İçeriğe geç

Kan ve Aşk

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Kan ve Aşk

Bölüm 2

-1

Lorenli Glanger

"Ben Lorenli Glanger, diz çökün ve affetmemi dileyin! Sizi hainler" diye kükredi ve kılıcını adamın boğazına sokup çıkarması bir oldu. Asker, Lord Glanger'in kılıcıyla gelen ölümün soğuk nefesiyle yüzleşti. Saplanan ve hızla tekrar çıkan kılıçla ne olduğunu anlamadan boğazını tuttu ama kan bir oluktan akarca fışkırdı. Dehşete kapılan asker diz çöktü ve yere yığıldı. O yere düşer düşmez, başka bir asker yerini aldı ve Lord Glanger'a saldırmaya devam etti. Öldürmek soğuktu ama bir o kadar haz doluydu çünkü öldürmek; onun olanı korumaktı. Yaşadığı onca yıl, hüküm sürdüğü topraklarda kendini, kalesini, kanını ve halkını korumak için çok canlar almış, çok kan dökmüş ama gözünü kırpmamıştı. O herşeyden önce atalarının mirasını koruyordu ve ondan sonra oğlu ve torunlarıda bu mirası korumak için can alacaktı. Bağıra bağıra Tanrı'ın onu affetmesini dileyerek "Beni cennetine al Tanrım! " diye haykırdı ve kılıcını savurmaya devam etti.

Delikanlılığa geçiş döneminde kılıç öğretmeninin söyledikleri kafasında yankılandı. "Yaşamak için öldür!" Vicdanını bu cümleyle bastırdı ve düşüncelerinden sıyrıldı. Ona savrulan öldürücü kılıç darbelerini gayet usta bir şekilde karşılamaya devam etti. Atın üzerinde yaşına rağmen hırsının verdiği güçle savaşıyordu ama ormanın derinliklerinden gelen askerler bitecek gibi değildi. Neredeyse bir saattir sağa sola kılıç sallıyordu. Bindiği at uzun geçen bir yolcuğun ardından ve bir saattir savaşmanın etkisiyle yere yığılmak üzereydi. Glanger fazla dayanamayacaklarını anlamıştı. Göz ucuyla adamlarına baktı. Hepsi ölümüne ve sadakatle çarpışıyorlardı. O sırada onunla başedemeyeceğini anlayan asker atının bacaklarını kılıç darbesiyle biçti ve Lord Glanger atla birlikte yere devrildi. Glanger yılların deneyimiyle kendini olabildiğinde temkinli bir şekilde yere bıraktı. Savrulduğu yerden kalkması bir oldu. Kılıcı hâlâ elinde, hâlâ savaşmaya hazırdı. Tabii bu dıştan görünüşüydü. Yorulmuş, kolları artık kılıç sallamaktan titriyordu. Kalleş biçimde atını yaralayan adama son gücüyle saldırdı ve onu öldürmesi uzun sürmedi. Acı çeken atının yanına gitti. At birkaç kere ayağa kalkmaya çalıştı ama her seferinde acıyla inleyerek yere devrildi. Ayaklarının üzerine basamıyordu. Glanger sanki etrafta kimse yokmuş gibi başını okşadı ve "Cennette yer bul" dedi ve ayağa kalkıp gözlerini kapattı. Onca acı ve ölüm görmüş ama haksız yere ölen her canlının ölümü onu derinden etkilemeye devam ediyordu. İçi kederle doldu.

Kılıcının kabzasını ters tutup, sivri kısmını ata çevirdi. Kollarını iyice kaldırıp kılıcını atın kalbine sapladı. At hiç acı çekmedi. Seğreltileri bir süre sonra donuklaştı ve nefes almayı bıraktı. Öfkesi, yorulmuş bedenini güçle doldurmuştu. Bulundukları ormanlık alanda iyice köşeye sıkışmış gidecekleri yol düşmanlarının kurduğu barikatla kapatılmıştı. Küçük düzlük ağaçlarla çevrelenmiş çıkış yolu yoktu ki sık orman ağaçları arabaların ve hatta atların bile geçişini zorlaştırıyordu. Eğer birileri bu cehennemden kurtulacaksa, bu en gözde adamları olmalıydı. "Travis" diye bağırdı son sesiyle.

Travis, Lordunun sesini duyar duymaz işini çabuk bitirmek ister gibi iki adamı kollarıyla sardı ve kılıcını öndekinin karnına sokup, arkada bulunan askerin sırtından çıkardı ve bütün gücüyle "Emredin Lordum" diye bağırdı. Kolunun altına sıkışmış iki askerin öldüklerini anlayınca ki bu iki üç saniye sürdü onları yere itti ve miğferine uzandı. Başını ikiye ayıracaklarını söyleseler bile miğferi taşıyacak gücü kalmamıştı. Miğferi çıkardı ve hızla Lordunun yanına gitmek için kalabalığa daldı. Tabii önüne çıkan düşman askerleri geçmesi kolay olmadı. Sayıları o kadar çoktu ki zaman geçtikçe çoğalıyor etkisi yaratıyordu. Tam önü açıldı dediği anda ona doğru koşan üç dört askeri gördü. "Tanrım beni siniyor musun?" dedi ve kılıcının kabzasını iyice kavradı. Ona doğru koşan öndeki askerin kılıcından kendini koruyup kılıcını savurdu. Havada öğlen güneşinin cılız ışığına rağmen parlayan kılıç, keskinliğini kanıtlar gibi adamın demir zırhını ikiye yarıp iç organlarını dışarı döktü. Travis genç yaşına rağmen yıllar boyu savaşın soğuk nefesiyle büyümüştü. Ve o iyi dövüşen, sadakat dolu bir şövalyeydi. Nefes nefese neredeyse on beş dakika süren çabayla Lordunun yanına ulaştı ve "Lordum, iyi misiniz?" dedi ve kılıcını sağından gelen adamın karnına sapladı.

"Travis senden kaleye dönmeni istiyorum hemen!" diye bağırdı Lord Glanger.

"Siz lordum?"

"Ben kendime kaçtı dedirtmem" diye haykırdı Glanger. Travis "Lordum, afhnıza..." dedi ama Lord onu sağ omuzundan hızla kenara çekti ve kılıcını kaldıramadan karnına bir kılıç saplandı. Travis kendi yara almış gibi "Hayır!" diye haykırdı ve Lorda saplanan kılıcın sahibini tek hamlede ölüme gönderdi. Lord kollarında acıyla yere yığıldı. Nefesleri iyice sıklaşmış ağzından kan geliyordu. Travis yavaşça onu yere bıraktı ve örme çelikten yapılma zırhı gevşetip yaraya baktı. Durum iç açıcı görünmüyordu. Miğferine sıkıştırdığı Emma'nın ona verdiği mendili Lordun karnına bastırdı. Yaşlı lord acıyla inledi.

"Lordum..." dedi çaresizce. Duyguları saniyeler içinde değişim geçiriyordu. Hüzün, kaybetme korkusu, koruyamama, hüsran ve en çokta öksüzlük... Onun gibi öksüz büyüyen bir yetime baba olmuş Lordu ölüyordu. Babasını savaşta kaybetmiş, sonra annesini dokuz yaşında salgın hastalık elinden almıştı. Lord annesinin cenazesinde başını okşamış ve onu elinden tutup Emma ve Frederich'in yanına getirmişti. Tok sesiyle "Bu Travis, ona iyi davranın" demişti. Emma o zaman dört yaşındaydı. Elindeki oyuncağını bırakıp ayağa kalkıp yanına geldi ve yanağına küçük dudaklarıyla sıcak bir öpücük kondurdu ve Emma o günden sonra Travis'in elini hiç bırakmadı. Şimdi Emma'ya ne diyecekti. Yola çıkarken babasına iyi bakacağına söz vermişti ama sözünü tutamamıştı. Elleri titriyor, Lordunu yaşatmak için çareler üretmeye çalışıyordu. Bu cehennemden onu kurtarmak ve kaleye ulaştırmaktan başka çaresi yoktu.

"Dayanın Lordum" dedi ve bağırmaya başladı. "Alaric! Zorax! Çabuk!" diye haykırdı. Lord onun koluna yapıştı ve "Beni bırakın kaleye gidin. Frederich orada yok... Emma..." dedi sesi cansızlaşıyor kendini kaybetmek üzereydi. Glanger, Travis'in kolunu bıraktı ve sırtını soğuk toprağa yayılmasına izin verdi. Bacaklarından bedenine yavaş yavaş yayılan ölümü hissedebiliyordu. Şu an korkudan titriyor olması gerekiyordu çünkü ölüyordu ama o korkunun aksine huzur doluydu. Bu huzurun nedenini biliyordu. Mutlu bir yaşantısı olmuştu. Yüzüne yayılan gülümsemesi Travis'i adeta buza çevirdi. "Lordum..." dedi bilincini kontrol etmek için.

Lord Glanger "Travis, dediğimi yap bu bir emirdir. Benim zamanım doldu bunu kabul et ve git" dedi. Evet, zamanı dolmuştu. Güzel bir çocukluk, eğitim dolu gençlik ve birçok savaş görmüştü. En güzeli aşık olduğu kadınla evlenmişti. Ve...ve... çok sevdiği iki çocuğu olmuştu. Gurur duyduğu oğlu ve oğlan çocuklarını aratmayan güzeller güzeli kızı Emma... Oğlunun geleceğini hayal edebiliyordu. Frederich doğduğundan beri iyi bir evlat, öğrenci, savaşçı ve denilen herşeyi harfi harfine yapan asilzadeydi. Glanger onun iyi bir Lord olacağını biliyordu. Düşünme sırası Emma'ya geldiğinde Glanger kahkaha atmaya başladı. Onun geleceğini düşlemeyi bırak yarını için bile hayal kuramadı. Travis "Lordum" dedi telaşla. Lord gülüyordu ve ölüm döşeğinde biri için bu gerçekten garipti.

"Travis, oğlum..." dedi acıyla.

"Lordum sizi kaleye götüreceğim. Lütfen kendinizi yormayın"

"Emma... Onunla evleneceğin günü görmeyi çok isterdim. Onu koruyacaksın bana söz

ver Travis..."

"Lordum Leydim, emin ellerde olacak bana güvenebilirsiniz"

"Ona senden başka bir adamın katlanacağına inanmıyorum Travis. Onun gibi asi, dik başlı, erkek kılıklı bir kızı kimse kabul etmez. Başka biri, onu çok hırpalar ve senin gibi anlayışlı olmaz. Ona iyi bak ve evlen onunla..."

Travis "Lordum onur duyarım ama lütfen kendinizi yormayın" dedi. Boğazına takılan acıyı tarif bile edemiyordu. "Şimdi adamlarını al ve git" dedi Glanger. Huzurluydu... Ölümün yanı başında onu bekliyor olması umurunda bile değildi. "Lordum sizi kaleye götüreceğim. İyi olacaksınız"

"Ölüm gözüme pekde kötü görünmedi" dedi kahkahalarla "Hadi çocuk git artık" dedi son kalan gücüyle.

Travis "Lordum bu emrinizi yerine getiremeceğim... Affedin" dedi. Lordun miğferini çıkarıp onu rahatlattı. O sırada Alaric ve Zorax koşarak yanlarına geldi. Onların yüzüde dehşet içindeydi. "Gidiyoruz!" dedi Travis keskin sesi karşısında Alaric ve Zorax ayni anda kafa sallayıp Lordu yerden kaldırdılar. Alaric ve Travis, Lordun kollarını kendi boyunlarına doludi. Zorax bacaklarının arasına girdi ve iki bacağını koltuk altlarına sıkıştırdı. Ormana doğru koşmaya başladılar. Kaleye yarım saatlik bir mesafe kalmıştı. Travis "Nehir yolunu kullanmalıyız. Şansımız yaver giderse belki küçük bir kayık bile buluruz" diye bağırdı. O sırada Alaric "Arkamızdakileri bir şekilde atlatmalıyız. Bu hızda..." dedi ve başını sıyırıp geçen okla hepsi yere atladı. Lord çoktan kendinden geçmişti. Travis "lanet olası okçular, Alaric sen Lordu kaleye ulaştır biz sizi koruruz" dedi. Bir yandan etrafı gözlüyordu. Okların geliş yönüne göre, Zorax'la göz göze geldi. Okçuların olduğu tarafa doğru koşmaya başladıklarında zincirinden kopmuş köpek gibiydiler. Alaric, yaşlı ama iri cüsseli Lordu sırtına aldı ve koşmaya başladı. "Dayanın Lordum...eve dönüyoruz" dedi. Saygı duyduğu ve sadakat yemini ettiği Lordu için ölümü göze alırdı ve bu son nefesini verene kadar böyle olacaktı.

Kışın haber saldığı rüzgâr, deli gibi esmeye iyice şiddetini arttırmaya başlamıştı. Ormanın ağaçları sallantıyla hışırdıyor, bu ses ormanın derinliklerinden kulaklara uğultu olarak geri dönüyordu. Alaric soğuğa aldırmadan bütün gücüyle koştu... koştu... koştu...

Travis okçuların arkasından dolaşmanın en iyi yol olduğunun farkındaydı. Üzerlerine gitmek açık hedef olmaktı. Onlar Alaric ve Lordu takip ederken, o ve Zorax arkadan saldıracak ve hemen Alaric ve Lorda yetişecekti. Zorax'a eliyle işaret verdi ve ayrıldılar. Okçular Alaric ve Lorda bir kaç isabetsiz atış yaptı. Zorax üç kişiyi temizledikten sonra etrafında kimse kalmadı. Alaric'e yetişmek için koşmaya başladı. Travis tam okçuların ikisini attığı iki bıçakla öldürmüştü ki arkasından çalı çırpı seslerini duydu ve arkasına dönmesiyle yüzüne darbe aldı. Çenesinde hissettiği acıyla yere yuvarlandı. Gözü kararmıştı ve ayağa kalkıp kılıcını çekti ama ilk nereye baktığını odaklaması zaman aldı. Zaman kazanmak adına darbe alan çenesini eliyle sıvazladı ve "Hanginiz çeneme vurdu?" dedi alayla. Karşısında duran askerler kahkaha atmaya başladı. "Neden soruyorsun? Bir daha mi istiyorsun?" dedi ona vuran asker. Kalabalık olmalarına güvenip Travis'i hafife alan askerler gayet rahat hareket ediyorlardı.

"Sizin gibi haysiyetsiz bir Lorda hizmet eden adamlardan böyle cılız bir yumruktan başkası beklenmezdi zaten" dedi. Kendini toparlamış adamların hangisini önce öldüreceğinin planını yapıyordu. Askerler kahkahayla gülmeye başladıklarında Travis şaşırmıştı. "Sizde Lordunuz gibi onurdan yoksunusunuz. Ona hakaret ediyorum ama orali bile olmuyorsunuz" dedi ve fazla zaman kaybettiğini düşünüp kılıcını savurmaya başladı. Beş asker ne olduğunu anlamadan yarım saatin içinde yerde cansız yatıyorlardı. Travis hızla koşmaya başladı. Koşarken bir yandan Lordun ölmemesi için Tanrı'ya dua etti.

"Leydim, gittikçe ustalaşıyor" dedi Max. Kılıcı elinden düşmüştü. Ellerini havaya kaldırdı ve teslim olduğunu belli etti. Emma gözlerindeki acaba dolu bakışla Max'in rol yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyordu. Gözlerini kıstı ve gurur dolu sırıtmayla "Hadi ama bilerek yenildin. Beni başından atmaya çalışma" dedi nefes nefese. Gülmek ve konsantresini bozmak istemiyordu. Tabii dudaklarının hafif sola doğru kıvrılmasına engel olamadı ve gülmemek adına sıkı sıkı dudaklarını birbirine bastırdı. Dolgun dudakları bir çizgi halini aldı ve bedenini dikleştirdi. Kolları öyle yorulmuştu ki tir tir titriyordu. İnce boynunu sağa sola eğdi ve gardini aldı.

"Beni kırıyorsunuz Leydim" dedi Max. İri yapısına hiç uymayan kırılgan ses tonuyla Emma'yla dalga geçiyordu. Adamın uzun kıvırcık saçları arkadan siyah kumaş parçasıyla bağlanmıştı. Teni güneşin kavurucu sıcağında kalmış kadar bronzdu ve kışın hoşgeldin diyen serinine pek aldırmadığı kıyafetlerinden belliydi. Üzerinde giydiği yuvarlak yaka mintanın inceliğinden hiç üşümediğini anlamak mümkündü. Sanki yazın ortasında kalmış bir hali var gibiydi. Dar pantolonunu saran gömleğiyle tezat kemerinin özensiz bir şekilde bağlandığı o kadar belliydi ki, Emma bir ara sarkan kemerine kılıcı geçirip onu yere düşürmeyi bile düşünmüştü. Tabii bunu kasten yaptığını anlarsa Max bir daha ona ders vermek istemeyebilirdi. Bol gömleğine, bir o kadar özensiz kemere ve saçının sakala karıştığı yüzüne rağmen Max kaledeki diğer şövalyeler gibi kadınların nefesini kesebilecek bir adamdı. Tabii kılıç delisi Emma için değil...

"Bir kez daha! Kılıcını al" dedi Emma. Bütün dişlerini gösterir şekilde güldü. Max ellerini beline koydu ve karşısında saçı başı dağılmış, yüzü gözü çamur içindeki kıza hayretle baktı. Üzerindeki pahalı kumaş elbisesinin yırtılmasına aldırmadığı ortadaydı ve rahatsız bir şekilde elbiseyi çekiştiriyordu çünkü iyi kılıç sallayabilmesi için

eteklerine basmamalıydı. Elbisenin içinde olmaktan memnun olmadığı o kadar belliydi

ki... Max Leydinin izin verilse hiç düşünmeden pantolon giyeceğini düşünerek

gülümsedi. Kollarını birleştirip, yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle onu seyretmeye

başladı. Şimdi başka bir kadın olsa bırak kılıç sallamayı, o kılıcı yerden almaya cesaret bile edemezdi. Tamam, nadirde olsa savaşan kadınlar görmüştü ama onlar hayatla yoğrulmuş ve meydan okumayı yaşam biçimi haline getirmiş güçlü, bir o kadar erkek görünümlü kadınlardı. Demircinin kızı irma gibi... diye geçirdi içinden. Ama karşısında Demirci kızı İrma değil, Loren'in sahibi Lord Glanger'in değerli kızı Leydi Emma vardı. Pamuklarda yatırılarak büyütülmüş, yokluk görmemiş biriydi Leydi. Tabii Leydi gibi davranmadığı her halinden belliydi. Gülmemek için kendini zor tuttu. Eliyle

kirli sakallarını sıvazladı ve yerden kılıcını alıp, genç kıza doğru geldi.

Emma Max'in ne düşündüğünü merak ediyor bir yandan saldırıya kendini hazırlamaya çalışıyordu. Eteğini çekiştirip üzerine basmamak için uğraşırken içinden eteğine küfür savurmayı ihmal etmedi. Sinirle üzerine basmamak için sol eliyle eteğini çekiştirdi. Bedenini dikleştirdi ve kılıcın kabzasını iki eliyle sıkı sıkı tuttu. Yüzüne ciddi, avina yaklaşan bir bakış yerleştirmeye çalıştı. Max'in ilk darbesini savuşturdu ama arka arkaya gelen kılıç darbeleriyle gerilemeye başladı. "Biraz yavaş" demek istiyor ama Max'in onunla dalga geçmesini istemiyordu. Zaten biriyle ciddi ciddi dövüşürken biraz yavaş diyemezdi. Max "Sağ" dedi ve Emma sağdan gelen kılıcın sesini duyup kılıcını ters çevirip aşağı doğru hamle yaptı ve darbeyi karşıladı. Max sağ tarafa odaklanmış kızın solunu açıkta bırakmasıyla uzandı ve sol taraftan saçını sertçe çekti.

"Ah!" dedi Emma ama kendine ve uzun saçına lanet okudu.

"Dikkat edin Leydim. Saçınızı çekmek yerine kulağınızı koparabilirdim" dedi dalga geçerek. Emma sinirlenmişti. Max'in katıla katıla gülmesini seyretmeye niyeti yoktu. Kaşlarını çattı. Yüzüne hain bir o kadar belirsiz bir gülümseme yerleştirdi ve bir adım geri çekildi ve onun iki katı adamın bacak arasına tekmeyi geçirdi. İçinden "Oley!Oley!" diye bağırıyordu. Koca adam acıyla yere yığıldı. Yere düşer düşmez, Emma kılıcını boğazına dayadı ve ayağını göğsüne dayamayı ihmal etmedi. Kendiyle gurur duydu. Otuz iki dişi inci gibi parlıyor sanki Fransaya savaş açmış ve kazanmış gibi mutluydu.

"Bir şey mi söylemiştin Max" dedi alayla.

"Leydim dürüst dövüşmüyor" dedi Max yerde acıyla kıvranırken. Bozulduğunu ve acı çektiğini saklamaya çalışan Max "Leydim sizin gibi vahşi bir kadınım olmadığı için Tanrıya şükrediyorum" dedi. Emma duyduğu bu cümleyle bozulmuştu ama hiç belli etmedi. Burnunu her zamanki gibi havaya kaldırdı ve "Sende saçımı çektin ama" dedi.

Kılıcı halen elinde ama kırılganlığını huysuzluğuyla örter hali vardı. Max "Evet bende saçınızı çektim" dedi aptalca. Birlikte gülmeye ve sonrasında kahkaha atmaya başladılar... Emma elini u

zattı ve Max uzanıp elini tuttu ama ondan destek almadan yerden kalktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.