Aşağıdaki salonda hava, kurşun kadar ağır ve isliydi. Alemdar Aksoy ve Murat Soykan, sanki yıllardır birbirlerine can borçları yokmuş, sadece sıradan bir iş ortaklığı yapıyorlarmış gibi mesafeli ama sinsi bir sükunetle konuşuyorlardı. Selin, merdivenlerin son basamağında durdu. Kalbi, göğüs kafesini zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu.
"Merhaba," dedi Selin, sesi salonun yüksek tavanlarında yankılanırken. Sesi pürüzsüz ama bir o kadar buz gibiydi.
Murat Soykan, elindeki kristal kadehi masaya bırakıp bakışlarını Selin’e çevirdi. Onu baştan aşağı, keskin bir tüccar edasıyla süzdü. Karşısında dupduru, henüz hiçbir elin değmediği, fırtınaya yakalanmış narin bir kır çiçeği gibi duran bu kızı gördüğünde, içinden gizli bir takdir geçti. Oğluna yakışacaktı. Bu naiflik, Kerem’in sert köşelerini yumuşatabilirdi.
"Merhaba kızım," dedi Murat Soykan, yüzüne sahte bir babacanlık yerleştirerek.
Alemdar Aksoy, kızının gözlerindeki o hırçın ateşi görse de geri adım atmadı. "Kızım," dedi otoriter bir sesle. "Yan odada Kerem bekliyor. Gidip biraz tanışsanıza? Malum, önünüzde uzun bir yol var."
Selin, babasının yüzüne bakarken dişlerini sıktı. Kelimeler boğazına diziliyordu. Büyük bir soğukluk ve sertlikle cevapladı:
".....Tanışmıştık."
Babalarının şaşkın bakışlarını arkasında bırakarak yan odanın kapısına yöneldi. Kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdiğinde, odanın kasveti üzerine çöktü. Kerem, köşedeki hakiki deri koltuğa adeta çökmüş gibi oturuyordu. Ceketi kenara atılmış, gömleğinin ilk birkaç düğmesi açılmıştı. Başını kaldırdığında Selin, onun gözlerini gördü.
Gözleri kan çanağına dönmüştü. Sadece uykusuzluktan değil, ruhundaki o bitmek bilmeyen savaştan ötürü kızarmıştı bakışları. Kerem, Selin’e bakarken boğazı düğümlenmiş gibi, güçlükle konuştu:
"Sen de mi zorlandın?" dedi Kerem, sesi boğularak çıkmıştı. Sanki aldığı her nefes, boğazında bir cam parçası bırakıyordu.
Selin, onun bu perişan halini görünce içindeki öfkenin yanına garip bir sızı eklendi. Gözlerini hızla ondan kaçırdı, parmak uçlarıyla ıslanan yanağını silerken pencereden dışarıdaki karanlığa baktı.
"Evet," diye fısıldadı Selin. Sesi odadaki sessizliği yırtan bir hıçkırık gibiydi.
Kerem, elini alnına dayayıp acıyla güldü. "İki yabancıydık," dedi Kerem. "Bir ünite kan bizi birbirimize bağladı, şimdi ise bir başkasının hayatı bizi birbirimize hapsediyor. Bu bir evlilik değil Selin, bu bizim müebbet hapis cezamız."
Selin yavaşça ona doğru döndü. "O zaman bu hapishanede birbirimizin katili mi olacağız Kerem, yoksa gardiyanı mı?"
"Yaşayıp göreceğiz......"
Hiç kimse evliliğe zorlayamazsın. Ama bu evlilik onlara müthiş bir aşk sunacaktı