BÖLÜM 5: GİZEMLİ SIĞINAK VE İLK SOY KEHANETİ
Harabelerin derinliklerinden yükselen meşale ışıkları, duvarlardaki kadim rünleri adeta canlı birer sarmaşık gibi aydınlatıyordu. Yaklaşan ayak sesleri ve zırh şakırtıları, taş koridorlarda ürpertici bir yankı uyandırıyordu.
Gideon, baltasını sıkıca kavrayıp Elena’nın önüne geçerken, Kaelen de kılıcını hazırda tutarak gölgelerin arasına çekildi. İki düşman, tehlike anında refleks olarak yine Elena’yı ortalarına almıştı.
"Kımıldamayın," dedi karanlığın içinden gelen, kadife kadar pürüzsüz ama bir o kadar da otoriter bir kadın sesi.
Meşalelerin ardında, üzerlerinde gümüş işlemeli pelerinler taşyan bir grup figür belirdi. En önde duran, gümüş rengi saçları ve gözlerinde tükenmeyen bir bilgelik taşıyan yaşlı kadın, bakışlarını yavaşça üçlünün üzerinde gezdirdi. Bakışları Elena’da durduğunda, kadının gözleri hayretle açıldı.
"Gözlerime inanmakta zorlanıyorum..." diye fısıldadı yaşlı kadın. "Sürü’nün kanı ve Gece Sarayı’nın soğukluğu... Ve onların ortasında uyanan bir Astraea kanı."
"Siz de kimsiniz?" dedi Elena, adımlarını öne doğru atarak. Gideon onu kolundan tutmaya çalıştı ama Elena nazikçe kendini çekti. "Burası neresi?"
"Ben Astra," dedi yaşlı kadın, hafifçe eğilerek. "Karanlık Diyar’ın ve Unutulmuş Topraklar’ın Sürgün Büyücüleri’nin lideriyim. Ve sen, Elena Vance... Yüzyıllardır gerçekleşmesini beklediğimiz tek kehanetin özüsün."
Astra, üçlüyü harabelerin altındaki gizli bir sığınağa götürdü. Burası dışarıdaki kasvetli havanın aksine, parıldayan kristallerle aydınlatılmış, devasa kütüphanelerin ve antik haritaların bulunduğu görkemli bir yeraltı mabediydi.
Astra, devasa bir taş masanın üzerindeki haritayı açtı. Masanın ortasında duran siyah kristal, Elena yaklaştıkça altın rengi bir ışık saçmaya başladı.
"Bize anlatılanlar yalandı, değil mi?" dedi Elena, masadaki parıltıya bakarak. "Benim kanım sadece bir Mühür değil."
"Mühür, gerçeği gizlemek için iki ırkın uydurduğu bir masaldı," dedi Astra. Bakışlarını Gideon ve Kaelen’e çevirdi. "Yüzyıllar önce Vampirler ve Kurt Adamlar dünyayı egemenlikleri altına almak için savaştıklarında, İlk Soy—yani Astraea kan hattı—bu savaşı bitirmek için kendi yaşam enerjisini feda etti. Kanı ikiye bölündü; bir kısmı Sürü’nün koruyuculuğuna, diğer kısmı ise Gece Sarayı’nın gölgelerine emanet edildi."
Kaelen adeta donakalmıştı. "Yani bizim 'Mühür' dediğimiz şey..."
"...Elena’nın bölünmüş ruhunun ve kanının ta kendisiydi," diye tamamladı Astra. "İki taraf da bu kanın gücünü kendi lehlerine kullanmak istedi. Gideon’ın Sürüsü onu bastırarak gücünü yok etmeye çalıştı; Kaelen’in Sarayı ise onun kanını tamamen emip kendilerini ölümsüz kılmayı planladı."
Gideon başını öne eğdi. "Sürü Konseyi bana onun sadece gücünü uyutmamız gerektiğini söylemişti... Amaçlarının onu öldürmek olduğunu çok geç anladım."
"Peki ben şimdi neyim?" diye sordu Elena. Sesi titriyordu ama gözlerinde ilk defa korkudan ziyade bir kararlılık vardı.
"Sen iki dünyayı birleştirecek ya da ikisini de tamamen yok edecek tek güçsün," dedi Astra. "Ancak kanının tamamen uyanması için bir bedel ödenmeli. Kalbini tamamen bağlaman gerek. Biri sana sadakatini feda eden ışığın koruyucusu, diğeri ise seni gölgelerin derinliklerine çeken karanlığın ta kendisi."
Astra’nın sözleri mabette derin bir sessizlik yarattı. Elena’nın bakışları, onun için canını ortaya koyan ama ona yalan söyleyen Gideon ile; gözlerinde tehlikeli bir tutku ve sarsılmaz bir çekim taşıyan Kaelen arasında gidip geldi.
Kaelen bir adım öne çıktı. "Onun kararlarına ben karışmam. Ama onu Saray’ın gazabından korumak için gerekirse kendi türüme karşı savaşırım."
Gideon da Kaelen’in yanına geçti, aralarındaki rekabet artık farklı bir boyuta taşınmıştı. "Sadece sen değil, Kaelen. Elena için Sürü’ye de, dünyaya da meydan okumaya hazırım."
Astra gülümsedi ama bu hüzünlü bir tebessümdü. "Savaş kapımızda. İki ordu da Karanlık Diyar’ın sınırına dayandı. Seçimini yapmalısın Elena... Gücünü kiminle paylaşıp uyandıracaksın?"