İçeriğe geç

Kalpten satırlar

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Kalpten satırlar

Bölüm 9

Kaygı

Her gününüzü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın; bir gün haklı çıkacaksınız."

Steve Jobs

Kaygı♪

İnsan doğduğu ilk andan itibaren nefes almayı öğrenir. Fakat büyüdükçe, nefes almanın yanında bir şeyi daha öğrenir: Kaygılanmayı.

Belki de kaygı, insan olmanın görünmeyen bedelidir.

Hiç düşündün mü?

Bir kuş, yarın uçup uçamayacağını düşünerek uyur mu?

Bir ağaç, sonbaharda dökülen yaprakları için gecelerce endişelenir mi?

Ya da deniz, yarın kıyıya ulaşıp ulaşamayacağını sorgular mı?

Hayır.

Çünkü yalnızca insan, henüz yaşanmamış bir geleceğin yükünü bugünden omuzlarına alabilir.

İşte kaygı tam da burada başlar.

Olmamış bir olayın içinde yaşamaya başladığımız anda...

Kaygı sessizdir.

Kapıyı çalıp "Ben geldim." demez.

Yavaşça zihnin en karanlık köşesine oturur. Önce küçük bir soru sorar.

"Ya olmazsa?"

Sonra bir tane daha...

"Ya başarısız olursam?"

"Ya herkes beni yanlış anlarsa?"

"Ya kaybedersem?"

"Ya bir gün her şey biterse?"

Ve insan fark etmeden, bu soruların içinde yaşamaya başlar.

Kaygının en ilginç tarafı, çoğu zaman gerçekle değil; ihtimallerle beslenmesidir.

Gerçek bazen acıdır.

Ama ihtimaller...

Onlar sınırsızdır.

Zihin, tek bir olumsuz ihtimali alır ve onu yüzlerce farklı senaryoya dönüştürür. Henüz yaşanmamış olaylar, sanki yaşanmış gibi can yakmaya başlar.

İnsan aslında gelecekten korkmaz.

Kendi zihninin yazdığı senaryolardan korkar.

Ne gariptir...

Kaygı bizi korumak için vardır.

Atalarımız tehlikeyi fark edip hayatta kalabilsin diye beyin alarm vermeyi öğrendi.

Fakat modern dünyada o alarm bazen hiç susmaz.

Ortada aslan yoktur.

Ama kalp yine de hızla çarpar.

Ortada gerçek bir tehlike yoktur.

Ama eller titrer.

Çünkü kaygı, bazen gerçekle hayali birbirinden ayıramaz.

Bir sınavdan önce...

Bir telefon çalmadan hemen önce...

Bir mesajın cevabını beklerken...

Bir hastane koridorunda...

Sevdiğin biri geç kaldığında...

Kaygı usulca omzuna dokunur.

Ve fısıldar:

"Ya en kötüsü olursa?"

İnsan neden hep en kötüsünü düşünür?

Belki de umut kırılmasın diye.

Belki kötüye hazırlanırsam daha az üzülürüm diye.

Ama çoğu zaman fark edilmeyen bir gerçek vardır.

Kaygı, bizi gelecekteki acıdan korumaya çalışırken bugünkü huzurumuzu çalar.

Henüz yağmur yağmamıştır.

Ama biz çoktan ıslanmış gibi titreriz.

Henüz kimse gitmemiştir.

Ama biz çoktan vedalaşırız.

Henüz başarısız olmamışızdır.

Ama kendimizi çoktan başarısız ilan ederiz.

Kaygı, geleceği değiştirmez.

Sadece bugünü yorabilir.

Fakat kaygıyı tamamen kötü görmek de doğru değildir.

Çünkü hiç kaygılanmayan bir insan, bazen hiçbir şeye hazırlık yapmaz.

Hiç endişe etmeyen biri, yaptığı hataları da göremeyebilir.

Demek ki sorun kaygının varlığı değildir.

Sorun, onun hayatımızın direksiyonuna geçmesidir.

Kaygı yolcu olduğunda bizi uyarır.

Şoför olduğunda ise bizi yanlış yollara sürükler.

Bazen insan, kaygısını kişiliği sanır.

"Ben zaten böyleyim."

"Ben hep fazla düşünüyorum."

"Ben hiçbir zaman rahat olamam."

Oysa insan, kaygısından ibaret değildir.

Gökyüzü bulut değildir.

Bulutlar yalnızca gökyüzünden geçer.

Düşünceler de böyledir.

Onlar gelir.

Kalır.

Ve sonunda gider.

Ama biz çoğu zaman geçen bulutları gökyüzünün kendisi sanırız.

En büyük yanılgılardan biri de budur.

Kaygı yalnızca gelecekle ilgili değildir.

Bazen geçmiş de kaygı üretir.

"Keşke öyle söylemeseydim."

"Keşke o gün başka bir karar verseydim."

"Keşke zamanı geri alabilsem."

İnsan değiştiremeyeceği şeyleri düşünerek yıllarını tüketebilir.

Oysa geçmiş, geri dönmez.

Gelecek ise henüz gelmemiştir.

Elimizde kalan tek zaman...

Şu andır.

Ama ne acıdır ki kaygılı insan, en az yaşadığı zaman dilimini de tam olarak yaşayamaz.

Çünkü bedeni bugündedir.

Zihni ise yarında dolaşmaktadır.

Hiç dikkat ettin mi?

Kaygılı insanlar çoğu zaman çok güçlü görünür.

Çünkü herkesin yükünü taşımaya çalışırlar.

Her ihtimali hesaplarlar.

Kimse üzülmesin diye kendileri üzülürler.

Kimse zarar görmesin diye bütün tehlikeleri önceden düşünürler.

Fakat insan, dünyanın bütün yükünü tek başına taşıyamaz.

Bazı fırtınalar bizim kontrolümüzde değildir.

Bazı vedalar engellenemez.

Bazı yollar kapanır.

Bazı insanlar gider.

Bazı hayaller gerçekleşmez.

Ve bunu kabul etmek, vazgeçmek değildir.

Hayatın doğasını anlamaktır.

Belki de kaygının panzehiri, her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmektir.

Çünkü insan, kontrol edemediği şeylerle savaştıkça yorulur.

Ama kabul etmeyi öğrendiğinde, içinde sessiz bir huzur filizlenmeye başlar.

Yine de şu soru aklımı kurcalar:

Kaygısız bir hayat gerçekten mümkün müdür?

Belki değildir.

Belki de önemli olan, kaygıyı tamamen yok etmek değil; onunla yaşamayı öğrenmektir.

Onu düşman değil, bazen yanlış alarm veren bir misafir olarak görebilmektir.

Çünkü kaygı bize şunu hatırlatır:

Sevdiğimiz şeyleri kaybetmekten korkarız.

Hayal kurduğumuz için başarısız olmaktan çekiniriz.

Yaşamı önemsediğimiz için geleceği düşünürüz.

Yani kaygının içinde bile, yaşama dair bir bağ vardır.

Fakat bu bağ zincire dönüşmemelidir.

İnsan bazen durmalı...

Derin bir nefes almalı...

Gökyüzüne bakmalı...

Ve kendine şu soruyu sormalıdır:

Bugün gerçekten yaşadım mı, yoksa yalnızca yarından korkarak mı geçirdim?

Belki de hayatın en büyük trajedisi, kötü şeylerin yaşanması değildir.

En büyük trajedi, hiç yaşanmamış kötü ihtimaller yüzünden güzel günleri fark edememektir.

Ve belki de gerçek cesaret...

Hiç kaygılanmamak değildir.

Kaygıya rağmen yürümeye devam edebilmektir.

Çünkü cesur insanlar korkusuz değildir.

Onlar, korkularını yanlarına alıp yollarına devam etmeyi öğrenmiş insanlardır.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.