benim kaşlarım havalandığında onun kaşları daha fazla çatılamazcasına çatıktı. Saçlarının rengi açık kahverengi, gözleri yeşildi. buğday teninde açık renkli oldukça fazla ben bulunuyordu.

Tek bir kelime dahi etmeden tuttuğu kolumdan beni sürüklemeye koyuldu. Gözleri ne kadar bıkkın olduğunu su üstüne çıkarıyordu. Gelmemek için çırpınmamla o da yürümeyi kesti ve tekrar bana döndü. “Bir zarar vermeyeceğiz, inadını kırıp gel.” sesinin keskin tınısı kesilirken adem elması oynadı ve “ Zaten hepiniz kaçmanın peşindesiniz,” diye homurdandı. diğerleri de mi kaçmaya çalışıyordu. Elbette kaçmaya çalışıyorlardı. kader diyip kabullense miydiler “Canınız ne tatlıymış.” diye cümlesini bitirdiğinde burnundan sıkıntılı bir nefes verdi ama o nefeste alayında saklı olduğu gerçeği barizdi. Fakat takıldığım nokta alayı değil cümlesiydi. Bu yaptıklarından sonra kös kös oturup ölümü beklememizi umuyordu herhalde.

“ Sizdeki canın pek kıymeti yok gibi ama, değil mi” dedim ben de karşılık olarak. Bana, bu nereden çıktı şimdi bakışı attığında konuşmaya devam ettim. “Boğazınıza hançer yaslansa, silahı çıkarıp ateş etmiyorsunuz.” belki boğazına yasladığım hançer değildi fakat hançerle aynı görevdeydi.

Bana ters bir bakış attığında konuşma zahmetinde bulunmadı ve peşinde sürüklemeye devam etti. Boş alanda biraz daha ilerlediğimizde dizlerinin üzerine çöküp oturan insanlar gördüm. Hepsi korku içindeydi. Gözlerimi kısıp yüzümü kırıştırdığımda bulunduğumuz yeri kafamın içinde betimlemeye çalışıyordum.

Koyu renklerin yer edindiği büyük boş bir alandı burası. Rutubetin tozu pisliği alarak temizliğe savaş ilanı verdiği, ve cenkinde galip geldiği tozu dumana katan bir mücadeleden ibaretti.

Yerde, bu odadaki en açık renkte olan tuğla parçaları, tavan köşelerinde şekli bozulmuş örümcek ağları vardı. Bir duvarın köşesine sinerek oturan insanların karşısında ise uzun boylu, kumral iki adam vardı.

Ellerini arkada bağlamış, boş gözlerle insanlara bakıyorlardı. Önümdeki kahverengi saçlı adam bana gözleriyle duvarda oturan insanları işaret ettiğinde gözlerinin söylediğini yerine geçtim ve dizlerinin üzerine oturan insanların yanına oturdum. Çevremdekilere baktığımda yanımdaki kişinin odadayken kıza bağıran kıvırcık olduğunu fark ettim. Keten şortu toz içinde kalmış, kırmızı siyah ekose gömleğinin eteklerine yakın kısımları sökülmüştü. başımı biraz kaldırdığımda boynunda siyah bir ip olduğunu gördüm fakat kolyesini siyah tişörtünün içine koyduğu için ne olduğunu anlayamadım. yüzünde bir sürü iltihaplı sivilce ve koyu renkte benler vardı. Boynundaki benleri etliyken yüzündekiler düzdü.

Gözlerimi kırpıştırarak karşımızdaki adamlara baktım. Soldaki adamın boyu iki metre kumral, saçları üç numara, gözleri elaydı. Etli dudaklarını yalarken üstümüzde keskin gözlerini gezdiriyordu. Kaşında

bir çizik vardı ve vücudu üzerine giydiği polo yaka tişörtü rahatlıkla dolduracak kadar iriydi. Geniş omuzlarını silkeleyerek üzerindeki tozu aldı. Sağdaki ise açık kahverengi saçlara ve yemyeşil gözlere sahipti. alt dudağı kalın, üst dudağı bir tık daha inceydi. Düzgün bir burnu, yüzünde çok açık renkte birkaç beni vardı. Kahve saçları karışıktı ve boyu tıpkı diğeri gibi en az iki metreydi. Sağdaki adam kadar olmasa da dizman bir bedeni vardı. Öbür adam kaskatı dururken bu yeşil gözlü adam dudaklarındaki çarpık gülümsemesiyle bizi izliyordu.

Yanımıza bir adam daha geldiğinde nefes nefeseydi. “Zeyd,” dediğinde soldaki adam kafasını çevirdi. Zeyd denen adam sorarcasına yeni gelen adama baktığında adam bir şey söylemedi fakat yüzünün hareketlendiğine emindim lakin sırtı bize dönük olduğundan ne yaptığını bilmiyordum.

Zeyd başını yukarı aşağı ağır ağır sallayarak bize döndü. Ve “Kalkın.” diye emir verdi. Kaşlarımı çatarak onlara baktım. Bizi oradan oraya sürükleyerek alay mı ediyorlardı. Herkes yavaşça kalkıp Zeyd`i ve onunla birlikte önde ilerleyen diğer adamları takip ettiğinde ben de onları takip etmek zorunda kaldım.

Üzerimi silkeleyerek ayağa kalktığımda en arkadan yürümeye koyuldum. Sırtımdan vuran soğuk nasıl da ürpertiyordu tenimi. Sanki bir adam vardı arkamda. Yalıyordu canavardan kaçtığım sırada geceliğimin yırtılan ardını. Sırtımda canavar vardı. Dilini tenime sakladı. Uzun dili sırtımı yaladıkça yaladı. Buz gibi havada, tenimi amber amber yaktı. Ama ne çirkin betimlemelerdi bunlar. Geceliğin incecik askılarıyla örtülü omuzlarımı raşelendiriyordular.

Kendimi canavarın kollarına bıraksam. O beni alsa benden, ben sadece sussam, tadını çıkartsam. Yalvarsam, sabah olmasın diye nazlansam. O beni kendi yollarıyla susturduğunda da gülümsesem ve şakımayı kessem. Rüya gibi her gecemizin ardından her uyandığımda pişmanlığın kollarında kavrulsam. Arsızca geceyi tekrar beklesem. Ama sadece rüya gibi gecelerin ardında uyanırım, pişmanlığımı o sabahlara eriştiğimde tadarım. Öbür gecelerim cehennemi yaşattığından bana, sabaha eremez. her gün her gece aynı akşamda kalırım.

Başımı hafifçe iki yana salladım ne düşünüyorsun der gibi. Yutkunurken terlemeye başlamıştım ve bataklık çamurunda çırpınma yolundaydım.

Ama canavar yalancı. Zaten canavarım geceliğimi yırtandan çok farklı, apayrı. Öz canavarımın yanında kaybederdim kendimi ben. O yalanlar söyler, yadigarı tetikler ve rüya gibi geceleri her an sunmayı teklif eder. Hayır, teklif falan etmez o geceleri benden izinsizce alır. Çünkü benim o geceleri uğruna kurban olacak kadar istediğimin farkındadır. Öldürür beni o gecelerde, artık ondan bir tane, bir canavar daha vardır. benim tenimde, derimin altındadır. Kan içinde kalmıştır ve aylar boyu bekleyip kucağıma varacaktır. Kural böyledir değil mi, sen gecelere, karnındaki sana katlanır. Canavar yan gelip yatandır. Sana her sabahı cehennem eden, akşamında saçlarını okşayıp gündüz kurduğun düşleri veren.

Ama senin düşlerin sadece geceler olacak kadar sığ değildir, okyanus gibidir. Derindir. Yalanı öğrendiğinde.

Kuralları siktir edip karnındakinin ve kendi canına kıyacağın kadar.

Başımı iki yana salladım hızlıca. Hangi anne yapardı bunu çocuğuna. Aldırış etmedim aklımdaki korkunç düşüncelere ve boyası kavlamış tozlu duvarlarda parmak uçlarımı gezdirdim. Diri diri ateşe verseler beni, duvara değen parmak uçlarım kadar yakamazdı onların ateşi. Duvarın tozlarını silkelediğimde kabartmalı yazılarla karşılaştım. Hangi dildi bu?

“Si Amathai manamkon ug usa ka bata nga balangaw, nga dili mahisama kanimo; manganak niini. Ang bata nga nagdagayday sa suba, ang pagsalig ni Amathai sa Diyos, makaguba sa trono sa diyos sa kalampusan. Siya ang mokontrol sa iyang mga kamot.” (37°08'51"N 38°47'03'E)

sesli şekilde dile getirmeye çalışsam da pek umursamadım. muhtemelen sallamasyondu ya da harfler silinmişti. Yanındaki koordinat hakkındaysa hiçbir fikrim yoktu. Fakat başımı eğdiğimde yazı yazılmış duvarın hemen altındaki kırmızı biberi fark ettim. elime aldığımda biberin delindiğini ve içinde bir çam fıstığı olduğunu gördüm. Kaşlarımı çatarak elimdekine bakarken biberi yanıma aldım ve yürümeye devam ettik.

Uzunca koridorları aşıp geldiğimiz yer beni şok etmişti. Sürüce zindanlarla dolu koca bir alandaydı.

Yirmi yedi zindan vardı.

Gözlerimi kırpıştırarak izledim olduğumuz yeri. Bizi öldürecekler miydi?

Herkesin korku içinde ağlamaya başladığını fark ettim. Herkes oradan oraya koşturuyor, kaçmaya çalışıyordu.

Başımı korku içinde iki yana salladığımda diğer herkes gibi kaçmaya çalıştım.

Fakat öyle kolay olmadı.

Hepimizin elleri arkadan bağlandı ve hepimizi birer adam sürüklemeye başladı. “Bırakın! Ben hiçbir şey yapmadım.” Nefes nefese konuşuyordum. “ÖLDÜRECEĞİM! Hepinizi öldüreceğim.” diye tehtidler yağdırarak bağırıyor, insanlara çemkiriyordum. Kolları bağlanan diğer insanlar da bağırıyorlardı fakat ne dediklerini anlayamıyordum. Herkesin sesi kulağıma uğultuydu. topuğumu beni tutan adama geçirip kollarını ısırdığımda davranışlarım sinek soksa canını daha fazla yakardı sanki. Öyle ki tepkisizdi.

Dişlerimi sıkarak var gücümle vücudumun bir kısmını adama çevirdim. “İki güne varmadan kaçacağım, ruhunuz bile duymayacak.” cümlemin sonunda adama deli gibi sırıtırken gözlerim ateş saçıyor, bedenim kurtulmak uğruna kaskatı kesilmişti. Dişlerimin arasından adeta tıslarcasına konuşuyordum.

Küfürler yağdırırken bir zindanın önüne geldik. Leş gibi kokuyordu.

Göz yaşlarımı hala tutuyordum. Söylesene, dedim içimden. Neden ağlamıyorsun? Zaten gözetlerken gördüler inci ağladığını. Sır da kalmadı ortada. Ağla. Ağla da rahatla iki gözüm. Ağla çünkü ne yaşadıysan kimseye anlatamayacaksın zaten. Kimse alamayacak derdini senden. Ama nenen demez miydi tasayı su alır götürür diye? Ağla ki incilerini ıslak eden yaşlar alsın derdini senden. Ağla ki bugünün sonunda gülsün yüzün yeniden.

Olmazdı, ağlayamazdım. Ağlarsam daha da ezerlerdi beni, acısını üzerimden atamazdım. Hiçbirinden kurtulamazdım.

Ama ömür boyu ağlamayı kendime yasaklamıyordum elbette. Zaten bir ömür dayanamazdım. Bir köşeye çekilir yine ağlardım. Sulu gözün tekiydim. Çocukken de mi sulu gözdün Feris?

Bilmiyordum. Nereden bilseydim.

Lakin emindim sürekli ağlayıp annemi rahatsız ettiğime. Zaten benden rahatsız olmasaydı yanı başımda annesi değil kendisi olurdu değil mi?

Annen ağladığın günleri görecek kadar kaldı mı ki yanında Feris?

Öyle düşünmemeliyim, hem şu anda nefes alıp verebiliyorsam doğduğum gün ağladığımdandır.

Sen ağlarken göz yaşlarını annen değil doktorlar gördü. Annen baygındı o anda, narkoz etkisindeydi.

Annem beni hastanede doğurdu mu ki narkoz verilsin? Belki hastaneye bile gidememiştir.

Kim bilir?

Adam beni zindanın içine bıraktığında yüreğim göğsümde sanki ip atlıyor, hopluyordu.

Bakışlarım göz ucuyla zindana değdiğinde istemeksizin yutkundum. Kupkuru bir boğazla yutkununca canım da yanmıştı tabii.

Parmaklıkları zincirden bir hapisti burası.

Zincirden parmaklıkları olan bir hapis… Kurbanı aldı dört duvarı arasına. Tavanlar zindanın zehirli dudakları, Zemin şefkatli kucağı. Zincirden parmaklıklarıysa en riskli yanı: Seni sıkı sıkı saran kolları.

O kollar sarınca seni, ayrılamıyorsun zindandan. Kalkamıyorsun kucağından. Kollarıyla sarmalanınca çiviler gibi sabitliyorlar seni. O kollar değdiğinde tenine, dudaklar da değiyor bedeninin her yerine. İtiraz bile edemiyorsun, öylece susuyorsun. Seni bastırıyor kucağında. Öpüyor yaş gözlerini. “Ölüyorsun.” diyor sana. Kabulleniyorsun. Öleceğim bile demiyosun ama seni o öldürsün, bunu içten içe istiyorsun.

Gözlerim ıslandı ben istemeden. Islak gözlerle izledim etrafı yeniden. O sırada bir adam görüş alanıma girdi: Kemikli çenesi, kavisli dudakları, keskin bakışlarıyla adamın korkudan yüreğini hoplatan çekik, kara gözleri.

Dün akşam gördüğüm adamdı bu.

Ama dün akşam olduğu gibi bakmıyordu.

Herkesi, hepimizi öldürmek ister gibi bakıyordu koskoca olmuş gözbebekleri. Gözleri sanki daha fazla olabilircesine koyulaşmış, İfadesizliğe bir taht ayırmıştı.

Bana bakıyordu.

Doğrudan beni izliyordu.

Benden ayrılmayan bakışlarında bu gece öleceğim kazılmıştı sanki. İki adam onu tutmuş buraya getiriyordu. Fakat o ne benim gibi ne de başkaları gibi onu sürükleyenlere zorluk çıkarmıyor, rahat tavrını koruyordu.

“Veba bu.” tiz sesiyle kulaklarımı kanatan kadın bir köşede sanki ezilip büzülürcesine korkuyla cümleler kuruyordu. “Tanrı gazabından korusun.” sesi tir tir titriyordu. Yan zindandaydı konuşan kadın. Aramızda taş duvarlar vardı. Göremiyordum yüzünü. Ama sesini rahatlıkla duyabiliyordum.

“Veba kim, ne yaptı ki bu adam?” diye sordum yan zindanda Azrail`i görmüş gibi can çekişerek konuşan kadına. Veba`mıydı bu adamın ismi? Dün bindiği geminin kaptanıydı neticede. Gemiye binerken hiç mi yüzünü görmemişti ki bu kadar şaşırıp yüreğine korkuyu ölümüne salıvermişti?

Neden korkuyorsun diye soracaktım ki sözcükler boğazıma takıldı. Çünkü Veba dediği adam buraya geliyordu.

Zindanımın tam karşısında durdu.

En mutlu gününde o canını verdi, sen izledin. Caniye ızdırabın yetmedi, ellerin kolların değil, gözlerin bağlandı senin. Can çekişirken sevgilin, sen onu göremedin. Feryadını dinledin.

Acın tek bir toz tanesi kadar küçüldü o an. Oysaki sen o dertle can verecek kadar çok çekiştin. Katilin gazabını değiştirdin. Kendi canını Tanrı`ya, kendin verdin.

Ruhunu sahraya üflediler senin. Dudakların kurudu. Su diledin. Gece akıp gitti, avuç içine su olmaya niyetlendi. Şebin suyunu kabul ettin,

sana canı yeniden bağlamasına izin verdin. Geceyi içtin, tünü tükettin.

Mutlağın sonucunda başta can veren adam buldu seni, gözlerin görmedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.