Sınır bölgesi, Vespera’nın soğuk çelik kulelerinin bittiği ve Sanguis’in sisli, çürüyen ormanlarının başladığı tam ortadaki gri çizgiydi. Burası ne teknolojiye aitti ne de büyüye; sadece barut, çamur ve radyoaktif külden ibarettir bir araftı.
Askeri zırhlı araç, dağıtım merkezinin önünde durduğunda tekerleklerinden yoğun bir duman yükseldi. Kapı açıldı ve Alistair aşağıya atladı. Siyah askeri botları çamura gömülürken, arkasından inen Lysandra’ya elini uzatma tenezzülünde bulunmadı. Zaten Lysandra da onun eline muhtaç olmadığını kanıtlarcasına, zırhlının basamağından hafif bir çeviklikle yere atladı.
"Hoş geldiniz Prens Alistair, Prenses Lysandra." Sınır karakolunun komutanı, önlerinde eğilerek selam verdi. Ancak etraftaki askerlerin bakışları hiç de dostane değildi. Vespera askerleri silahlarını Sanguis delegelerine doğrultmamak için kendilerini zor tutuyor, Sanguis simyacıları ise ellerini büyü keselerinde gezdiriyordu.
"Hemen depolara geçiyoruz," dedi Alistair, sesindeki otorite itiraz kabul etmezdi. "Geciken enerji kapsüllerini ve eksik kan stoklarını bizzat inceleyeceğim."
Dağıtım merkezinin içi, devasa borular ve soğutucu tanklarla doluydu. Bir tarafta mavi ışıklar saçan Vespera nükleer bataryaları, diğer tarafta ise Sanguis’in büyüyle mayalanmış devasa kan varilleri duruyordu. İşçiler gergin bir şekilde çalışıyordu.
Lysandra, Sanguis varillerinden birine yaklaştı. Elini ahşabın üzerine koyup gözlerini kapattı. Damarlarındaki kanın, varilin içindeki kadim enerjiyle rezonansa girmesini bekledi. Ancak kaşları çatıldı.
"Bu kanlar arındırılmamış," dedi Lysandra, Alistair’a dönerek. "Büyüsel mühürleri kırılmış. Bu yüzden Vespera’ya ulaştığında bozuluyorlar. Bu bir taşıma hatası değil, sabotaj."
Alistair bataryaların olduğu panele doğru yürüdü. Dijital ekranı inceledi. "Buradaki enerji kapsülleri de tam kapasite şarj edilmemiş. Frekansları sabote edilmiş, bu yüzden Sanguis sınırına ulaştığında patlıyorlar." Başını kaldırıp Lysandra’ya baktı. "Birileri iki krallığı da birbirine yetersiz mal göndermekle suçlasın diye buradaki lojistiği bilerek bozmuş."
"Sana söylemiştim," dedi Lysandra, adama doğru yürürken. "Savaşın bitmesini istemeyenler sadece sarayda değil, tam olarak burada, sınırda."
Tam o sırada, dağıtım merkezinin devasa demir kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. İçerideki florasan lambalar bir anlığına yanıp söndü ve ardından tamamen kapandı. Acil durumun kırmızı ışıkları devreye girdiğinde, dışarıdan silah sesleri yükselmeye başladı.
"Pusudayız!" diye bağırdı Alistair, belindeki otomatik silahı tek bir hamlede çıkararak.
"Kim bunlar?" diye sordu Lysandra. Elini havaya kaldırdığında parmak uçlarında mor bir büyü alevi parıldadı. Karanlık odayı onun büyüsünün ışığı aydınlatıyordu.
"Radikal isyancılar. İki taraftan da asker kaçakları var aralarında," dedi Alistair. Lysandra’nın kolunu kavrayıp onu devasa bir kan varilinin arkasına doğru çekti. "Silahın var mı?"
"Benim silaha ihtiyacım yok," dedi Lysandra, elindeki alevi büyüterek. Ancak Alistair onun bileğini daha sıkı tuttu.
"Büyünü kullanırsan buradaki nükleer bataryaları tetiklersin, hepimiz havaya uçarız!" Alistair, belinden yedek bir Vespera hançeri çıkarıp Lysandra’nın eline tutuşturdu. Hançerin kabzası saf gümüştendi ve üzerinde Vespera amblemi vardı. "Bunu kullan. Ve arkamda kal."
Lysandra hançere baktı, ardından Alistair’ın sert gözlerine. "Senden emir almayacağımı kaç kez söylemem gerekiyor, Prens?" dedi ama hançeri ters kavrayarak savunma pozisyonu aldı.
Deponun üst pencerelerinden içeriye maskeli isyancılar atlamaya başladı. Alistair, askeri bir refleksle öne fırladı. İlk gelen isyancıyı silah dipçiğiyle yere serdi, ardından arkasından gelen diğerine ateş açtı. Hareketleri ölümcül bir dans gibi akıcı ve acımasızdı. Duygusuz bir savaş makinesi gibiydi.
Lysandra ise kendi üzerine gelen bir isyancıyı gözüne kestirdi. Adam ona doğru bir pala salladığında, Lysandra vampir hızıyla yana kaydı. Alistair’ın verdiği hançeri adamın zırhının boşluğuna, tam boyun kısmına sapladı. Adam acıyla yere yığılırken, Lysandra hançeri çekip çıkardı. Yüzüne birkaç damla kan sıçramıştı.
O sırada Alistair, üç isyancı tarafından köşeye sıkıştırılmıştı. Silahının şarjörü bitmişti ve tam yenisini takarken adamlardan biri ona arkadan saldırmak üzereydi.
Lysandra bunu gördü. İçindeki o ses, "Bırak ölsün, düşmanından kurtulmuş olursun" diyordu. Ama mantığı ve o tuhaf, adını koyamadığı koruma içgüdüsü ağır bastı.
Lysandra ileri doğru fırladı. Vampir hızıyla mesafeyi kapatıp, Alistair’ın arkasındaki adamın üzerine atladı. Hançeri adamın omzuna saplarken, adamla birlikte yere yuvarlandılar. Adam onu üzerinden atmaya çalışırken Lysandra dişlerini çıkardı ve adamın boynuna geçirdi. Vahşi, arındırılmamış kanın tadı ağzına dolarken isyancı acı içinde kasılarak hareketsiz kaldı.
Alistair diğer iki adamı halledip arkasına döndüğünde, Lysandra’yı yerde, öldürdüğü adamın üzerinde gördü. Lysandra yavaşça ayağa kalktı. Dudaklarının kenarından sızan kan, gümüş saçları ve kırmızı gözleriyle vahşi, ölümcül ama bir o kadar da büyüleyici duruyordu.
Alistair bir anlığına duraksadı. Hayatında ilk kez bir kadına—hele ki bir düşmana—bakarken nefesinin kesildiğini hissetti. Bu aşktan çok uzaktı; bu, saf bir güç ve vahşet karşısında duyulan tekinsiz bir hayranlıktı.
Alistair ona doğru yürüdü, yerdeki silahları tekmeleyerek uzaklaştırdı. Lysandra’nın tam önünde durdu. Elini kaldırıp, parmak ucuyla Lysandra’nın dudağının kenarındaki kanı yavaşça sildi. Bu kez hareketinde hiçbir kamera baskısı, hiçbir sahte diplomatik amaç yoktu. Tamamen içgüdseldi.
Lysandra, adamın dokunuşuyla donakaldı. Göğsü hızlıca inip kalkıyordu. Alistair’ın parmağının teninde bıraktığı o sıcaklık, az önce emdiği kandan daha fazla yakmıştı canını. Ama geri çekilmedi. Gözlerini Alistair’ın kırmızı harelerine dikti.
"Seni kurtarmadım," diye fısıldadı Lysandra, sesi nefes nefşeydi ama hala gururluydu. "Sadece oyunun erken bitmesini istemedim."
Alistair parmağındaki kana baktı, ardından gözlerini tekrar Lysandra’ya çevirdi. Yüzünde o bildik alaycı ama bu kez daha derin olan gülümseme belirdi.
"Ben de öyle düşünmüştüm, Prenses," dedi Alistair, sesi boğuklaşmıştı. "Ama kabul et... Benimle dövüşmek, benimle anlaşma yapmak hoşuna gidiyor. Çünkü bu dünyada senin dişine göre olan tek kişi benim."
Lysandra hançeri Alistair’ın göğsüne, tam kalbinin üzerine hafifçe bastırdı. "Kendini çok önemseme, Prens. Seni öldürme şerefini başkasına bırakmak istemedim, hepsi bu."
Dışarıdan destek birliklerinin kapıyı kırma sesleri gelirken, ikisi de o kırmızı, tehlikeli ışığın altında birbirlerine bakmaya devam ettiler. Aralarındaki nefret hala oradaydı, sapasağlam duruyordu. Ama artık o nefretin hemen altında, ikisini de içine çekmeye başlayan karanlık bir çekim alanı doğmuştu.