İçeriğe geç

Kalpten satırlar

Bölüm 2 · 2 dk okuma

Kalpten satırlar

Bölüm 2

Nefret

"Nefrete sevgiden daha fazla güvenirim,

Çünki nefretin sahtesi olmaz"

Dostoyevski

★İnsan Kalbinin En Ağır Yükü★

Nefret... Kimi zaman bir insana, kimi zaman bir düşünceye, kimi zaman da yaşanmış bir olaya karşı duyulan derin bir öfke. Fakat nefret gerçekten karşıdakini mi yakar, yoksa önce onu taşıyanın ruhunu mu?

Bu sorunun cevabı üzerinde düşünmek gerekir.

Bir insan neden nefret eder?

Çünkü incinmiştir. Çünkü haksızlığa uğradığını düşünmüştür. Çünkü beklentileri yıkılmıştır. Çünkü bazen anlamadığı şeylerden korkmuştur. Nefret çoğu zaman öfkenin büyümüş, kök salmış ve kalbe yerleşmiş halidir.

Peki nefret güçlü müdür?

İlk bakışta öyle görünür. Nefret eden insan sert konuşur, taviz vermez, kararlı görünür. Ancak biraz daha derine indiğimizde farklı bir manzarayla karşılaşırız. Çünkü nefret, insanın enerjisini tüketir. Sürekli zihni meşgul eder. Geçmişte yaşananları tekrar tekrar hatırlatır.

Şöyle bir soru soralım:

Birine duyduğunuz nefreti yıllarca taşıdınız diyelim. Bundan en çok kim etkilendi?

Nefret ettiğiniz kişi mi?

Yoksa her gün onu düşünmek zorunda kalan siz mi?

Çoğu zaman cevap bellidir.

Nefret, görünmeyen bir zincirdir. İnsan, nefret ettiği şeye bağlanır. Ondan kurtulmak ister ama sürekli onu düşünerek aslında ona daha fazla yaklaşır. Bu yüzden bazı insanlar düşmanlarını unutamaz. Çünkü nefretleri onları birbirine bağlamıştır.

Peki affetmek nefretin zıddı mıdır?

Her zaman değil.

Affetmek bazen yapılanı doğru bulmak değildir. Affetmek, yaşanan olayın hayat üzerindeki hakimiyetini sona erdirmektir. Çünkü insan geçmişin mahkumu olarak yaşayamaz.

Şunu düşünelim:

Geçmiş değişebilir mi?

Hayır.

Öyleyse neden değişmeyecek bir olayın cezasını bugün kendimize çektirelim?

Nefretin en büyük zararı burada ortaya çıkar. İnsan geçmişte yaşanan bir olay yüzünden geleceğini karartabilir. Bir kişiye duyduğu öfke, bütün insanlara olan güvenini yok edebilir. Bir hayal kırıklığı, tüm umutlarını gölgeleyebilir.

Fakat hayat bunun için fazla kısadır.

Bir bahçeyi düşünün. İçine yıllarca diken ektiğinizi hayal edin. Sonra neden çiçek açmadığını sorgulayın. Nefret de böyledir. Kalbe sürekli karanlık düşünceler eken biri, zamanla huzurun neden uzaklaştığını anlamakta zorlanabilir.

Peki hiç nefret etmemeli miyiz?

İnsan olduğumuz sürece öfke de hissedeceğiz, kırgınlık da yaşayacağız. Sorun nefretin ortaya çıkması değil, onun kalıcı bir misafir haline gelmesidir. Duygular gelir ve geçer. Ancak bazı insanlar nefretlerini kimliklerinin bir parçası haline getirirler. İşte o zaman ruh ağırlaşmaya başlar.

Belki de asıl soru şudur:

Nefret ettiğimiz şey gerçekten karşımızdaki insan mı?

Yoksa onun bize yaşattığı acı mı?

Çoğu zaman nefretin merkezinde insan değil, yaşanan yara vardır. Yara iyileştiğinde nefret de gücünü kaybetmeye başlar.

Hayat bize sürekli seçimler sunar. Karanlığı büyütmek de mümkündür, ışığı aramak da. Nefret etmek kolaydır; çünkü öfke kendiliğinden gelir. Anlamak ise zordur. Empati kurmak emek ister. Affetmek cesaret ister.

Ama insanı büyüten de zaten kolay olan değil, zor olanı seçebilmesidir.

Son bir soru:

Ömrünüzün son gününde geriye dönüp baktığınızda, yıllarca taşıdığınız nefretlerin size ne kazandırdığını söyleyebilir misiniz?

Belki de cevap sessizlik olacaktır.

Çünkü nefret çoğu zaman hiçbir şey kazandırmaz. Sadece zaman çalar, huzur çalar ve insanın içindeki güzellikleri yavaş yavaş eksiltir.

Bu yüzden bazen en büyük zafer, karşımızdakini yenmek değil; içimizde büyüyen nefreti yenebilmektir.

İnsan başkalarını affetmese bile, nefretin esaretinden kurtulmayı öğrenmelidir. Çünkü özgürlük bazen dışarıdaki zincirlerin kırılması değil, kalbin içindeki karanlığın çözülmesidir.

Bölüm sonu

2 yorum