Bu dünya adil değildi hiçbir zaman.
Sırf saç renginden dolayı bir insanı köleye çevirmek ne tür bir acımasızın fikriydi?
Ailesi ve kendisinin öldürülmesine yol açabilir miydi bu renk?
Ne tür bir renkti bu? Yararı yok muydu hiçbir şeye?
...
Güneş... Gündüz insanı ısıtır, ekinlerin büyümesini sağlar, ışık verir. Kısacası insanları yaşatır. Sarı saçlı kişiler güneş modelini taşıyordu insanların gözünde. Sarı saçlı doğan kişiler insanlık için yaşama devam etmek demekti. Bir sarı saçlı doğunca, güneş yaşamını sürdürücek ve insanlık ölmeyecek demekti insanlar için.
Su... Yaşam kaynağı, ekinlerin büyümesini sağlar, birçok yemekte bir malzeme olarak kullanılıyor... Durgun, sessiz ve derin...
Mavi saç su demekti. İnsanlar arasında mavi saç çok az bulunurdu ama vardı birkaç tane. Ve insanlar bu yüzden endişeleniyordu. Saçma bir sebepten ötürü...
Aptallar.
Toprak... Ağaçlar ve ekinlerin olduğu, insanların zemini, yaşamı devam ettiren önemli bir katman. Sadık, sarsılmaz...
Kahverengi saç toprak demekti. İnsanlar toprağın gitmesinden korkmuyorlardı, çünkü ondan binlerce kişi vardı.
Buz ve kar... Soğuk güzel değil miydi? Çoğu zaman eğlenmek için kullanırsınız. Ama eski zamanlarda buz bir ticaret aracıydı. İnsanlar bir buz kütlesi satın alıp soğukta kalması gereken yiyecekleri buz sayesinde taze kalmasını sağlardı. Sert, yararlı bir kaynak.
Beyaz saç buz ve kar demekti. İnsanlar beyaz saçlı bir genç veya çocuk görse sessizce şapkalarını çıkarırlardı.
Doğa... Ağaçların yaşam kaynağı, aynı zamanda ısınmak için kullanılan bir yakıt, yapraklar ve sarmaşıklar, yeşilin binbir tonu ve çoğu canlının yaşamasını sağlayan bir katman.
Yeşil saç doğa/tabiat demekti. Yeşil saçlı sadece tek bir kişi doğardı. O kişi bir orman kızı olurdu. Başka hiçbir şey olmazdı. Halkın içinden herhangi biri yeşil saçlı doğup normal yaşayamazdı, en sonunda onu doğası ormana çağırırdı. Her ormandan uzak durduğunda, her gücünü bastırmaya çalıştığında cezalandırılırdı.
Gece... Simsiyah gece, insanların uykuya daldığı, enerji doldurdukları an. İnsanlar severdi geceyi. Ay ve yıldızlar o anda ortaya çıkıyordu ve yukarıda keşfedilmesi gereken bir sürü şeyin olduğunu görüyordu insanlar.
Siyah saç, gece demekti. İnsanlar siyah saçlı insanları az görürdü ama saçının renginden dolayı yargılamazlardı. Çünkü siyah, gece demekti ve gece olmazsa insanlar uykusuzluktan ölmeye yaklaşırlardı.
Ve son olarak...
O nefret edilen tek renk...
Kızıl ve tonları...
Kırmızı ve turuncu ateş demekti. Ateş işe yarardı evet, ama dizginleyemezsen... Her şeyin yanar, kül olup giderdi.
İnsanlar dizginleyemediği şeyleri sevmezdi. Hiçbir zaman.
Kızıl renkte doğan insanlara şeytanın oğlu/kızı dediler. Turuncu renkte doğan kişilere ise ateş diyip küçük düşürdüler.
Bu dünyada kızıllar için iki kural vardı.
1. İdam edilirsin.
2. Bir köle olarak yaşarsın.
Ama Ethan Sinclair bu kuralları umursamamıştı. Ailesinin gözünün önünde öldürülmesine izin vermezdi, kendisinin ölmesini de istemezdi.
Ethan Sinclair sadece 14 yaşında iken yazılı olmayan bir 3. Kural koydu.
3. İnsanlara acımayan biri olursan, kimse seni veya aileni öldüremez.
Halbuki güneşte ateşti.
İnsanlar ne kadar da aptal ve cahil...
❄️❄️❄️
Ethan sinirle koridorda yürüyordu. O kadını öldürmek istiyordu! Kadın sabah erkenden uyanmış akademiye gitmişti. Ethan'a haber bile vermemişti! Şimdi bütün sınıflarda o kadını arıyordu. Kapıların küçük penceresinden içeri bakıyor, İris'in olup olmadığını öğrenip geri çekiliyordu.
Ve İris yoktu! Hiçbir sınıfta yoktu! Ethan beşinci kata çıkarken bu katta olmasından ümit ediyordu çünkü bacaklarında derman kalmamıştı.
Sınıfların penceresinden bakmaya devam etti. Ayaklarını sürüyerek hareket ediyordu. Daha yeni uyanmıştı ama İris çoktan onu öldürmüştü. Yorgunluktan.
Beşinci sınıfın kapısından içeri baktı. Kara tahtada tebeşirle yazı yazan İris'i görünce hızla kapıyı açıp içeri girdi.
Ama...
Ayağı kaydı.
"LAN!" diye hiddetle bağırdı ve kendisini dengede tutmaya çalıştı. Destek almak için kapının kulpunu tutmaya çalıştı ama başarısız olarak yere yığıldı.
Eline bulaşan sıvıyı anında anladı. Dişlerini sinirle sıktı.
Yağ. İkinci kez aynı tuzağa düşmüştü resmen!
Sinirle yerden başını kaldırıp İris'e baktı. İris'in dudakları yukarı kalkmış, sessizdi. Öğrencilere dönüp "İşte. Yerçekiminin uygulamalı gösterimi. Anlamayan var mı?"
Resmen bu kadın onunla dalga geçiyordu!
Kimseden ses gelmedi. Bu demek oluyordu ki herkes anlamıştı. İris yerdeki Ethan'a döndü. "Sör Ethan, çok üzgünüm. Sizi bir deney faresi gibi kullanmış olabilirim." Nasıl da tatlı çıkıyordu sesi... Yılan!
Ethan sinirle yerden kalktı. Tekrar düşmemek için kara tahtaya tutundu. Sanki tek dayanağı o'ymuş gibi.
İris gülümsemeye devam ederek elindeki tebeşiri çevirdi. Öğrencilere dönerek "Herkes kitapta sayfa 167'yi okusun." diyerek kendi masasına doğru yürüdü. Ethan ayakkabılarını yere sürterek yağı göndermeye çalıştı. Sinirle İris'e bakmaya devam ediyordu ama.
Öğrencilerden biri -sarı pelerini olan biri- "Hocam! Bir şey sorabilir miyim?" diye bağırmıştı. İris başını kaldırıp ona baktı. En başarısız öğrenci her zaman dersi kaynatmaya çalışırdı. Saçlarını düzelterek "Dersle alakalı bir şeyse sorabilirsin." Öğrenci sırıtarak "Ona siz karar verin hocam." dedi ve parmağı ile Ethan'ı gösterdi. "Bu kişi sizin korumanız mı?" İris gözlerini devirdi. "Dersle alakalı olmasını istedim. Otur yerine ve sayfa 167'yi oku." Öğrencinin sırıtması bir an dondu "Ama hocam-"
"Benim dersimi kimse kaynatamaz." dedi İris öğrencinin sözünü keserek. Başını meydan okurcasına kaldırarak "Herhangi bir kişi -en başarılı öğrenci olsun, fark etmez- tek bir harf söylerse onu Poe öğretmeninize yaptığım gibi baltalarım. Şimdi kitaplara gömülün."
Öğrencilerin birkaçı homurdanırken diğerleri çoktan kitapları açmış okumaya başlamıştı. İris memnuniyetle başını salladı ve Ethan'a bakıp sinsice gülümsedi. Ethan hala sinirle ona bakıyordu.
İris gülümsemesini bozmadan Ethan'a baktı. "Dışarıda konuşalım, Sör Ethan."
Ethan başını salladı. "Bence de. Dışarıda daha iyi olur." İris dudaklarını dişlerinin arasına alarak gülümsemesini bastırdı. Sınıftan çıktıkları anda Ethan'ın sabrı tükendi. "Sen ne tür bir manyaksın?! Beni bildiğin rezil ettin!" İris omuz silkti. "Sen de erken uyansaydın."
"Evet, çünkü normal insanlar sabahın köründe uyandırılınca kalkar!"
"Seni uyandırmaya çalıştım. Uyanmadın."
Ethan ona şüpheyle baktı. "Sonra?"
"Ben de bunu hazırladım."
İris biraz ona doğru eğildi. Yüzündeki gülümseme daha da belirginleşti. "Bence gayet güzeldi."
Ethan iki elini başının arasına aldı. "Kadın!"
İris'in gülümsemesi bir anda kayboldu. "Ne?!"
Ethan ellerini aşağı indirip ona baktı. "Sen normalde hani... biraz soğukkanlı, ciddi bir insansın ya."
İris kaşını kaldırdı. "Evet?"
Ethan dudaklarını yalayıp devam etti. "Benim yanımdayken o tarafın nereye gidiyor?" İris birkaç saniye ona baktıktan sonra hafifçe güldü. "Uzaklara gidiyor olabilir."
"İris!"
"Ne var?" dedi İris, gayet masum bir ifadeyle. "Davranışlarımın arasında düzenbazlık da var."
Ethan'ın kaşı seğirdi. "Özellikle?" İris ellerini iki yana açtı. "Özellikle takıntı hâline getirdiğim insanlara karşı." Ethan birkaç saniye öylece kaldı. "Takıntı mı?"
İris'in yüzünde yeniden o yaramaz gülümseme belirdi. "Çok eğlencelisin. Ne yapayım?" Ethan sinirle saçlarını karıştırdı. "Tanrım! Benim günahım neydi?!" İris kahkaha atarak geriye doğru birkaç adım attı. Topuklu botlarının sesi taş koridorda yankılandı. "Kapıda bekle, Sör Ethan."
Ethan gözlerini devirdi. "Tabii."
"Koruma görevini unutma."
"Unutmam."
İris arkasını dönüp yürümeye devam ederken Ethan birkaç saniye onu izledi.
Sonra kendi kendine mırıldandı: "Bir insan bu kadar baş belası olmayı nasıl başarıyor?"
Bu kadından bıkmıştı.
Üstelik daha ilk günden!
Tamam onun evinde biraz eğlenmişti. İris bir öğretmendi ne de olsa. Gününün neredeyse her saatini akademide geçiriyordu. Ethan'ı kendi evine şutlamıştı. Ethan da evde biraz eğlenmişti. Çok az.
Kadın güzeldi, alımlıydı falan ama... çok sinir bozucuydu! Ve keyfinin kahyasına göre de onu ele verme ihtimali vardı! Benjamin bunu neden kabul etmişti ki?
Onu sen kabul ettin salak Ethan.
İçindeki ses yüzünden küfretti. "Harika. Gerçekten harika!"
❄️❄️❄️
İris dersten çıkıp koridorda yürüyordu, hemen arkasından gelen Ethan sessizce kılıcının kabzasını elinde sıkıyordu.
İris'in günlük rutinini şimdiden öğrenmişti bile. Derse gir, dersten çıkıp odana gir ve orada teneffüs boyunca işlerini hallet, sonra tekrar derse gir. Bütün gün bu şekilde geçiyordu. Sadece öğle arasında İris yemek yiyordu. Gün içindeki tek fark buydu.
Ethan bu rutine uymak zorundaydı.
İris'in topuklu botlarının sesi koridorda yankılanıyordu. Saçları hafifçe savruluyor, yüzünde ise soğuk bir ifade. İris, koyu renkli, yere kadar uzanan bir profesör cübbesi giyiyordu. Cübbenin altında yüksek yakalı, açık renkli bir gömlek ve belini saran ince bir kemer vardı. Cübbenin geniş kolları hareket ettikçe hafifçe savruluyor, omuzlarındaki işlemeli arma onun akademideki konumunu belli ediyordu. Boynunda ise mavi fuları.
Buz mavisi gözleri etrafta dolanıyordu. Öğrencilerin birçoğu geçmesi için ona alan tanıyarak geri çekiliyordu. Diğer öğretmenlere bu ayrıcalık sağlanmıyordu bile.
İris, Ethan'a omzunun üstünden bir bakış attı. Sonra geri önüne döndü. "Haftada iki kez saraya gitme zorunluluğum var. Prensese özel öğretmenlik yapıyorum. Kendisi benden sadece üç yaş küçük." Ethan son cümleyi duyunca gözleri büyüdü. "25 yaşındaki mısın?" İris sessizce başını salladı. "Konumuz bu değil." dedi ciddi bir sesle. "Prenses ile arkadaşız. Derslerde ciddi iken normal bir arada anında samimiyete geçeriz. Bizim duygu değişimlerimiz hakkında tek bir konu bile konuşursan o arkadaşlarınla kazığa oturtulursunuz."
Ethan sessizce dinledi. Diğerleri ile bunu konuşsa zaten hemen alay konusu olurdu. "Bizi söylersen ne olur ki? Biz Veyrath Krallığının suikastçısıyız artık." İris gözlerini devirdi. "Ne kadar da aptal bir beyne sahip." Ethan kaşlarını çatarken İris ona bakmamıştı bile. İris saçlarını parmağının ucuyla düzeltti. "Eğer sizi küçük bir velet gibi krallığa şikayet edersem sizi belki idam etmezler ama artık sürekli takip edilir ve diken üstünde olursunuz. Yani sizin amacınız bu ülkeye zarar vermemek olsa bile izlenirsiniz. Her an. Bu işi yaptığınız her dakika izlenirsiniz. Çünkü siz düşman krallıktan gelmiş dört suikastçısınız." İris bir an sustu. "Gerçi suikastçı olduğunuzu da sanmıyorum." diye ekledi ve ciddi sesine geri döndü. "Krallık için bir tehlike olursunuz yani. Ama Kral fazla acımasız biridir. Sizi direkt idam etmesi de kaçınılmaz bir gerçek. Arkadaşın bana bu yüzden güvenmek istemiyordu. Senin aksine zekası var biraz."
Ethan gözlerini kaçırdı. "Konu ordan buraya nasıl geldi?" İris'in dudakları hafifçe yukarı kalktı. "Sen buraya getirdin. Soru sordun." Ethan kaşlarını kaldırdı. "Hafızan kuvvetli." İris başını iki yana salladı. "Bir öğretmenim. Hafızamın kuvvetli olmasına ben zorladım."
Ethan bu cevaba sessiz kaldı.
İris ofise girdiğinde Ethan dışarıda beklemeyi düşündü. İris masaya geçtiğinde kaşlarını çatarak ona baktı. "Niye orda dikiliyorsun?" Ethan içeriye bir baktı. "Geleyim mi? İris gözlerini devirerek "Gel." diye cevap verdi. Ethan ise elini kafasına doğru götürdü. Sessizce içeri girdi ve kapıyı kapadı.
İris sessizce parşömenlerle uğraşmaya başladı. Masasındaki dağınıklığı hızla düzeltiyordu. Ethan ise pelerinin başlığını çıkarmıştı. Turuncu saçları görünmüştü.
İris bir an durdu. Ethan'ın saçları bakmadan önce dikkatini çekmişti zaten ama bu...
"Dravaryn da turuncu saçlılar idam edilmiyor mu?" Ethan hafifçe güldü. Gülmesi acı mıydı yoksa alaycı mı kestiremedi İris. "Eğer böyle bir uygulama olsaydı, emin ol suikastçı olmazdım."
İris sessizce başını salladı. "Aslında bu renk bence güzel." dedi ve hızla parşömene indirdi başını. Ethan'ın dudaklarından şaşkınlık dolu nidalar çıktı. "İltifat etmeni beklemiyordum, mavi gül." İris kaşlarını çattı. "Mavi ne?"
"Mavi gül."
"O ne biçim isim?"
"İsim değil lakap."
"Bana nasıl lakap takarsın?!"
"Kötü bir lakap değil!"
"Bana mavi gül deme!"
"İstediğimi derim karışma!"
İris derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştı. "Sakin olalım Sör Ethan." Parmakları ile şakaklarını ovuşturdu. "Kavga etmek istemiyorum. Sessizce olduğun yerde bekle."
Ethan omuz silkti. "Tamam mavi gül."
İris gözlerini devirdi ama sessiz kaldı. Sessizce kalemi eline alıp kağıtlara bir şeyler yazmaya başladı. Fazla hızlı yazıyordu ve yazısı düzgündü.
Ethan sessizce ayakta beklemeye başladı.
10 dakika sonra
Ethan sıkılmaya başlamıştı bile. Yirmi dakikalık aranın belkide on dakikası geçmişti. İris ise hala aynı şekilde kağıtlar ve parşömenlerle uğraşıyordu. Hızla.
"Hiç mi yorulmuyor?" diye düşündü bir an Ethan. "Bir insanın bütün ömrü bu şekilde nasıl geçer? Hem fazla sıkıcı hemde... yorucu."
Ethan başını iki yana salladı. Sen neden düşünüyorsun ki salak. diye geçirdi içinden ve bu düşünceyi kafasından kovdu.
"Merak ettiğiniz bir şey mi var Sör Ethan?" dedi başını kaldırmadan İris.
Ethan sessizce omuz silkti. "Yok."
"O zaman neden beş dakikadır bana bakıyorsunuz?"
Ethan yutkundu. "Bu kadının beş gözü mü var?" diye düşündü. Ne diyeceğini bilemez bir şekilde "Muhafızınız olduğum için?"
İris hafifçe güldü. "Muhafızlık görev tanımınızda beni izlemek mi var?"
"Şimdi ekledim." dedi Ethan hızla.
İris kalemi bir yana bıraktı ve başını kaldırıp Ethan'a baktı. "O kadar kötü bir yalancısınız ki Sör Ethan..."
Ethan omuz silkti. "Yalancıları oldum olası sevmem. Belki o yüzdendir." dedi gülerek. İris bir kaşını yukarı kaldırdı ama sessizce ayağa kalktı ve kapıya yürüdü. "Dersin başlamasına tahminimce beş dakika var. Erken gitmeliyiz." diyerek kapıyı açtı. Ethan ise ellerini yukarı kaldırdı. "Ben senin bir nevi kuyruğun sayılırım. O yüzden sorma." Ellerini indirdiğinde İris gözlerini kıstı. "Bu hareketi sürekli yapma. Canımı sıkıyor." Ethan boş boş göz kırpıştırdı. "Hareketlerimi de mi kısıtlıyorsun?" İris sessizce başını salladı ve hızla yürümeye başladı. Ethan pelerinin başlığını kafasına geçirdi ve onun arkasından koştu.
"İşte başlıyoruz."
🍬🍬🍬
Benjamin düştüğü duruma inanamıyordu.
Bildiğin bir çocuğun eline düşmüştü! Keşke o gün onu öldürseydi. "O kadar beceriksizsin ki onu da yapamadın." diye düşündü bir an ama o sesi susturdu. Beceriksizlikten değildi bu, başka bir şeydi. Benjamin bunu bilmiyordu ama bilmediği şeyleri çözmek onun işiydi.
Kafasının üstünde şu an bir çiçek vardı! Zırhın kafa kısmı bir yanda, el kısmı ise bir tarafta... Ellerinde çiçekler vardı. Bu eller kılıç tutmaktan nasırlaşmıştı, ama şimdi bu eller bir çiçek tutuyordu!
Resmen papatyalardan taç yapmaya çalışıyordu.
Tamam, küçükken ablaları da çiçeklerden taç yapardı ama o oynamazdı. Onun dikkatini çeken şeyler tahta arabalardı. Alister ile tahtadan kılıçlarla oyunlar oynardı. Ve ablaları sayesinde örgü öğrenmişti. İstemesede.
Penny karşısında, oldukça ciddi bir şekilde tacı yapmaya çalışıyordu. Benjamin'in aksine o gayet iyi gidiyordu. Becerikliydi elleri.
Benjamin kendi yaptığı taca baktı. Çiçeklerin sapları çıkmış, çiçeklerin yaprakları dökülmüştü. İğrenir bir ifade ile baktı taca. Sonra devam etti.
Penny heyecanla yerinde kıpırdandı. "Ben bitirdim!" diyerek kendi kafasına tacı taktı. Ayağa kalktı ve heyecanla Benjamin'e döndü. "Nasıl duruyor?" Benjamin boş boş göz kırpıştırdı. Bu anın yaşanacağını tahmin bile edemezdi.
"Güzel duruyor majesteleri."
Penny tacı gülerek kafasında düzeltti. "Teşekkürler..." dedi ama gerisini devam ettirmedi. "Adın neydi?" Benjamin yutkundu. Bir muhafız adını kimseye söyleyemezdi. "Muhafızlar özel bilgilerini kimseyle paylaşmaz majesteleri." Penny dudaklarını büzdü. "Ama sen benim muhafızımsın. Ben ne dersem o olur yoksa babama söylerim." diyerek kollarını göğsünde birleştirdi. Benjamin hafifçe güldü. "Babama söylerim?" diye düşündü bir an. Gerçekten bu kız tam bir çocuktu.
"Babanızda aynı benim gibi düşünücek majesteleri." dedi Benjamin. Dudaklarında hala o tebessüm duruyordu. Penny meydan okur gibi bir kaşını yukarı kaldırdı. "Öyle mi?" Benjamin başını salladı.
Başını salladığı gibi kulaklarını kapamak zorunda kalmıştı Benjamin. Çünkü Penny...
"BABA!!"
Bütün saray inlemişti...
Saraydan koşarak çıkan bir ordu ve hemen arkalarından gelen Kral ile gözleri büyüdü Benjamin'in. Ellerini kulaklarından yavaşça çekerken şaşkınlıkla Penny'e bakıyordu. Penny ise saçlarını arkaya savurdu. "Şimdi görürsün!" dedi Benjamin'e.
Kral yanlarına geldiğinde nefes nefeseydi. "Ne oldu kızım? Bak bu sefer rekor kırarak ülkeye sesini duyurdun. Ne oldu benim güzel yavrum?" Penny gülümsedi ama hemen yüzüne yalandan ağlamaklı bir ifade yerleştirdi. Benjamin'i işaret etti. "Baba bu muhafız bana adını söylemiyor! Üstelik tacı da yanlış yapmış!"
Kral kaşlarını çatarak Benjamin'e döndü. "Ne demek bu muhafız?" Benjamin yutkundu. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Boğazını temizledi. "Ama muhafızların ad-"
"Prenses ne derse o! Kuralları umursama!" Benjamin bir an durdu. Gözlerini kırpıştırdı. Penny'e döndü ve isteksiz bir sesle "Benjamin Redgrave." dedi. Penny gülümsedi. "Benjamin..." diye tekrar etti. Sonra babasına döndü. "Teşekkürler!" diyerek yanağını öptü. Sonra ise Benjamin'in yanına geri oturdu. Kral gülümsedi.
Benjamin ise şaşkınlıkla izliyordu bu olayı.
Krallıkları fetheden, katliam yapan Kral, şimdi 22 yaşındaki kızının yanında gerçek bir babaydı.
Ve bu Benjamin için çok garipti. Çünkü katliam yapan kral-
"Benjamin! Onu öyle yapmayacaksın!" diyen Penny düşüncelerini böldü. Kral çoktan gitmiş, sadece ikisi kalmıştı yine. Penny elindeki tacı almıştı. "Çiçeklerin yapraklarını dökmüşsün. Ama sorun değil. Yenisini yaparız!"
Benjamin iç çekti. Buraya bir prensesin bebek bakıcısı olmaya gelmemişti. Ama şu an bunu yapıyordu. Kai bunu görse kahkahadan yerlere yıkılırdı. Ethan gülerdi ama ciddileşmeye çalışırdı. Theodore... uyurdu. Alister net gülerdi.
Bunları düşününce gözlerini devirdi. Penny ciddi bir ifade ile ona yaklaştı. "Sana öğretiyim." dedi ve parmakları arasında tuttuğu çiçekleri gösterdi.
Benjamin hafifçe gerildi çünkü Penny çok yakındaydı. Ama sessiz kaldı. Penny sırayla çiçekleri örerken bir yandan da Benjamin'in kafa ölçüsünü alıyordu.
Taç bittiğinde Penny ayağa kalktı. Benjamin'e "Sende kalk." İşareti yaptı ve Benjamin'in de kalkmasına sebep oldu. Sonra yoldan geçen iki muhafıza seslendi. "Hey! Muhafızlar! Buraya gelin!" Muhafızlar anında oraya vardılar. Penny gülümsedi.
"Bugün burada Benjamin'i benim muhafızım ilan etmek için toplandık!" diyerek zorda olsa kendini alkışladı. O alkışlayınca diğer iki muhafızda alkışlamaya başladı. Benjamin ise büyük gözlerle izliyordu bu olayı.
Penny elindeki tacı göstererek "Bu tacı Benjamin'in kafasına taktığımda artık resmi olarak benim muhafızım olucak!" diyerek yine kendini alkışladı. Muhafızlarda aynı şekilde. Benjamin'e döndü. Kafasına ulaşmaya çalıştı ama Benjamin fazla uzundu. "Eğilsene biraz." diye fısıldadığı gibi Benjamin eğildi ve Penny hızla tacı taktı. "Oldu!" Muhafızlara dönüp "Alkışlayın!" diye bağırdı.
Muhafızar alkışladı.
Benjamin ise bu rezillik yüzünden başını eğmişti. Theodore onu bu durumda görürse ağzı durmaz, kesin Kai ve Ethan'a söylerdi.
Bunun olmaması için dua etmeye başlamıştı bile.
🍬🍬🍬
Akşam vakti gece vardiyasındaydı Benjamin. Saray sabah ki kadar yoğun ve gürültülü değildi. Artık sessiz ve huzurluydu.
Penny'nin odasının kapısının önünde, kılıcının kabzasını sıkıca tutuyordu. Bugün Theodore'u hiç görmemişti. En son peşlerinden geliyordu ama sonra yoktu. Sanırım tüccarı bulmuştu.
Benjamin bunları düşünürken bir anda odanın kapısı sertçe açıldı. Benjamin irkilerek döndü. Penny sırıtarak ona bakıyordu. "Hey, sen neden uyumuyorsun?" Benjamin yutkundu. Dili tutulmuştu korkudan. En sonunda boğazını temizledi. "Ben bir muhafızım majesteleri. Muhafızlar geceleri uyumaz."
Penny belli belirsiz kaşlarını çattı. "Uyuyabilir! Sende uyumalısın." Benjamin istemsizce gülümsedi. "Görevim sizi korumak Majestele-"
"Bana Penny de."
"Ne?"
"Adım Penny. Sürekli siz, majesteleri diyip duruyorsun. Deme."
Benjamin bir an durdu. Sonra gülümsemesi büyüdü. "Penny..." diye fısıldadı sessizce. Penny'nin bunu duymasını istemiyordu.
Ama Penny duymuştu bir kere ve yüzünde kocaman bir gülümseme belirmişti. "Güzel!" O sırada kraliçe kapının önünde belirdi. Benjamin saygıyla başını eğerken Penny homurdanmıştı.
"Penny, içeri geç artık." dedi kraliçe sakin bir sesle. Penny ise inatla omuz silkti. "Hayır! Uyumak istemiyorum." Kraliçe bıkkın bir nefes aldı. "İçeri geç Penny." dedi daha sert bir sesle. Penny homurdandı. Benjamin'e döndü. "İyi uykular Benjamin!" dedi gülümseyerek. Annesine dönüp somurttu. İçeri girdi sessizce. Kraliçe sakin bir şekilde içeri girdi.
Benjamin ise kapının önünde beklemede kalmıştı. Bir an kapıya baktı ve gülümsedi. Buraya görev yapmak ve onu bu göreve zorlayan kişiyi bulmak için gelmişti. Ama şimdi günü "İyi uykular Benjamin!" diye bitiriyordu.
Garipti. Çok garipti.
Ethan ne yapıyordu acaba? Ya da Theodore? Kai kesin hayvanlarla mücadele ediyordu. Hafifçe güldü.
Kraliçe odadan çıktığında irkildi. Çok çabuk olmuştu bu. Kraliçeye dönüp bir reverans yaptı. Kraliçe kapıyı kapadı ve sakin bir şekilde gülümsedi. "Her zaman böyle." Benjamin anlamayarak başını kaldırdı. "Ne?"
"Uyumak istemiyorum diye inat eder, iki dakika sonra uyur." dedi gülümseyerek. Benjamin'e döndü. "Onu koru. Her şeyden koru. Yoksa o... bu hayatta yaşayamayacak kadar masum." dedi ve gitti.
Benjamin kalakalmıştı.
Beklemediği bir anda bunun söylenmesi berbat bir şeydi!
Benjamin, kraliçenin neden böyle söylediğini biliyordu. Kral ile sürekli tartışıyordu kraliçe. Kral, kızının güçlü biri olmasını isterken kraliçe Penny'nin sadece mutlu olmasını istiyordu.
Ve Penny mutluydu. Kral karısına karşı gelememiş, kraliçeyi dinlemişti. Benjamin biliyordu. Kralın bu dünyada önem verdiği iki şey vardı.
1. Karısı
2. Penny
Kraliçe kızının korunmasını istiyordu çünkü kralın işleri sadece katliamdan ibaretti. Ve Penny bunun kurbanı olacaktı neredeyse.
Benjamin yüzünden...
"Üzgünüm." dedi kraliçenin gittiği yöne bakarak. "Kızınızı öldürmeye çalışan benim... En azından onu öldürmeye niyetli olan bendim." Yumruklarını sıktı. Devam edeceği sırada arkasında bir ses duyuldu.
"Çok etkileyici bir konuşmaydı."
Benjamin irkilerek arkasına döndü ve Theodore'un duvara yaslanmış, elinde bir ay çöreği olduğunu gördü. "Güzel konuşuyordun."
Benjamin yumruklarını açtı. "Ne zamandan beri oradasın?" Theodore ay çöreğinden bir ısırık aldı ve ağzı dolu iken konuştu. "Bilmiyorum." Ay çöreğini yanındaki kişiye uzattı. Benjamin gözlerini kıstı. "Yanında kim var?" Theodore rahat bir şekilde omuz silkti. "Nora."
Benjamin gözlerini devirdi. "Tüccarı buldun demek."
"Adam toplantı odasına izinsiz girmişti." dedi Theodore. Benjamin kaşlarını kaldırdı. "Oraya girmek yasak değil mi? Kralın izni olmadan giremezsin." Theodore başını salladı. "Çıkarmaya çalıştım. Oldukça nazik bir dille."
Yanındaki Nora çekingen bir sesle konuştu. "Tüccarı bıçaklamakla tehdit etti." Theodore bir an durdu. Nora'nın sesini duymaya sanki hala alışamamıştı.
Benjamin, Nora'nın sesini duyunca bir an durdu. "Gerçekten çok nazik bir dilmiş Theo. Adamı bıçaklamakla tehdit etmek."
Theodore ses etmedi. "Çıkmayınca bende onu bayılttım. Kafasına vurdum. Sanırım biraz sert vurdum çünkü adama hala uyuyor." Ay çöreğinden bir ısırık daha aldı. Nora şimdi daha görünür bir yerde. Yavaşça elindeki çöreği yiyordu. Benjamin ikisine bakıp gözlerini devirdi. "Theodore, adamı korumaya geldin." Theodore omuz silkti. "Ben onu başkalarından koruyacağım. Benden değil."
"Sen onu öldürürsen?"
Nora yutkundu.
"Öldürmem ama biraz hırpalarım."
"Senin "biraz" dediğin şeyler genelde pek iyi bitmiyor Theodore." dedi Benjamin. Bıkkın bir nefes verdi. "En son bunu dediğinde adamın birini öldürüyordun."
Nora tekrar yutkundu.
Theodore bir an Nora'ya baktı ve sessizce bir ısırık daha aldı çörekten. "Konuyu kapatalım." Benjamin gözlerini devirdi. Ama sessiz kaldı. "Sen bunca zamandır neredeydin peki? Tüccarı bayıltıp nereye kayboldun?" Theodore başıyla Nora'yı işaret etti. "Nora'nın yanında." Benjamin kaşlarını çattı. "Nora'nın yanında ne yapıyordun?"
Theodore bir ısırık daha aldı. "Nora'nın işlerini bitirmesini izliyordum."
Benjamin sinirle bir nefes verdi. "Theodore, Nora ne yapıyordu?"
"Odanın tozunu alıyordu." dedi. "Tüccar bey söylemiş." dedi tüccarı taklit ederek. Oldukça komik bir ses çıkmıştı.
Nora hafifçe gülümsedi. Theodore'un sesi komik gelmişti Nora'ya. Ama hemen sildi. Gülümsemek yasaktı. Tüccar bey söylemişti.
Ama Theodore o küçük gülümsemeyi görmüştü. Onunda dudakları kıvrıldı. Benjamin ise bu ikiliye inanamayan gözlerle bakıyordu.
Benjamin başını iki yana salladı. "Siz... siz ikiniz çok garipsiniz. Ama iyi bir garip." Nora ona anlamayan gözlerle baktı. Theodore'a döndü. Theodore dan sanki çeviri ister gibi bir hali vardı. Theodore omuz silkti. "Onun cümlelerini bende anlamıyorum."
Benjamin gözlerini devirdi. "Kız hadi saf, köle. Sen düpedüz salaksın."
Nora gözlerini kırpıştırıp Theodore'a döndü. "Saf kelimesini ne anlamda söyledi?" Kaşları çatılmıştı. Theodore omuz silkti. "Bende bilmiyorum."
Benjamin sinirle yerinde tepindi. "Ben almanca konuşmuyorum!" diye Theodore'a bağırdı. Nora irkilince Benjamin derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştı. Yumruklarını gevşetti. Nora'ya döndü. "Saf kelimesini temiz anlamında söyledim." dedi. Nora anladım der gibi sessizce başını salladı.
Benjamin sinirle Theodore'a döndü. "Sen salaksın." dedi parmağı ile Theodore'u işaret ederek. Theodore bunu bir iltifat gibi duymuştu. "Sağol." dedi gülümseyerek. Benjamin gözlerini devirdi.
Nora sessizce Theodore'un pelerinini çekiştirdi. "O sana salak dedi. Sen neden teşekkür ediyorsun?" Theodore ona döndü. "O benim umrumda değil çünkü. Ben salak değilim, salak olsaydım içeride uyuyan o şişko şeytan olurdum." Nora gözlerini kırpıştırdı. "Şişko şeytan kim?" Theodore dişlerini dudaklarına geçirdi. "Tüccar."
Nora'nın gözleri büyüdü. "Tüccar mı?! Ona böyle seslenirsen seni öldüresiye döver! Geri al o kelimeyi!" Theodore kaşlarını çattı. "Neden?"
Nora etrafa bakındı. "Çünkü onun muhafızısın. O senin efendin."
Theodore yüzünü buruşturdu. "O benim efendim değil. Efendim olması için kırk fırın ekmek yemesi lazım. Beni kendi liderim bile durduramıyor." Nora birkaç saniye ona baktı. "Ama-"
"Nora."
Nora sessizce ona baktı. Theodore'un yüzündeki ifadeyi anlayamıyordu. "Ona efendim deme."
Nora kaşlarını çattı. "Neden?"
"Çünkü senin efendin değil."
"O benim efendim." dedi Nora inatla.
Theodore yüzünü buruşturarak dişlerini sıktı. "Nora." Nora'nın saçlarına baktı bir an. Ateş. Durdurulamaz, hırslı. Ama Nora öyle değildi. Onu bu hale getiren kişi, onu boyun eğmeye zorlayan kişi o tüccardı. "Kimse kimsenin efendisi olamaz." dedi sadece.
Benjamin ise sessizce bu ikisini izliyordu. Theodore haklıydı. Ama Nora belki bunu hiçbir zaman anlayamayacaktı. Köle pazarları genelde çocuklarla dolu olurdu. Ve Nora da çocukken satılmış olmalıydı tüccara. Tüccar onu her dövdüğünde, her ona bağırdığında Nora'nın içindeki o çocuk kayboluyordu. Her seferinde tüccara boyun eğdiğinde köle olduğunu kabulleniyordu.
Belki çocukluk anılarını bile unutmuş olabilirdi Nora. Tek hatırladığı şeyler dövüldüğü anlardı belkide. Tek bildiği gerçeklik belkide tüccarın kölesi olduğuydu.
Nora başını iki yana salladı. Saçlarını tutarak "Bu renk sayesinde herkes istediğini bana yapabilir. Bu rengi taşıyan herkes köle olmayı ya da eninde sonunda ölmeyi bekler!" diyerek Theodore'un omzuna çarparak gitti.
Theodore ifadesiz bir şekilde onu izledi. Arkasından. Tek gördüğü şey Nora'nın gözleri dolu bir şekilde bu sözleri söylemesiydi.
Benjamin derin bir nefes aldı. "O böyle büyüdü Theodore. Bunu değiştiremezsin." Theodore kaşlarını çattı. "Ben bu fikri beğenmiyorum. Beğenmediğim şeyleri hayatımdan silme gibi bir huyum vardır, bilirsin."
Benjamin bunu biliyordu. "Theodore-"
"Ben Nora'nın kafasında olan bütün düşünceleri değiştireceğim." dedi Theodore kararlılıkla. Sırtını duvardan ayırdı ve Benjamin'in üstüne doğru yürüdü. "Kendisini değersiz mi görüyor? Ben ona değerli biri olduğunu hatırlatırım. Kendi acısını umursamıyor mu? Ben umursarım. Korunacak biri olmadığını mı düşünüyor? Ben onu korurum." Benjamin bir adım geriye çekildi. Theodore sessizce durdu. "Kendini bir köle olarak mı görüyor? Ben onun kölesi olurum. Kendinin bir köle olmadığını öğrenir."
Benjamin yutkundu. Theodore'un gözlerinde gördüğü kararlılıktan korkmuştu.
Theodore birkaç adım geriye çekildi ve eski sakinliğini geri kazanmaya çalıştı. "Ethan nasıl kurtuldu?" diye sordu Benjamin'e. Benjamin bakışlarını kaçırdı. "Bu aynı şey değil."
"Aynı değil. Farkındayım." dedi Theodore. Ellerini ceplerine sokmuş, sakindi. "Ethan acımasız bir suikastçı olmayı seçmeseydi ailesi ile beraber ölecekti. Nora'nın böyle bir seçim hakkı yoktu. Nora'nın ailesi yok. Demekki ölmüş. Tek o kalmış."
"Aynı şey değil Theodore. Nora bir acımasız olamaz."
"O olamaz ama ben olurum."
Benjamin derin bir iç çekti. "Theodore, daha fazla tartışmayalım. Ne yapacaksan yap, ama kendine zarar verme."
"Vermem."
🌸🌸🌸
Kai elinde duran çiğ patatese bakıyordu. Ormanın ortasında, önünde ateş ve etrafı ağaçlarla çevrili bir alanda duruyorlardı. Yanındaki Lyra patatesi soyuyordu. Tırnaklarıyla.
Kai yüzünü buruşturmadan edemedi. Çiğ patates mi? Cidden mi? Burada bu mu yeniyordu?
"Çimen."
"Hım?"
"Bu patates çiğ."
"Evet, senin gibi."
Kai kaşlarını çatarken Lyra sırıttı. Kai gözlerini devirdi. "Sen bunu pişirmiyor musun?" Lyra omuz silkti. "Pişirsemde karnım doyar pişirmesem de. Sadece tatları farklı." Kai patatesi bir çubuğa batırdı. "Ben çiğ yiyemem." dedi ateşe doğru tutarak.
Birkaç dakikalık sessizlik...
Kai patatesi pişirirken Lyra'nın el hareketlerini izliyordu. Lyra hafif uzun tırnakları ile patatesi soyuyordu. Ama garip bir şekilde, ormanda yaşamasına rağmen tırnakları temizdi. Elleri de öyle. Sadece patatese bulanmıştı elleri.
"Çimen." Lyra bıkkınlıkla başını kaldırdı. "Ne var saman? Görmüyor musun iş yapıyoruz!" Kai gözlerini devirdi. "Patatesi soyman sabahı bulur. Ver sen onu bana ben onu bıçakla soyayım." Lyra gözlerini kıstı. "Bıçakla mı?" Kai başını salladı. "Kolay yöntem istiyorsan."
Lyra tereddütle Kai'ye verdi patatesi. Kai ise çubuğu Lyra'nın eline verdi. "Yakma." diye uyardı.
Patatesi hızla soydu. Çok hızlı yapmıştı. Lyra bir yandan patatesi kontrol ederken bir yandan Kai'nin ellerini izliyordu. Bıçağı çok kez kullandığı belli oluyordu. Patatesi soyup bir başka çubuğa taktı ve pişirmeye başladı.
Lyra ses etmedi. Sadece izledi.
Elindeki patates pişince sessizce aldı. Bir yaprağın üstüne koydu. Kokusu güzeldi. Kai'ye döndü.
Kai patatesi yemeye başlamıştı bile. Lyra gözlerini devirdi. "Sıcak değil mi?" diye sordu. Kai ise bir ısırık daha alarak "Hayır." dedi.
"Bence sen hissetmiyorsun."
"Elim eldivenli."
Lyra gözlerini kaçırdı. Sesini sertleştirmeye çalışarak "Öyle de o zaman!" dedi ve sessizce kendi patatesine döndü.
Bir süre sonra kendi patatesi soğuduğunda hızla eline aldı. Bir ısırık aldı. Tükürmek istedi bir an. Alışık olmadığı bir tat ağzındaydı çünkü.
Patates fazla yumuşaktı.
"Bunun tadı berbat!" dedi ağzı doluyken. Kai başını kaldırıp ona baktı. "Tuz yok ya. O yüzdendir." Lyra anlamayarak gözlerini kırpıştırdı. "Ne?" Kai gözlerini devirdi. "Tuz. Bilmez misin sen?"
"Bilirim elbette! Ama bununla tuz garip olmaz mı?"
"Hiçte bile. Daha iyi olur." dedi Kai. Bir ısırık daha aldı. "Tuzun var mı?" Lyra gözlerini devirdi. "Tuzum şu an için yok sevgili vatandaş. Ağzının üstüne vurmamı istemiyorsan sus." Kai homurdandı ama sustu.
Sessizlik. Ateşin çıtırtıları duyuluyordu sadece.
En sonunda Kai ağzını tutamayarak konuştu. "Senin tuz bilmene şaşırdım."
"Bende senin sürekli konuşmana hiç şaşırmadım."
Kai göz devirdi. "Bir kere benim konuşmam bir sanat! Senin gibiler bunu hiçbir zaman anlamayacak!" Lyra dişlerini sıktı. "Benimde yumruklarım sanat patates! Otur yemeğini adaşını ye!"
Kai sinirle dişlerini patatese geçirdi. Birkaç saniye yine susmak zorunda kalmıştı.
Lyra patatesi zorla mideye indirirken gözleri Kai'nin kollarındaydı. Kai bir salak olarak pelerini çıkarmıştı. Üstünde şimdi sadece bir tişört vardı. Soğuktan donmayı tercih ediyordu.
Sağ kolunda boydan boya bir iz vardı. Yara iziydi ama geçmişti. Yinede nasıl olduğunu merak ediyordu Lyra. Sormak istiyordu ama sormuyordu çünkü Kai'nin konuşmasını istemiyordu. Konuşursa susmazdı.
Önüne döndü ve yanındaki odunu ateşin içine attı. Ateşin hareketini izlemeye başladı. Yeşil saçları turuncu ışıkla beraber aydınlanıyordu.
Kai ise patatesi bitirmişti. Lyra'nın yanında duran patatesi gördü. Yarısı yenmiş, yarısı yenmemiş. "Patatesi sevmedin mi?" Lyra ona dönmedi. "Sevmedim." diyerek patatesi eline aldı. "Bubu, ağzını aç." Otların arasından Bunu ortaya çıktı. Ağzını kocaman açarak yemeğini bekledi. Lyra sessizce ağzına attı. Gözleri tekrar ateşe döndü.
Kai, Bubu'yu izledi. Bubu patatesi yemiş, hızla eski yerine dönmüştü. Gözleri Lyra'yı buldu. "Bir hikaye anlatmamı ister misin?" dedi muzip bir sesle. Lyra başını çevirmedi. "İlgi çekici olduğunu sanmıyorum." Kai sırıttı. "Az önce kolumda duran yarayı inceliyordun. Merak ettin değil mi?" Lyra başını çevirmedi.
"Saman."
"Ne?"
"Ağzının üstüne çarpacağım şimdi."
Kai iç çekti. "Hala sert kızı oynuyorsun." dedi ve oturduğu yerde doğruldu. "Kolumdaki yara Ethan sayesinde oldu. Hani şu turuncu saçlı olan." Lyra ses etmedi. Kai ise bu sessizliği okumaya çalışmadı. "Ethan suikastçı akademisine geldiği ilk gün ikimiz eş olarak seçildik. Tahta kılıçlarla birbirimizi boğacaktık bir nevi. Ethan da beni yere sermek için tahta kılıcı kullandı. Sonuç kolumdaki yara! Çok derin kesti o salak. O zamanlar psikolojisi de çöküşteydi zaten, ondan yaptı bunu."
Lyra gözlerini kapadı ama hemen geri açtı. "Kızmadın mı ona?" Kai güldü. "Kızdım. Hemde onu dövdüm. Kendiside izin verdi zaten." İç çekti. "O turuncu saçlarını çekmek nasıl bir histi bir bilsen... O gün mükemmel bir gündü."
Lyra hafifçe güldü. Kai'nin de dudakları kıvrıldı. Ama bu sefer alaycı gülümsemesi yoktu yüzünde, sıcak bir tebessüm vardı.
Sol kolunu gösterdi. Orada da bir yara vardı. Ama diğerine göre fazla küçüktü. "Bu da Benjamin'in suçu. O aptal hançerle birlikte üstüme düştü! Ayı gibi üstüme yığıldı ve elindeki hançerde koluma girdi!" Lyra yaraya baktı bir an. "Acımıştır." Kai onayladı. "Hemde çok acıdı!"
Lyra gülümsedi. Gözlerindeki uykulu ifade yüzünden Kai'ye cevap veremiyordu artık. "Saman balyası." dedi fısıltıyla.
"Hım?"
"Başka bir şey anlat." dedi dizlerini kendine çekerek. Kollarını dizlerine doladı.
Kai bu cevaba gülümsedi. "Emriniz olur efendim!" Yerinde doğruldu hafifçe. "Bak,bir keresinde annem mutfakta yemek yapıyordu. Masanın üzerinde binbir çeşit yemek vardı! Bende yedi yaşındayım o zamanlar. Hızla elimi tabaklardan birine uzattım ama annem sopa ile elime vurdu! İnanabiliyor musun?"
Lyra gözlerini açmak için zorlarken bir an kendi annesini düşündü. Kaşlarını çattı ve bu düşünceyi kafasından sildi. "Sonra ne oldu?" dedi uykulu sesiyle.
"Bende yedi yaşında salak bir çocuktum biraz. Odama kendimi kitledim ve ağladım. Şu an fark ediyordum da, ne kadar da salakmışım." Lyra hafifçe güldü. Kai ise devam etti. "Sonra ağladığımı babam duymuş ablamdan. Hızla odaya girdi ve..." Sesi kısıldı bir an. "Beni annemin yanına götürdü falan filan. Hikaye bu kadar!" dedi sadece.
O an fark etti.
Lyra uyumuştu.
Kai gözlerini sildi. Bubu'nun ona baktığını fark etti. Gülerek "Toz kaçtı." dedi ama içi bağırıyordu.
Toz kaçması mı? Saçma. Herkes böyle der.
Kai ayağa kalktı ve ileride duran kulübeye baktı. Kulübeye doğru yürüdü ve içeri girdi.
Fazla büyük bir yer değildi. Bir tarafta bir yatak duruyordu. Hemen karşısında bir dolap ve içinden eski püskü kıyafetler. Kapının yanında oklar ve yay vardı.
Lyra'yı yatırmanın zamanı gelmişti.
Lyra'nın yanına geri döndüğünde kızın oldukça rahatsız bir pozisyonda olduğunu fark etti. Derin bir nefes aldı. "Pekâlâ." dedi ve yavaşça eğildi. Lyra'nın sırtından kavradı, diğer kolu ise bacaklarının arkasında durdu. Derin bir nefes aldı ve Lyra'yı kaldırdı.
Hafif değildi Lyra. Ama Kai'nin taşıyamayacağı kadar ağırda değildi.
Ayağa kalktığında Lyra kucağında, başı göğsüne yaslı duruyordu. İlk kez biri onun konuşmasını dinleyerek uykuya dalmıştı. Kai gerçekten sanat yapıyordu!
Gururlu bir ifade ile gülümsedi. Kulübeye doğru ilerledi. Her bir adımında Lyra hafifçe sarsılıyordu. Bir ara başı biraz daha Kai'nin göğsüne yaslandı. "Abi..."
Kai dondu. Başını Lyra'ya çeviremiyordu. Adımları bile durmuştu. Yutkundu.
Abisi mi vardı?
Normalde kitaplarda orman kızlarının ailesi olmadığı, ailesinin ormandaki ağaçlar ve canlılar olduğu yazardı. Acaba hayâl mi görmüştü?
Yoksa doğuştan bir orman kızı değil miydi?
Kai başını iki yana salladı. "Şu an değil Kai, şu an değil." diye mırıldandı. Kulübeye hızla girdi ve Lyra'yı yatağa yatırdı. Yerdeki eski battaniyeyi aldı ve sessizce Lyra'nın üstüne örttü. Lyra mırıldandı ama uyanmamıştı bile.
Kai dişlerini dudaklarına geçirdi. Dışarı çıkıp kapıyı kapadı. Ateşin başına geri dönmüştü ama şimdi kafasında milyon tane soru vardı.
Benjamin... Ona sormalıydı ama nasıl?
Benjamin bilirdi. Kendisi her türlü kitabı okuduğu için orman kızı gibi canlıları yakından tanırdı. Lyra'ya sorsa hayatta cevap vermezdi. Hem... Orman kızlarının ömrü bir insanın ömrü ile eş değer olamazdı. En az 500 yıllık ömürleri vardı.
Garipti.
Çok garip.
"Lyra... sen kimsin?" diye mırıldandı ateşin dansını izlerken. Eli ile saçlarını karıştırdı.
Çalılıkların arasından gelen ses ile Kai düşüncelerinden sıyrıldı. Gecenin bir vakti, ormanda, hangi kaçık gezerdi?
Herhangi bir suikastçı tabiki de. Kendiside öyle yapmıştı ne de olsa.
Kai ayağa kalkıp kılıcını kınından çıkardı. Yüzünde artık hiçbir ifade yoktu. Kılıcını sıkıca tutuyordu. Sesin geldiği yöne doğru ilerledi hızla.
Ama Bubu önüne atladı. Bubu'nun önüne geçmesi ile Kai sendeledi. "Bubu! Çekil önümden, o şey Lyra'ya zarar verecek." diyerek öne geçmeye çalıştı ama Bubu buna izin vermeyerek tekrar öne geçti ve bu sefer onu düşürdü. "Neyin var senin?!" diye söylendi Kai. Yerden kalkıp kulübeye doğru bir adım attı.
"Zarar vermek mi? Kendi adına konuş." diyen tanımadığı bir ses duydu. Kai durdu. Suikastçı olmadığını mı söylüyordu bu şimdi? Kai kılıcın kabzasını sıkıca tutuyordu. Parmak boğumları bembeyaz olmuştu. "Sen kimsin lan?! Ne istiyorsun?!"
Karanlığın içinden bir gölge üstüne atladı. Kai'yi yere serdi. Yüzündeki maske yüzünden yüzü görünmüyordu. Kai yerde debeleniyordu şimdi. "Kardeşimden uzak dur!" dedi sesin sahibi.
Kai debelenmeyi kesti. "Ne?" Üstündeki kişi onun kılıcını aldı. Kai şaşkınlıktan donmuştu sanki. Ama hemen kendine gelip üstündeki kişiyi ittirdi. Ayağa kalktı. "Orman kızlarının abisi olmaz." dedi duygu içermeyen sesiyle. Karşısındaki kişi güldü. "Ben o zaman bir ilke imza atmışım."
Kai sinirle dişlerini sıktı. Karşısındaki kişi sessizce maskeyi çıkardı ve bir kenara attı.
Kai bu sefer gerçekten dondu. Lyra ile çok benziyorlardı. Aynı çene yapısı aynı dudak şekli... Tek fark saç rengiydi. Abisinin saçı siyahtı.
Gerçekten abisi olabilir miydi?
Lyra'nın abisi güldü. Yüzünü işaret ederek "Çok benziyoruz değil mi? Onu ilk gördüğümde bende öyle düşünmüştüm." dedi ve elini uzattı. "Adım Damon. Küçük kız kardeşimi görmeye geldim ama asıl soru şu Kai Ryder. Bir Dravaryn suikastçısı olarak neden buradasın?"
