İçeriğe geç

KAN ve TAÇ

Bölüm 1 · 2 dk okuma

KAN ve TAÇ

Bölüm 1

Kanın çılığı

Sınır boylarındaki "Kızıl Vadi"de hava, metal ve çürümüş yaprak kokuyordu. Aurelia ordusu, siperlerin ardına gizlenmiş, gökyüzünün griye döndüğü o anı bekliyordu. Elysia, atının üzerinde hareketsiz bir heykel gibi duruyordu. Zırhının üzerindeki Aurelia arması, çamurun ve kurumuş kanın altında zar zor seçiliyordu. Gençti, evet. Ama gözlerinde, yaşından beklenmeyecek kadar yaşlı bir yorgunluk ve düşmanına karşı bitmek bilmeyen bir nefret vardı.

"Komutan," dedi teğmeni, sesi titreyerek. "Varian ordusu. Tepenin ardındalar. Prens Kaelen bizzat başında."

Elysia kılıcının kabzasına daha sıkı sarıldı. Kaelen. Sadece bir isim değil, bir felaketti. Kaelen, Varian'ın kılıcıydı. Varian’ın kibriydi. Elysia’nın ise yıllardır süren bu anlamsız savaşta, her gece rüyasında boğazına sarıldığı o karanlık gölgeydi.

"Biliyorum," dedi Elysia, sesi bir bıçak kadar soğuktu. "Zaten onun kokusunu alabiliyorum. Ölüm ve kibir kokusu."

Tam o sırada, vadide yankılanan o uğursuz savaş borusu duyuldu. Bu, Varian’ın saldırı işaretiydi. Toprak sarsılmaya başladı. Sislerin arasından, bir kabus gibi Varian süvarileri belirdi. Ve en önde... Kaelen. Zırhı simsiyah, pelerini rüzgarda bir karga kanadı gibi dalgalanan adam, atını dosdoğru Elysia’nın üzerine sürüyordu.

Elysia, "İleri!" diye bağırdı. Sesi vadide bir yıldırımla yarıştı.

İki ordu birbirine çarptığında çıkan ses, dünyanın sonu gibiydi. Ancak Elysia’nın gözü ordularda değildi; o sadece Kaelen’i görüyordu. İki lider, kaosun tam ortasında birbirlerini buldular. Kaelen, elindeki ağır kılıcı savurarak önüne gelen Aurelia askerlerini bir saman çöpü gibi savuşturdu. Sonunda tam karşısında durdu.

Kaelen’in maskesi yoktu, yüzünde ise her zamanki o alaycı, sinir bozucu gülümseme. "Daha erken gelmeni beklerdim, Aurelia’nın Buz Kraliçesi," dedi Kaelen, sesi kılıçların şakırtısı arasında bile net duyuluyordu. "Bugün senin son günün mü, yoksa sadece beni mi özledin?"

Elysia, atından hızla atladı ve kılıcını Kaelen’in kılıcına sertçe vurdu. İki çeliğin çarpışmasından çıkan kıvılcımlar, sisin içinde küçük bir güneş gibi parladı.

"Seni gebertmek için her günümün son günü olması gerekse bile, bu işi bugün bitireceğim," diye tısladı Elysia.

Düelloları, orduların savaşından daha vahşiydi. Kaelen güçlüydü, hamleleri bir fırtına gibiydi; Elysia ise daha hızlıydı, her hareketi ölümcül bir zeka ürünüydü. Kaelen’in kılıcı Elysia’nın omzunu sıyırıp zırhını parçaladı, Elysia ise hızla karşılık verip Kaelen’in yanağında ince bir çizik açtı. İkisi de kanıyordu, ikisi de nefes nefeseydi ama nefreti körükleyen o tutku, gözlerinden okunuyordu.

Elysia, Kaelen’in bacağını hedef alan bir hamle yaptı ancak tam o sırada, vadinin çok uzaklarından, ne Aurelia’nın ne de Varian’ın bildiği, insanın tüylerini diken diken eden başka bir ses yükseldi.

Bu bir savaş borusu değildi. Bu bir çığlıktı. Yerden, gökten, sanki dünyanın derinliklerinden gelen bir uyarı.

Kaelen kılıcını havada durdurdu, şaşkınlıkla başını sesin geldiği yöne çevirdi. Elysia da aynı şeyi yaptı. Savaş bir anlığına durdu. Askerler kılıçlarını indirip gökyüzüne bakmaya başladı. Bulutlar aniden kömür karasına boyandı ve vadiyi bir karanlık sarmaya başladı.

Kaelen, kılıcını kınına sokmadan, Elysia’ya bakarak "Bu da ne?" diye sordu. Sesi artık alaycı değil, ilk kez gerçek bir korkuyla doluydu.

Elysia, gökyüzündeki o uğursuz değişimi izlerken "Bizim savaşımız," dedi, sesi titreyerek. "Bizim savaşımız artık bir öneme sahip değil."

Ufukta, krallıkların sınırlarını bile aşan, o kadim ve unutulmuş kötülük... Sislere bürünmüş, uyanıyordu.

Bölüm sonu

5 yorum