Sözleşmenin imzalanmasının üzerinden henüz yirmi dört saat bile geçmemişti ancak sarayın koridorları sanki büyük bir savaşa hazırlanır gibi hareketliydi. Hizmetliler ellerinde gümüş şamdanlar, koyu renkli kadife örtüler ve taze kan tüpleriyle aceleyle koşturuyor, muhafızlar ise her köşe başında nöbet yerlerini sıkılaştırıyordu. Alistair ve Lysandra’nın sahte ortaklığı, ilk büyük sınavını bu gece verecekti: Büyük Düğün Resepsiyonu.
Lysandra, kendisine tahsis edilen devasa odanın boy aynasının karşısında dikiliyordu. Üzerindeki gelinlik, Sanguis krallığının geleneksel tarzını yansıtıyordu; bembeyaz dantellerin arasına sinsice işlenmiş kan kırmızısı ipek şeritler vardı. Bu elbise ona bir gelinden ziyade, kurban edilmek üzere süslenmiş bir adak gibi hissettiriyordu. Arkasında duran iki Sanguis hizmetçisi saçlarını son kez düzeltirken, Lysandra aynadaki yansımasına bakıp derin bir nefes aldı. İçindeki öfkeyi ve korkuyu tamamen bastırıp yüzüne o bildik, soğuk ve asil maskesini yerleştirdi.
Kapı aniden vurulmadan açıldı. Aynadan arkaya baktığında Alistair’ı gördü.
Prens, Vespera’nın siyah ve gümüş renkli askeri tören üniformasını giymişti. Dik yakası, omuzlarındaki rütbeleri ve göğsündeki madalyalarıyla tam bir komutan gibi duruyordu. Hizmetçiler, Alistair’ın içeri girmesiyle birlikte eğilerek hızla odadan çıktılar ve iki varisi yalnız bıraktılar.
Alistair kapının önünde durup Lysandra’yı tepeden tırnağa süzdü. Yüzünde yine o hiçbir duygu barındırmayan, çözülmesi imkansız ifade vardı. "Hazır mısın?" diye sordu, sesi her zamanki gibi mesafeliydi.
Lysandra ona doğru döndü, eteğini hafifçe düzeltti. "Bu bir infazsa, evet, hazırım Prens Alistair. Ama bir düğünse, pek sayılmaz."
"Güzel," dedi Alistair, yaklaşıp kolunu hafifçe bükerek ona sundu. "Çünkü dışarıda bizi bekleyen yüzlerce kamera ve iki krallığın da en tehlikeli soyluları var. En ufak bir bakışından, elinin titremesinden bile bu evliliğin sahte olduğunu anlamaya çalışacaklar. Babam Kral Marcus ve senin amcan Konsey Başkanı Malakor... İkisi de açık vermemizi bekliyor."
Lysandra, elini Alistair’ın sert kumaşla kaplı koluna yerleştirdi. Adamın kaslarının gerildiğini hissedebiliyordu. "Merak etme," diye fısıldadı Lysandra. "Rolümü iyi oynarım. Sen sadece kendi sınırlarına dikkat et."
Büyük balo salonunun kapıları açıldığında, içeriden yükselen müzik sesi ve yüzlerce vampirin yaydığı o soğuk enerji dalgası yüzlerine vurdu. Salon, Vespera’nın modern, keskin hatlı mimarisiyle Sanguis’in gotik süslemelerinin rüküş bir karışımıyla dekore edilmişti. Tavandan sarkan devasa kristal avizelerin ışığı, duvarlardaki dev ekranlara yansıyordu. Canlı yayın kameraları anında onlara döndü. Flaşlar ardı ardına patlarken, ekranlarda "Yüzyılın Barışı: Kan Paktı" yazıları belirdi.
Alistair, Lysandra’yı salonun ortasına doğru yönlendirirken yüzüne hafif, neredeyse samimi görünen bir gülümseme kondurdu. Kameralar için mükemmel bir hamleydi. Eğilerek Lysandra’nın kulağına doğru fısıldadı: "Şimdi sol tarafımıza bak ve gülümse. Babam bize bakıyor."
Lysandra, Alistair’ın söylediği yöne döndü. Taht benzeri yüksek koltukların birinde Vespera Kralı Marcus oturuyordu. Gözleri tamamen kırmızıya dönmüştü, yüzündeki yaşlılık çizgilerine rağmen etrafına muazzam bir korku yayıyordu. Hemen yanında ise Sanguis’i temsilen gelen Konsey Başkanı Malakor vardı; zayıf, solgun yüzlü ve sinsi bakışlı bir adamdı. İki lider de kadehlerini havaya kaldırarak yeni evlileri selamladı.
"Onları hayal kırıklığına uğratmak harika olurdu," dedi Lysandra, gülümsemesini bozmadan, dişlerinin arasından konuşarak.
"Bunu yapmak ikimizin de sonu olur," diye yanıtladı Alistair.
Müziğin ritmi değiştiğinde, salonun ortasındaki boşluk açıldı. İlk dans, geleneklere göre gelin ve damada aitti. Alistair, Lysandra’nın belini kavradı; eli kumaşın üzerinden bile buz gibiydi. Lysandra da diğer elini Alistair’ın omzuna koydu. Vals ritmiyle dönmeye başladıklarında, etraflarındaki kalabalık ve kameralar flulaştı. Sadece ikisinin birbirini tartan gözleri kalmıştı.
"Sanguis krallığı hakkında bir şey duydum," dedi Alistair, onu döndürürken sesi sadece Lysandra’nın duyabileceği kadar alçaktı. "Topraklarınızdaki insan depoları tükeniyormuş. Bu yüzden barışa bu kadar çabuk razı olmuşsunuz."
Lysandra’nın gözleri kısıldı. Adımlarını bozmadı ama elini Alistair’ın omzuna biraz daha sertçe bastırdı. "Bizim depolarımız tükeniyorsa, sizin de şehrinizi ayakta tutan nükleer reaktörleriniz patlamak üzere demektir, Prens. Birbirimizi kandırmayalım. Vespera’nın teknolojisi bitmek üzere, bizim ise gücümüz. İki taraf da açlıktan ölüyor."
Alistair bu acı gerçeği duyunca duraksamadı. Haklı olduğunu biliyordu. Distopik dünya artık onları besleyemiyordu. Güneşsiz geçen her yıl, hem insanları hem de onlarla beslenen vampirleri yok oluşa sürüklüyordu.
Dans bittiğinde salondan güçlü bir alkış koptu. Kameralar son bir kez ikisinin el ele tutuştuğu anı yakaladı ve yayın sona erdi. Resepsiyonun resmi kısmı bitmişti; şimdi asıl tehlikeli olan gayriresmi kısım, yani entrikalar başlıyordu.
Alistair, bir grup Vespera generali tarafından konuşmak üzere çağrıldığında, Lysandra’yı salonun biraz daha sakin olan içki masalarının yanında bıraktı. Lysandra, kristal bir kadehe doldurulmuş sentetik kandan bir yudum aldı. Tadı berbattı; Sanguis’teki taze, büyüyle arındırılmış kanların yanından bile geçemezdi. Kimyasal ve yapay bir tadı vardı.
"Tadı iğrenç, değil mi Prenses?"
Lysandra arkasına döndüğünde, Vespera sarayının baş danışmanlarından biri olan Lord Silas’ı gördü. Silas, saçları arkaya doğru taranmış, gözlerinde tekinsiz bir zeka parıltısı olan bir vampirdi.
"Misafirperverliğinizi eleştirmek istemem Lord Silas," dedi Lysandra mesafesini koruyarak.
"Eleştirebilirsiniz, hakkınızdır," diye fısıldadı Silas, yaklaşarak. "Vespera’da gerçek kan bulmak artık bir mucize. Prens Alistair bile haftalardır bu sentetik çöplerle besleniyor. Ama size bir sır vereyim mi? Bu barış, bazılarının hiç hoşuna gitmedi. Özellikle de bu sentetik kan fabrikalarından milyarlar kazananların."
Lysandra adamın ne demek istediğini tam olarak anlayamadan, Silas kalabalığın arasında kayboldu. Bu bir uyarı mıydı yoksa bir tehdit mi?
Tam o sırada salonun diğer ucunda bir kargaşa koptu. Bir cam kırılma sesi yükseldi, ardından bir kadının çığlığı duyuldu. Lysandra hızla o tarafa döndü. Alistair’ın generallerle konuştuğu yerin birkaç metre ilerisinde, Sanguis elçilerinden biri yere yığılmıştı. Ağzından siyah, köpüklü bir sıvı geliyor ve vücudu acı içinde kasılıyordu.
"Zehir!" diye bağırdı birisi.
Salondaki korumalar anında silahlarını çekti. Vespera ve Sanguis askerleri birbirlerine doğrulttukları silahlarla bir çember oluşturdular. Saniyeler içinde barış ortamı, bir iç savaş alanına dönüştü. Kral Marcus ve Malakor oturdukları yerden ayağa kalktılar.
Lysandra hızla yere düşen elçinin yanına doğru koşmak istedi ama bir el bileğinden sertçe kavrayarak onu durdurdu. Bu Alistair’dı.
"Bırak beni! Benim halkımdan birini zehirlediler!" diye tısladı Lysandra, gözleri öfkeden tamamen kırmızıya dönerek.
"Oraya gidersen seni de suçlarlar," dedi Alistair, onu arkasına alarak korumaya çalışırken. "Görmüyor musun? Bu bir tuzak. Barışı sabote etmek istiyorlar."
Yerdeki Sanguis elçisi son bir kez titredi ve vücudu tamamen küle dönüşerek yere saçıldı. Vampirleri öldüren kadim bir zehir kullanılmıştı; sadece en üst düzey simyacıların veya Vespera’nın gizli laboratuvarlarının üretebileceği bir zehir.
Malakor, yeğeni Lysandra’ya doğru bakarak bağırdı: "Bu bir savaş ilanıdır! Vespera bize barış sözü verdi ama ilk geceden elçimizi katletti!"
Kral Marcus ise soğukkanlılığını koruyarak cevap verdi: "Kendi adamınızı kendiniz zehirleyip suçu bize atıyormuşsunuz gibi duruyor, Malakor. Bizim böyle ucuz numaralara ihtiyacımız yok."
Olayların büyümesini engelleyen tek şey, Alistair’ın öne çıkması oldu. Prens, sesini tüm salonda yankılanacak bir otoriteyle yükseltti: "Sessizlik!"
Herkes dönüp genç prense baktı. Alistair, yerdeki kül yığınına baktı, ardından Lysandra’nın elini tuttu ve havaya kaldırdı.
"Bu gece burada bir cinayet işlendi, doğru. Ama bu cinayet Vespera veya Sanguis krallıklarının emriyle değil, bizim barışımızdan korkan hainler tarafından yapıldı. Eşim Prenses Lysandra ve ben, bu olayın sorumlularını bulana kadar sarayı karantinaya alıyoruz. Hiç kimse, hiçbir diplomat veya soylu bu saraydan çıkamaz."
Lysandra, Alistair’ın bu hamlesine şaşırmıştı. Adam durumu kontrol altına almakla kalmamış, suçu her iki taraftan da uzaklaştırıp ortak bir düşman yaratmıştı. Lysandra da bozuntuya vermedi ve Alistair’ın elini sıkarak kalabalığa döndü: "Prens haklı. Halkımın kanı yerde kalmayacak. Ama bu tuzağa düşüp birbirimizi öldürmeyeceğiz. Katili birlikte bulacağız."
Soylular arasındaki gerilim biraz olsun azalsa da, herkesin birbirine olan şüphesi en üst seviyedeydi. Muhafızlar salonun kapılarını kilitlerken, Alistair ve Lysandra yan yana yürüyerek taht odasından çıktılar.
ODAYA DÖNÜŞ VE GERÇEKLER
Kendi güvenli odalarına döndüklerinde, Lysandra gelinliğinin kan kırmızısı şeritlerini öfkeyle çekip kopardı. "Bu neydi böyle?" diye sordu Alistair’a dönerek. "Kim yaptı bunu?"
Alistair üniformasının üst düğmelerini açtı, yorgun görünüyordu. "Bilmiyorum. Ama Silas’ın ya da babamın altındaki radikal komutanların işi olabilir. Ya da belki de senin amcan Malakor, savaşı devam ettirmek için kendi adamını feda etti."
Lysandra masanın üzerindeki bir bardağı duvara fırlatarak paramparça etti. "Amcam bir pislik olabilir ama kendi halkını bu şekilde katletmez! O zehir Vespera yapımıydı, bunu kokusundan bile anladım. Kimyasal kokuyordu."
Alistair masaya yaklaştı ve Lysandra’nın tam karşısında durdu. "Bak, aramızdaki nefret ne olursa olsun, şu andan itibaren gerçekten aynı gemideyiz. Eğer katili bulamazsak, iki krallık birbirine girecek. Ve o savaşta ilk ölecek olanlar, bu barışın sembolü olan ikimiziz."
Lysandra derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştı. Haklıydı. Artık sadece kağıt üzerinde değil, hayatta kalma mücadelesinde de ortaktılar.
"Pekala," dedi Lysandra, gözlerini Alistair’ın gözlerine dikerek. "Katili bulacağız. Ama bunu yaparken kendi yöntemlerimi kullanırım. Yarın sabah ilk iş, o zehrin üretildiği laboratuvarı araştırmaya başlayacağız."
Alistair hafifçe kafasını salladı. "Anlaştık. Ama dikkatli ol, eşim. Bu sarayda attığın her adım, seni o küle dönen elçinin yanına götürebilir."
O gece, aralarındaki o buzdan duvarlar yıkılmamıştı belki ama ilk kez birbirlerine güvenmek zorunda olduklarını anlamışlardı. Distopyanın karanlığında, kanlı bir oyunun tam ortasındaydılar.