İçeriğe geç

KANAL İSTANBUL

Bölüm 3 · 5 dk okuma

KANAL İSTANBUL

Bölüm 3

2.Bölüm

Ayrıldığımızda ıslak ceketimi çıkartıp kaloriferin yanındaki koltuğa serdim. O kadar yorgundum ki odada bir hemşirenin olduğunu bile fark edememiştim!Kendimide

Ceylan'ı da hemşire kıza rezil etmiştim. Fakat bunu kafaya takacak değildim. Kim takardı ki!? Sonuçta tüm bu yorgunluğumla uykusuz bir gece geçirecek olan yine bendim.

Ceylan, utangaçlıkla hafif bir tebessüm takınmıştı.Büyük ihtimalle kızmıştı fakat öfkeli değildi.

Hemşirede ise durum çok farklı değildi. Başını öne eğmiş, adeta bizden çekinmişti. Ama cidden ne sanıyordu ki!? Önünde küçük bebeğimiz vardı.

Kendimi Ceylan'ın oturduğu berjerin yanındaki koltuğa bıraktım. Hemşire işini hallederken bebeğin başına üşüşmek pekde uygun olmazdı.Aslında bir yandan da şaşkındım. Çünkü ilk günlerden beridir Ece, kendisi gibi hasta bebeklerle aynı odada bakılırdı. Şimdiyse ne diye kızımı bu ufak, tek kişilik odaya geçirmişlerdi!?

Karımın elini tuttum. O, işiyle ilgilenen hemşireyi izliyordu bense onun narin parmaklarını.

"Süslü kadın." dedim kendi kendime..

Bu şartlara rağmen tırnaklarını yaptırmayı başarmıştı. Oda kendini böyle avutuyor olmalıydı...Neredeyse avutulmaya muhtaç hale gelmiştik. Hastane köşelerinde adeta sürünüyorduk! Hele de Ceylan...

Ama neyseki durum o kadarda vahim değildi. Birkaç ay daha dayanıp yanımıza kızımızı alacak, tıpkı hayalini kurduğumuz gibi yaşamaya başlayacaktık.

Hemşire odadan çıktığı gibi Ece'nin yanına geçtik. Ceylan, buradaki düzene hakim olduğundan, bebeğin solunum cihazını ve serum borusunu çıkardı. Yavaşça kucaklayıp "pişpişleyerek" bana getirdi.

Kızımı kucaklayıp bağrıma bastım. Bir yandan pişpişliyordum:

"Özledin mi beni..." diye mırıldandım ..."Baban seni çok özledi."

Ceylan yorgun haliyle beşiğin kenarına yaslandı. Bense hala hasret gidermekle meşguldüm.

"Baban sana keman alacak... Çalmayıda öğretecek... Annende oynar artık..."

Karımın yavaşça kıkırdadığını duydum.

"Baban seni parkada götürecek... Salıncakta sallayacak, pamuk şeker alacak..."

Küçük kız o kadar akıllı o kadar usluydu ki... Yanında annesi yada ben oldum mu asla ağlamıyordu. Bünyesinin zayıflığını rağmen gün be gün büyüyordu. Kumral saçlarının hahve perçemleri bile kendini yavaş yavaş gösteriyordu.

Ben Ece'mi tatlı tatlı severken kırklarında bir doktor arkasında aynı hemşireyle aramıza teşrif etmişti. Bizle genellikle bayan doktorlar ilgilenirlerdi. Bu yüzden bu adamın gelişi beni biraz şaşırtmıştı.

Ceylana baktığımda pekte yadırgamışa benzemiyordu. Demek ki bu durum sabahtan böyleydi...

Önce oda, sonra doktor değişikliği...

"Barış Bey siz olmalısınız." dedi elini bana uzatırken.

"Ben Doktor Murat.Sizinle ilgilenmek için bugün görevlendirildim. "

"Memnun oldum." dedim normal bir tonla...Eski doktorlarımıza göre biraz egoist gibiydi.

"Eğer sizin içinde uygunsa ikinizi kendi odamda ağırlamak isterim. "dedi Doktor ve geri çekildi. Ceylan başıyla kapıyı işaret edince adamın peşinden gitmeye başladık.

Kucağımdaki bebeği hemşirenin kucağına yavaşça bıraktıktan sonra odayı edeta ona salmıştık.

Arkamızdan Ece'mi hemen beşiğe yatırmış, edevatlarıysa büyük bir ustalıkla takmaya başlamıştı.

Doktoru takip ettik. Koridorun sonuna doğru bizi ufak bir odaya soktu. Bir Komiser edasıyla yerine oturdu ve bize oturmamızı işaret etti. Tanrım... "tıpkı ortaokuldaki okul müdürüm" gibi davranması sinirimi bozuyordu.

Beyaz önlüklü egoist...

"Oturun lütfen..."

Bu doktorun, bir polis memurunu andıran bu tavırlarında, sanki, benim inceden inceden sezebildiğim bazı mühim mevzular saklıydı.

Kırklarındaki bu adam, tamamen belirsiz tavırlarıyla sinirlerimi tetikliyor, içimdeki isyanın zorla dışa vurmasına sebep oluyordu.

Bu isyan durumuyla baş etmekse, hele böyle zamanlarda, daha zordur.

Sessizliğinden, saatine bakışından, ceplerini yoklayışından ve en çok, önündeki rapor ve reçeteleri inceleyişinden haddi ölçülmez bir alaycılık seziyorum. Hal öyleyken, bir süre sükunet devam etti.

Ceylan, aylardır burada olmanın verdiği yorgunluk ve yıpranmışlıkla, sadece baygın gözlerini doktorun parmaklarına dikmiş, tepkisizce oturuyordu. Omuzları çökmüş olmasına rağmen, sarı kıvırcık saçlarında, ifadesiz suratında, ve hatta pembe tırnaklarında bile öyle bir olgunluk vardı ki...Ona bakıldığında sanki biraz daha dinlense dağları devirebilecekmiş devirebilecekmiş gibi bir his uyandırıyordu.

Oysaki hastaneye yatmadan önce ne kadar canlı, ne kadar cilveli, ne kadar cıvıl cıvıl bir kadındı...

Doktor sessizliği nihayet bozmuştu. Tane tane konuşmayı tercih ediyor, inadına içimdeki isyanı kışkırtıyordu. Bense tepki vermekten aciz, onu dinlemeye çalışıyordum. Her şeye rağmen bir kulağım ondaydı.

"Ece Özdemir..." diye söze girdi. "Barış Özdemir ve Ceylan Özdemir..." bunu söylerken gözlerini karşıya, kapının yanındaki dolabın kapağına bakıyor,sanki bizi küçük gördüğünü, dolap camının silik yansımasına bakarak belli ediyordu.

Tane tane konuşarak bize hastalıktan, hastalığın süratinden ve seviyesinden bahsediyordu. Ben bu muhabbete ve tıbbi tabirlere İngiliz kalmışken Ceylan; yüzündeki ifadesizliği muhafaza ediyor, duyduklarıyla gözlerini bir sağa, bir sola odaklıyordu.

İçimdeki bastırılmış isyan ise yerini, kavrayamamanın verdiği belirsizliğe bırakıyor,tüm duygularım ve tüm iradem, bu belirsizlikle birlikte adeta uyuşuyordu.

Tüm bunlar beni, adeta ayakta uyuyan bir serseme çeviriyordu.

Ve bu belirsizlik, bu uyuşukluk birden yerini, derin yankılara; zihnimi ve ruhumu ele geçiren o cümlelere bıraktı :

"Kızınız ellerimizin arasından kayıp gidiyor..." Derin derin dalgalar... Tıpkı suya serpilen bir avuç kum misali ;Birbiri üstüne binen ufak dalgalar ve bulanık bir yüzey...

Lanet olsun... Tekrar tekrar lanet olsun... Vücudumun heryanını zehirli arılar sokmuş gibi acı çekiyordum. Arılar heryanımı sokmuş, zehir ise bedenimi sarıyordu. Zehir sokulan yerden bir başlıyor, gözlerime, kulaklarıma, beynime akıyordu.

Ceylan'a baktım. Gözlerini ve ifadesiz yüzünü yere eğmiş sadece ve sadece üzülüyordu. Elleriyle yüzünü kapattı ve ağlamaya başladı.

Doktor, okuduğu rapor ve reçeteleri mavi dosyasına kapayıp kayıtsızca önümüze itti. Arkamdan geçip aynı bayağı tavrıyla çıkışa doğru gidiyordu.Çıktı ve kapıyı açık bırakıp gitti.

Başımda ağrılar, içimde bastırılamayan bir isyan ve harlanan bir ateş... Sarsılan bir beden...

Öfkeme hakim olamıyordum. (az sonra olacak herşey yalnızca birkaç saniye içerisinde gerçekleşmişti) Öfkeme hakim olamıyordum. Oturduğum yerden doğrulmamla kapıdan çıkmam bir olmuştu. Titreyen bedenim ve uğuldayan kulaklarımla adımlarımı birbiri ardına sıralıyor, gözlerimle kırklarındaki o doktoru arıyordum.

Gözlerim nihayet parlak beyaz önlüğü seçebilmişti. Onu görmemle adımlarımı hızlandırmam bir olmuştu. Arkasından yetiştiğim gibi adamın omzunu kavradım ve kendime çevirdim. Kırışık suratına titreyen yumruğumu geçirdim. Geriye doğru sendeleyişini ve dizleri üstüne düşüşünü izledim. Bir türlü anlayamıyordum.

Yollarını eğitimine vermiş bu adam, hangi güçle, hangi cürretle bize böyle kayıtsız davranabiliyordu?! Bizi kahreden bu malum durumu,korkuyu ve kederi, hangi akla hizmet böyle hadsizce alaya alabiliyordu? Peki bundan biraz olsun utanıp ufak bir samimiyet belirtisi göstermeye de mi muvaffak olamıyordu...

Tüm bunlar bir yana, olabilecek her şey kötüye gidiyor ve bende bu hadsiz ve alaycı herife ancak böyle bir yaklaşımı layık görüyordum. Bana göre o, bunu hakediyordu.

Tüm bunları aklım almıyordu. Olabilecek her şey kötüye gidiyor, tünelin sonundaki ışıksa perde perde soluyordu.

Çevredeki hasta yakınları ve hemşireler olaya dahil olmak üzereydiler. Herşey ufak parıltılar halinde bir bir gözümün önünde belirip kayboluyorlardı. Orada bizi ayırmaya çalışan kadın ve adamlar şamatayı arttrıyor ve arkamdan bana yetişen eşim beni durdurmaya çalışıyordu.

Tamamen harap olmasına rağmen bana kendini güçlü gösteren aşkım, sevgilim...

Ortalık temelli karışıyordu. Çok geçmeden güvenliğin çağırılması ve hastaneden atılmam bir olmuştu. Uzun bir gece beni bekliyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.