İçeriğe geç

Kan ve Kül.

Bölüm 5 · 4 dk okuma

Kan ve Kül.

Bölüm 5

Gerilim Hattı

İttifakın birinci ayı geride kalırken, saraydaki sessiz savaş yerini psikolojik bir yıpratma sürecine bırakmıştı. Alistair ve Lysandra, birbirlerinin sınırlarını zorlamaktan tekinsiz bir zevk almaya başlamışlardı. Aralarında aşka dair en ufak bir ima bile yoktu; aksine, birbirlerine duydukları tahammülsüzlük, bir tür satranç müsabakasına dönüşmüştü.

Odanın tavanındaki loş ışık, devasa çalışma masasının üzerine vuruyordu. Alistair, askeri haritaların ve sınır güvenliği raporlarının arasında boğulmuş durumdaydı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı, gözleri yorgunluktan kısmıştı.

Lysandra ise odanın diğer ucundaki geniş koltuğa adeta bir kraliçe gibi yayılmıştı. Elindeki antik Sanguis kitabının sayfalarını yavaşça çevirirken, oturduğu yerden Alistair’ı sabote etmek için her yolu deniyordu. Parmak uçlarında topladığı hafif büyü enerjisiyle, odadaki yapay şöminenin alevlerini bir an parlatıyor, bir an tamamen söndürüyordu. Işığın sürekli değişmesi, haritaya odaklanmaya çalışan Alistair’ın sabrını taşırmak üzereydi.

"Şunu yapmayı kes," dedi Alistair, sesini yükseltmeden ama uyarır bir tonla. Gözlerini haritadan ayırmamıştı.

"Neyi?" dedi Lysandra, sesine masum bir hava katarak. Sayfayı çevirdi. "Sadece odanın havasını krallığıma uygun hale getirmeye çalışıyorum. Sizin bu loş, ruhsuz ışıklarınız içimi karartıyor."

Alistair kalemi masaya bıraktı ve arkasına yaslanarak Lysandra’ya baktı. "Büyü enerjin odayı dalgalandırıyor, Lysandra. Konsantre olamıyorum. Sınır boylarındaki Sanguis birliklerinin hareketliliğini inceliyorum burada. Eğer bir savaş çıkarsa, bu kez ikimiz de ortada kalırız."

Lysandra kitabı yavaşça kapattı ve koltukta dikleşti. Gözlerinde o alışıldık, keskin düşmanlık parıldadı. "Benim halkım durduk yere saldırmaz, Prens. Eğer bir hareketlilik varsa, sizin sınır muhafızlarınızın kışkırtması yüzündendir. Belki de senin o çok güvendiğin generallerin arkandan iş çeviriyordur?"

Alistair ayağa kalktı. Adımları ağır ama kararlıydı. Masanın etrafından dolanıp Lysandra’nın oturduğu koltuğa doğru yürüdü. Lysandra, adamın yaklaştığını görse de istifini bozmadı, arkasına yaslanıp meydan okuyan bir bakış fırlattı.

Alistair, koltuğun iki yanındaki kolçaklara ellerini dayayarak Lysandra’nın üzerine doğru eğildi. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Lysandra adamın sertleşen çene hatlarını ve göz bebeklerindeki kırmızı harelerin nasıl genişlediğini net bir şekilde görebiliyordu.

"Halkımı ve ordumu benden daha iyi bildiğini mi sanıyorsan, Prenses?" diye fısıldadı Alistair. Sesi bir tehdit gibiydi ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde pürüzsüzdü. "Bana üstten bakmayı kes. Burada, benim bölgemdesin."

Lysandra, Alistair’ın bu baskın tavrına karşı geri adım atmak yerine, oturduğu yerde hafifçe öne doğru hamle yaptı. Dudakları neredeyse adamın dudaklarına değecekti. Dişlerini hafifçe göstererek gülümsedi. "Senin bölgende olabilirim Alistair, ama senin esirin değilim. Benimle bu kadar yakın oynama. Canın yanar."

Alistair, kadının gözlerindeki o saf, boyun eğmez öfkeyi izledi. Lysandra’nın parmak uçlarında biriken büyü enerjisinin, oturdukları koltuğun kumaşını hafifçe çatırdattığını hissedebiliyordu. Bu kadın onun için tam bir saatli bombaydı. Tehlikeliydi, öngörülemezdi ve nefret doluydu. Ama tam da bu yüzden, saraydaki diğer tüm dalkavuklardan daha gerçekçiydi.

Alistair yavaşça geri çekildi, ellerini cebine koydu. "Yatağa git, Lysandra. Bu gecelik bu kadar oyun yeter."

Lysandra kazandığı küçük zaferin tadını çıkararak koltuktan kalktı. "Memnuniyetle."

Ertesi sabah, iki krallığın ortak konseylerinin katılacağı büyük bir askeri strateji toplantısı vardı. Burası kameraların olmadığı, sadece en üst düzey generallerin ve liderlerin bulunduğu bir kurtlar sofrasıydı.

Büyük yuvarlak masanın bir tarafında Vespera Kralı Marcus ve komutanları, diğer tarafında ise Sanguis Konsey Başkanı Malakor ve simyacıları oturuyordu. Alistair ve Lysandra ise masanın tam ortasında, iki tarafı birbirine bağlayan köprü pozisyonundaydı.

Toplantı başlar başlamaz haritalar açıldı, kaynakların paylaşımı tartışılmaya başlandı. Sanguis tarafı, Vespera’nın vaat ettiği teknolojik enerji kapsüllerinin geciktiğini iddia ediyor; Vespera tarafı ise Sanguis’ten gelecek olan arındırılmış kan stoklarının eksik olduğunu savunuyordu. Sesler yükseldi, masaya yumruklar vuruldu.

"Yeter!" diye gürledi Kral Marcus. Gözleri öfkeyle parlıyordu. "Sanguis bize eksik malzeme göndererek barışı ihlal ediyor!"

Malakor oturduğu yerden sinsice gülümsedi. "Biz sözümüzü tutuyoruz Marcus. Belki de sorun sizin dağıtım ağınızdadır. Ya da belki de..." Gözlerini Alistair ve Lysandra’ya çevirdi. "...yeni evlilerimiz görevlerini tam yapmıyordur. Aralarındaki bağın zayıflığı, işlere de yansıyor olabilir."

Lysandra, amcasının bu manipülasyonuna izin vermeye niyetli değildi. Tam lafa girecekken, masanın altından Alistair’ın sıcak ve güçlü eli, Lysandra’nın çıplak dizinin üzerine kapandı.

Bu hareket Lysandra’yı adeta elektriğe çarpmış gibi sarstı. Alistair, dizini hafifçe sıkarak ona "bırak ben halledeyim" mesajı veriyordu. Normalde bir Vespera erkeğinin ona dokunmasına asla izin vermezdi ama burası bir arenaydı ve Alistair’ın hamlesini bozmak istemedi.

Alistair soğukkanlı bir sesle konuştu: "İttifakımızda hiçbir sorun yok, Konsey Başkanı Malakor. Eşim Lysandra ile birlikte, enerji kapsüllerinin ve kan stoklarının transferini bizzat biz yöneteceğiz. Yarın sabah, sınır bölgesindeki ana dağıtım merkezine birlikte gidiyoruz. Sorunu yerinde çözeceğiz."

Kral Marcus oğluna baktı, ardından Malakor’a döndü. "Güzel. Eğer varisler bu işi üstleniyorsa, sızlanmayı kesin."

Toplantı biter bitmez, koridora çıktıklarında Lysandra hızla Alistair’ın önüne geçti ve onu göğsünden iterek duvara yasladı. Koridordaki muhafızlar ne olduğunu anlayamadan elini silahlara götürdü ama Alistair eliyle "durun" işareti yaptı.

"Bana bir daha masanın altında dokunursan," diye tısladı Lysandra, gözleri tamamen kırmızıya dönmüştü. "O elini bileğinden keserim, Alistair."

Alistair, sırtı duvara yaslanmış olmasına rağmen son derece rahat görünüyordu. Aşağıya, Lysandra’nın göğsüne dayalı duran eline baktı, sonra tekrar kadının gözlerine döndü.

"Orada lafa atlasaydın, amcanın tuzağına düşecektin," dedi Alistair, sesi düşüktü. "Seni kışkırtıp güçsüz göstermeye çalışıyordu. Ben sadece odağını korumanı sağladım."

"Bunun için benim bedenime dokunmana gerek yok!"

"O zaman bir dahaki sefere daha dikkatli ol, Prenses," dedi Alistair, yavaşça doğrulup Lysandra’nın üzerindeki baskısını hafifleterek yanından geçti. "Hazırlan. Yarın sınır bölgesine gidiyoruz. Orası saraydan çok daha tehlikeli. Birbirimizden nefret etmeye orada da devam edebiliriz, ama hayatta kalmak istiyorsan arkamı kollamak zorundasın."

Lysandra, arkasından yürüyen adamın siluetine bakarken dişlerini sıktı. Ondan nefret ediyordu. Onun bu her şeyi kontrol etmeye çalışan askeri aklından, mesafeli duruşundan ve en zor anlarda bile sarsılmayan soğukkanlılığından nefret ediyordu. Ama içten içe biliyordu ki, bu distopik cehennemde güvenebileceği tek düşman yine oydu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.