Amber amber yanan kadın, cayır cayır yanar çocuk. çok mu acıyor kadın, dizlerin yara bere mi çocuk. yaranın kanı kızaran kadın, yanakları al al çocuk. yalanları beyaz kadın, bembeyaz gülen çocuk. aşkının kuklası kadın, kuklası çoraptan çocuk.
Toprağın da katili olur ya, bu topraklarda bir cinayet işlenmiş, cansuyu göz yaşı olmuş. çiçekler solmuş.bir kış vakti sabah ezanında düşman askerinin fırçasındaki boyaları sıçratmasıyla başlamış her şey.
Hasımın boyası kanmış, kırmızıymış. başta çocukları boyamış, sanatında masumları karaklamış, bu hasımın başyapıtıymış.
Çocuklar sevgiymiş, tüm duyguların en yücesiymiş. sevgi eksilince toplumdan, toprak ırak kalmış suyundan, kurumuş. çiçekler solmuş. bülbül gülün dikenlerine takılmış, asılı kaldığından ölmüş. kuşlar göçmüş.
Dilin mührü var mıdır yarası kanayan kalbinin cam kırıklarını kime toplatır, yoksa bir ömür yara bere mi bırakır, ölümüne paramparça mı kalır.
Kadın başkalarının yaralarını önceden saran tek kullanımlık yara bantlarıyla avunmaya çalışır, çocuğun ise yüreği daha oluşmamıştır.
Kadın kalbini kara şaraba boyatır, durmaz acısı, kanar yarası.yaranın sızısı kadehle, kanı inciyle buluşacaktır.
Dil ağlatır, sözleri yılandan ayrılır, ağırdır. kaburgalar yük üstüne yük taşır, dilin tek sözüyle kaldıramaz, kırılır. akıl kalpten daha acısızdır oysaki bütün oyunlar orada oynanır. peki ya kalp… bu dört odacıkta söz de,yük de, oyun da anlatılmaz yaşanır .yaşantının her zerresinde dört odanın kilidi kırılır. bir yabancıya o kapılar teker teker açılır. yabancının ardında sakladığı kalbin ilacı değil baltasıdır. kalp artık paramparçadır
Hava buz tutmuştu. Zemheri ayıydı. Kadının cılız, morarmış ve soğukta kızarmış dizleri kah korkusu kah alaz sebebiyle tir tir, zangır zangır titriyor fakat karşısındaki adama belli etmiyordu. Yerde eskimiş, püskülleri sararmış, üzeri lekeli bir kilim, yanında çift kişilik, saten çarşaflı bir yatak vardı. ahşap, kahverengi başlığı kurtçuklar tarafından sömürülmüş, ufak tefek boşluklar açılmıştı. bordo rengindeki saten çarşafların altında tüm kiri sahiplenen beyaz koruyucu kılıf, üzerinde ise koca cüssesiyle sırtını ahşap başlığa yaslayan adam vardı. Büyük yatağın iki tarafında da tahta yere çivilenmiş gibi sapasağlam duran komodinler bulunmaktaydı. Fakat ikisi birbirinden çok faklıydı biri tertemiz ayrıca cilalıydı. Serili görüntüsü gözler önünde parıl parıldı.Yatağın sol yanındaki şifonyer ise bu odadaki diğer her şey gibi kirliydi. Kan lekeli. Üzerindeki deliklerden tıpkı yatak başlığı gibi onun da kurtçuklara mahkum olduğu çıkarılırdı. ufak ama gözle görülür bir okkaya sahip olan delikler kadına göre şefkatli bir annenin gül kokulu bebeği cennet gözlerini kapasın ve bülbüllerin güller uğruna değil o gülü koparanlara baş kaldırmak yolunda can verdiği dünyadan bir gece daha arınsın diye söylediği içi hoş ederek kalpleri eriten ninnisi, adama göreyse tıpkı bu oda kadar eski kurtçukların sömürdüğü kaburgaların, yükler altında ezildiği bir zihinde yosun tutmuş anıları canlandıran bir huzur hırsızıydı. Nota şeklindeki içi boş şekiller adama sorsanız merdiven altı piyanistinin başarısız çaylağının tuşlarından çıkanlardı. Ne de olsa piyano dillerden ayrılamayan kelimelerin notalara çalanın ruhunu dökerek çıkardığı sedalardı. Çaylak ruhunu ortaya koyamamıştı. İçi dışı kıytırıktı. Müzik adamın ellerine verildiğinde ve tuşlara basan çaylak olsa da o notaları bırakan adam olduğunda ise iki dudak arasında tüm kasvetiyle yer edinen iri hınçın kelimelerin imrenerek baktığı memorandumlar anne kucağına aç, minik avuçlarında bir yabancının yüreğini taşıyan mazlum bir çocuktu. Telleri damper yoluyla susturulurdu.
Kadın eski püskü, delikli şifonyerin radyodan ayrılarak odayı doldurup kulakları kaplayan Kaybolan Yıllar Şarkısının Nakaratına kulak vermişti. Sezen Aksu`yu hep çok sevmişti. neşe saçtığı günün gecesi kulaklarını dolduran sezen aksu sesiyle başını yastığa gömer, sümüklü burnunu ve Allah`sız gibi akan göz yaşlarını çarşaflara silerdi.
Çekik mavi gözlü kadının kaçamak bakışlarla karşısındaki adama değdi gözleri. başındaki mavi beyaz denizci kasketi kapkara saçlarını açığa çıkarıyordu.O kara saçları cehennemi anımsatıyordu kadına. Cehennem küllerini. O cehennemde ne adamlar yanmıştı. o adamlar yeryüzü cennetinden ne bebekler çalmıştı. O iki kanatlı minik meleklerin kulaklarını ne ninnilere kapamıştı. O adamlar o cehennemlerde yanarken külleri ne kadınların göğsüne kor ateşi düşmüştü. Ne ateşler harlamıştı. Bedeninde karnından göğsüne uzanan yolu yaralı, kazağının birazı sıyrılmış adamın saçları bir cehennem kadar değil o cehennemde yananın külleri kadar siyahtı, o küller kadar sıcaktı, kül dediğin nedir ki zamanla soğur Feris. Koca cüsseli adam üzerinde biraz daha gözlerini gezdirdi kadın. Saçları gürdü, uzundu, ensesine kadar rahatlıkla gelen kat kat kara saçlara sahipti. en az şapkası kadar beyaz alnına düşen, kuzgun siyahı saçları hafif nemliydi bu yüzden de ıslak bir görünüme sahipti. saçlarının bazı tutamları kaşlarına kadar uzanıyordu. siyah gür kaşlara ve uzun, sık mı sık kirpiklere sahipti. sık, kara kirpiklerin ardında kıskanılacak güzellikte kara hareler gizliydi. yorgun bakan, uzun, kısık, çekik mi çekik gözleri kadının nefret ettiği evrenin bir çift kara deliğiydi. Keskin bakan gözleri kadından ayrılmıyordu bu yüzden kadın onu görebilmek için başını çevirdiğinde göz göze gelmişlerdi. Lakin ikisi de bu bakışmayı kesmemişti. Yüz hatları oldukça belirgindi ve keskin, güzel görünümlü, gamzeli çenesi pürüzsüzdü. Teni öyle beyazdı öyle beyazdı ki, cam gibi teni yeşil ve mor damarlarını tüm bedeninde gözler önüne sermişti. fakat teni soluk bir renkte de değildi aksine canlıydı ruhu her ne kadar el kadar bebekken öldürülse de. beyaz ve siyahın en canlı haliydi. tıpkı evvel vaktin televizyon ekranları ya da film şeridi gibi. oysaki adam da görüntüsünden zihni ne kadar ileriler de yaşasa da pek farklı değildi. Ölü ruhu çok eskiydi. Hz. Adem ve Hz. Havva`nın yasak elmayı tattığı elmanın günahkar ağacında asılı bir meyit can gibiydi. Müntehirdi.
Oda ikisini de terletecek kadar sıcaktı. Vücut ısıları da öyle. Kalın dudaklarından ayrılan her soluk daha da terletiyordu onları. Aldıkları her nefes bedenlerindeki boruyu daha da daraltıyor, verdikleri her nefeste iki buğulu duman parçası değil, bir koca bir cılız cüsseli iki can veriyorlardı. Ne anıların tarihçesi olan odanın penceresinden ayrılan soğuk sahaya çıksa tüm sıcaklara meydan okur, bir avuç kadarına galip gelirdi. Öyle ki soğuktu. fakat aralarında ki çekim ve durumun ambiyansı aralığın yirmi yedisinde olmalarına rağmen dışarıdaki havadan kat be kat daha soğuktu.
Belki de bunu kesmek için kadın dudaklarını düşünmeden araladı. “Hava buz gibi değil mi,” sesi kupkuru, gözleri boştu. Sedası sanki ağlıyordu. Hava buz gibi diyordu ama oysaki sıcak olan tek şey hava değildi, nasır tutmuş küçük elleri de öyleydi.
“Yaranız ağır görünüyor, bu halde işin başına nasıl düştünüz.” kadının soruyu sorarken ki hali her ne kadar umursamaz olsada gözlerinde ve zehirli dilinde okkalı bir sorgu tutumu vardı. Biçimli kaşlarından teki kalkmış, yüzü stabildi.
Evet. kadının her sorusunu cevapsız bırakan bu adam ağır yaralı bir gemi kaptanıydı. kadın bu gemiye her şeyi geride bırakmak için binmişti. gayesi yolculuğu boyunca dudaklarını aralamamak ve kısa yolcuğunda kimseye bağlanmamaktı.
fakat olmamıştı.
o ağzını sıkı tutamamıştı.
içinde bulundukları geminin kaptanının yarasının açıldığı ve yetkililerin bulunmadığı anons edildiğinde yolculardan bazıları korkuyla bağrışmışlardı. kadın ise bu gürültü kirliliğinden kulaklarını kurtarmak uğruna doktor olduğunu belirtmişti.
doktor değildi.
doktor olan Uç Uç Ninesiydi
fakat kendisi de ninesinden çok şey öğrenmişti
yarayı dikmek gibi.
kimi kandırıyordu ki, yarayı dikmeyi hiç becerememişti. o yarayı açan kişiydi. şifayı veren değil, acıyı örendi.
kırıcı düşüncelerinden uzaklaşıp önüne döndü. açılan yarayı dikmeyi başarmıştı. gemide ilk yardım çantası olduğuna şükran duymuştu.
yorgun bir tavırla elini kaldırıp adamın alnına yasladı avucunu. avucu altındaki bedenin kasılıp gerildiğini fark etti.
adamın alnı cehennem gibiydi.
kadın o alnın kendi cehennemi olacağını nereden bilsindi.
“ateşiniz çok yüksek.” dedi boğuk sesiyle. yolculuk uzun olacağından beyaz, saten, uzun bir gecelik giymişti ve bir askısı düşmüştü fakat eliyle düzeltmişti.“limon bulabileceğim bir yer var mı.” cümlesini kurduktan sonra başını kaşıdı ve “ahh,” dedi histerik şekilde. yarım aklına çantası gelmişti. küçük adımlarıyla yatağın öbür köşesine ilerledi ve çantasından limonu çıkardıktan sonra geri adamın soluna geçti.
adamın kısık gözlerinin hafif açılması ve dudaklarının da aralanmasıyla kadının kalbi tekledi. “yanınızda limon taşıyorsunuz.”cümlesinin ardından omuzlarını titreterek kısık sesiyle histerikçe başını iki yana sallayarak güldü. kadın dumura uğramıştı. sesi kalındı, kısıktı, boğazdan geliyordu. genizden gelen sesi hafif hırıltılıydı ve çok çekiciydi. kadın ne diyeceğini bilememişti.
kadın odadaki içi su dolu kovayı yanına çekip yarım limonu iyice içine sıktı ve adamın siyah kazağının eteklerini tuttu. nefes alamıyor gibiydi. adamın ağır ağır alıp verdiği nefesleri duyabiliyordu ama. Ayrıca göğsü ağır ağır kalkıp iniyordu. adamı kazağından kurtarırken elinin tersi adamın tenine değdiğinde içi ürperdi. parmakları, buz gibi bir bedenin üstündeydi. kadın kazağı çıkarırken bir mum yakmak, odayı kibrit ucundaki ateşe vermeyi düşledi. ama kötülüğünden değildi. Adam ısınsın istemişti.
adamın üstü çıplak kaldığında kadının gözleri istemeden adamın üstüne değdi. kesif bir çift göğüs. kadın kazağı çıkarırken hareketlenen belirgin adonis kasları, neşter kesikleri, yadigara sahip çıkarcasına yosun tutmasına rağmen adamın teninde kesik izlerinin yanında yerini koruyan kuruyan yaralar ve daha nicesi… ahh, son olarak evet, elbette belirgin baklavalar.
çekti hemen gözlerini. hem… neye bakıyordu ki onu ne ilgilendirsindi. adamın boğazlı kazağını iki eliyle küçültüp limonlu suya soktu çıkardı. kazak artık sırılsıklamdı. kazağı tüm gücüyle sıkınca kazağı yaş eden damlalar kovaya damladı. tabii bazıları daha bağımsızdı kovadan sıyrılıp parkeye aktı. kadın o damlaları kendine benzetti anlık. benim gibi. dedi içinden. benim gibi hür olduğunu zannediyor ama en sonunda o da kahroluyor. içi titredi. sadece diğerlerinden biraz farklı şekilde.
yaş bezi adamın vücudunda gezdirdi. nefesini tutma sırası şimdi kadında değil adamın ta kendisindeydi. kadın bezi adamın omzunda,göğsünde, alnında kısacası tüm vücudunda gezdiriyordu. ayrıca kaşları da daha fazla çatılamayacak kadar çatıktı.
bedenine değen buz gibi suya rağmen cayır cayır yanan bir beden. ilk kez ırak kaldı o ateşi söndürmek uğruna çabalayan bir çift elden.
kadının göğüs kafesine sıkışan soluğu, gülün dikenlerinde canı ağırlığınca altın eden bülbülün son nefesinden.
adamın nefes ise zamanlar arasında sıkışan türden. Yavaş yani. öyle yavaş ki, bir ömür sürüsü. belki de bir bebeğin ömrü.
o ömür bir bebeğin ise annesi nerede. bir deniz fenerinde saat dördü çeyrek geçe ninniler okuyor kundaktaki bebeğe küçük adımlarıyla cama koştu o an da. kapının gıcırtısı kulağının uğultusuydu. bebeğin nidası yakayı ele veriyordu dayanamadı annesi cebinden bir gül çıkardı beşiğe bıraktı ve ardından son nefesini boşlukta vermek uğruna gözlerini kapadı.
kadın güzelce yaş etti adamın bedenini. adamın kalın dudakları yine aralandı ve güzel sesi kadının kulaklarını doldurdu. “Ateşi söndürmek için limona gerek yoktu.” adem elması oynadı. “soğuk su yeterliydi.”
“Uç uç nenem ateşi böyle söndürürdü. ben ateşin böyle söndürüldüğünü ondan öğrendim.” kadın böyle öğrenmişti. adam çok biliyorsa kendi ateşini kendi söndürseydi. “siz daha iyi bir yöntem biliyorsanız daha sonrasında uygulayabilirsiniz. şu anda benden Yardım isteyen sizsiniz.” kadın yine ağzını sıkı tutamamıştı ama ne yapsaydı adam da çok biliyorsa ona muhtaç olmasındı. adam konuşabilecek durumda değildi.
adam omuzlarını titreterek güldü histerikçe. Yine. hırıltılı sesi keyifliydi ve bu hoşnut ses yine odayı doldurdu fakat kadının kulaklarına ulaşamadı. “Hiç değişmemişsin, hep aynısın.”
ardından çarşafın altındaki elini kaldırdı ve avucunun içindeki içi dolu şırıngayı kadının sırtına batırdı.
kadının gözleri kapandı.
bedeni yere çullandı.
kime sorsan buna inanmazdı zira gecenin en koyu mavisinde yaşanan bu hadise adama göre şahitsiz kadına göre yardımsızdı.
kadının himmete muhtaçlığı adamın inanmadığı kaderinde yazılıydı.