İçeriğe geç

KANAL İSTANBUL

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KANAL İSTANBUL

Bölüm 2

1.Bölüm

Herşeyin başlangıcından bir gün önce...

.

.

.

.

Siyah spor çantamı sırtlayıp çıkışa yöneldim. Mesaim nihayet bitmişti. Son sekiz saat içerisinde on iki ayrı öğrenciye ders vermiş, haliylede yorulmuştum.

"Çıkıyor musun Barış abi?" Resepsiyonda görevli olan kızın sesiydi bu...

"Çıkıyorum Zeliha hadi Allah'a emanet."

"Ceylan ablaya benden selam söyle..."

"Tamamdır, söylerim."

Zeliha dahil olmak üzere buradaki çoğu kişiden büyüktüm. Oysaki sadece 27 yaşındaydım ama durum buydu. Bu yüzden genellikle "abi" diye çağırılırdım.

Dışarıda yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Caddenin karşısındaki durağa geçmek için koşmak zorundaydım. Son anda yetiştiğim otobüse atlayıp genç şöföre başımla selam verdim. Arka koltuklardan birine geçtim.Saat daha erken olmasına rağmen araç bomboştu.

"Kahretsin." diye mırıldandım. İki dakikada içime kadar ıslanmıştım. Bu yüzden hastaneden önce eve gitmek zorundaydım. Telefonumu çıkardım. Eşime mesaj atmak istiyordum.

Siz:Nasılsın aşkım?

Biraz bekleyip telefonu cebime attım. Hava soğuktu. Ruzgarı çekince burnum hemen kendini salmıştı. Umarım hasta olmazdım.

Telefonumu tekrar çıkardım. Burnumu çekip bildirimlerimi kontrol ettim.

Ceylan :Hastanedeyim aşkım. Ece'nin yanında.

Siz:Gelirken istediğiniz bir şey var mı? Yada evden gelmesi gereken.

Ceylan :Sanırım yok Barış.

Siz:Olursa söyleyin. Zaten yarım saate oradayım.

Ceylan:Bekliyoruz Barış 'ım.

Ceylan benim eşimdi. Yaklaşık bir yıldır evliydik ve geçtiğimiz ay doğum yaptık.

Ece adında, güzeller güzeli bir kızımız olmuştu fakat ne yazık ki henüz taburcu edilemediler.

Çünkü doktorun dediğine göre kızımız çok hastaydı ve bu nedenle Ceylan ve Ece'nin taburcu olması şimdilik uygun değildi.

Bu yüzden hergün derslik, ev ve hastane arasında mekik dokuyordum.

Her ne kadar dışarıya belli etmesemde çok üzülüyordum.Çünkü hastalıktan çok tedavi başımızı ağrıtıyordu. Aslında bize bu hastalığın şimdilik o kadar da risk yaratmadığını, fakat durumun fanalaşması halinde tedavinin gerekli bir hadise olduğunu söylüyorlardı.

Derslikte ders verdiğim küçük kızlarsa, küçük parmaklarıyla, ışıklı tokalarıyla bana hepten Ece' yi hatırlatıyırlardı. Bu da beni dahada üzüyordu.

Buna rağmen,içimde her zaman diri tuttuğum bir umudum da vardı. Çünkü hastalığın şiddetine rağmen kızımız hızla büyüyor, gün be gün gelişiyordu.

İyimser doktorlar bir ihtimal durumun ucuz atlatılabileceğini söylüyor, fakat karamsar realistlerse her an herşeyin olabileceğini savunuyordu.

Bana göreyse hayırı istemek hep en iyisiydi. Ece en az sağlıklı bir bebek kadar hızlı büyüyordu.

Ve tabi ki, hakikat olduğuna iman edilen şeyin, gözle görülür bir dayanağı oldu mu, tüm vesveseler birden gidiverir, kişi kendi iradesiyle kesin bir karara varırdı.

O güvencenin ve eminliğin verdiği haz ise, tüm bilimselliği, maneviyatı ve söylentileri lüzumsuz kılar, kendini baştan yaratan gerçek ise adeta kendini kabak gibi belli ederdi.

Bendeki durumda aynen böyleydi. Bende bu baştan yaratılmış asıl gerçeği, tıpkı bir mum misali karanlık bir odanın ortasına koyuyor, kendimce ona sığınıyordum. Ve o mum eriyip bitene kadar içimde tekrar tekrar dirilttiğim bu umudun, bir gün tam manasıyla tükeneceğini nereden bilebilirdim ki !?

Derin bir nefes alıp burnumu çektim. Durağa yaklaşır gibi olduk.

Çantamı sırtlayıp başıma şapkamı geçirdim sanki yeterince ıslanmamışım gibi...

İnerken genç şöförü başımla selamlayıp su birikintisinin içine atladım.

"Allah'a emanet abi. İyi akşamlar. " diyordu genç şoför...

"Sana da Zeliha." Zeliha mı demiştim!?

Kıkırdadım. Umarım duymamıştır diye düşündüm. Kafam o kadar dalgındı ki böyle bir pot kırmam kaçınılmazdı. İstemsizce güldüm. Sanırım sinirlerim cidden bozulmuştu.

Hala ıslanmaya devam ediyordum. Allah verede komşular görmesin, diye düşündüm. "Bizim hoca da delirdi herhal" demesinler diye bir an önce kendimi apartmana attım.

Merdivenleri ikili ikili çıkıyordum. Ceketimin ucundan yere damlayan suyun şıpırtısı ve dışarıdaki gök gürlemeleri birbirine giriyordu.

Kapının önüne gelmiştim.

No.17 /Barış&Ceylan Özdamar

Anahtarı çevirip içeri girdim. (Tabelanın güzelliği şaka mı?)

Kıyafetlerimden yere damlayan su damlacıkları uyumsuz şapırtılar çıkartıyor, bu bile benim sinirimi bozmaya yetiyordu.

Soğuk koridora baktım. Küçükken kalabalık bir evde büyüyen biri olarak bu gri yolluğun etrafına düzülmüş bu ev, ister istemez beni korkuyordu. Tabi ki tüm bunlara sağanağın kasvetli havasıda eklenince insan ister istemez korkuyordu.

"Sanki ben başımı çevirdiğimde bi karartı banyodan diğer odaya atlıyormuşda, oradan beni gözetliyor, sonrada üzerime gelecekmiş gibi..."

Belkide ben biraz paranoyaktım ama ne içime doğan o karartıyı, ne de - en azından benim fikrime göre - kapının ağzında beklemesi gereken huysuz kedimi, göremedim.

Derhal banyoya yürüdüm. Kendimi bir an önce ısıtmak istiyordum ve de üşüyüp hasta olmanın dahi hiç mi hiç sırası değildi.

Tir tir titrerken beyaz fanyanslara adım adım atabilmiştim ve ufak peteğin yanına çömeldim. Siyah sırt çantamı kenara ayırıp ceketimi kaloriferin yanına serdim. Sahi... Evde kimse yokken niye kaloriferler yanıyordu!? Son anda kafamda yanan bir ampülle o vaziyette çamurlu ayakkabılarımı almaya gittim. Musluğu çevirip doğruldum.

Kapıyı açıp ayakkabılarımı almam bir oldu. Tekrar banyoya geldiğimde sıcak su gelmişti bile... Çamurlu ayakkabıyı hızla yıkayıp peteğin yanına bıraktım.

Gömleğimi, pantolonumu ve içimdekileri çıkarıp kendimi banyoya attım. Yarım saat suyu ayarlamakla uğraştım ve bir yarım saatte de işimi halledip çıktım. Şampuan şişesine fena abanmıştım... Bur bur mentol kokuyordu.

Nane kokuları içinde yatak odasına geçtim. Üstümü giyinip birazda öylesine camdan dışarıyı izledim. Yorgundum. Gözlerim yağmurdan kaçışan çocuklarla önlerinden giden annelerini takip ediyordu.

"Miyavvvvvv..."

"Ya sen burada mıydın..." diyip ayaklarıma sürtünen Ahu'yu kucağıma aldım. Ceylan ona Ahu demekten hoşlanırdı çünkü Ahu, ceylan yavrusu demekti. Kim bilir... Belkide kızımızın ismine "Ahu" koymalıydık...

Ama yinede ben bu tüylü canavara-tıpkı öğrencilik zamanlarımdaki gibi "Aşkım, Canım" demesini tercih ediyordum.Çoğu arkadaşımsa İnternet akımlarına özeniyor, bana "turşıhan" gibi ironik isimler öneriyorlardı. Ama ben en azından kendi başımaykende olsa bildiğimi okuyordum.

Kucağımdaki kediyle birlikte kendimi yatağa bıraktım. Uyumak istiyordum. Dün gece hastanede hiç uyuyamamış, gündüzse kendimi gereğinden fazla yormuştum.

Islanmak ise enerjimi bitiren son darbe oldu. Evet, ılık bir duş alınmıştı. Ama şimdi ne canımın deli gibi çektiği sıcak çikolatanın, ne temiz pijamaların, ne de şu güzelim battaniyenin içinde uyumanın sırasıydı. Gün, en azından benim gibiler için, güneş battıktan sonra başlıyordu...

Mutfağa geçmiştim. Kedi, her ne kadar tezgahın üstündeki mama torbasını talan etsede, ben bir tas mamayı mama kabına ayırıp önüne koydum. Tekrardan banyoya geçtim.

Kurumaya bıraktığım ceketimi ve kenara bıraktığım sırt çantamı alıp kapının önüne çıktım. Papuçlarımı önüme bırakıp giydim. En uçları hala kuruyamamıştı fakat temiz olması - en azından şu durumda - yeterliydi.

Aynı merdivenleri hızla inip alt kapının önünde duraksadım. Sokağın karşısında kapalı bir dolmuş durağı vardı fakat su yandan yandan oraya da akıyordu. Günlerdir bu fırtınalar arada kısa molalar veriyor fakat bir türlü dinmek bilmiyordu. Bu yüzden hemen dışarı çıkmanın da bir manası yoktu.

Çok beklemeden bir otobüsün geldiğini gördüm. Yavaşlar gibi olduğunda su birikintilerinin üstünden seke seke gidip kapı açılmadan içeri girdim. Kartı okutup boş bir yere oturdum. Ne diyebilirdim ki !? Bizim hayatımız da böyle aksiyon doluydu işte... Ama yinede korktuğum kadar ıslanmamıştım.

Hastaneye kadar dışarıyı izledim. Hala sokakta dolaşan gençleri, yanıp sönen ışıkları, bir köşeye kıvrılıp yatan kedi-köpekleri ve diğer şeyleri...

Nihayet hastaneye vardığımda geniş beyaz koridordaydım ve gözlerimle onu arıyordum. Kıvır kıvır saçlarıyla kapının ağzında, öylece, duruyordu. Yanına gidip sarıldım.

"Geç kaldın." dedi özlemle...

"Çok trafik vardı." İkimizide içeri çekip kapıyı kapattım. Dudaklarına narin bir öpücük kondurup devam ettim:

"Ama bak geldim, güzelim."

Bölüm sonu

1 yorum

  • Çokkk güzel yazıyorsun ve tursihsni gözden kaçırmadım tabikii

    1Yanıt