Soluklarımı karakolda almıştım.
Dün gece bana gelen mesajları ve fotoğrafları şikâyet edecektim. Karakolun önünde, nefes nefese kalmış bir şekilde ellerimi dizlerime koyup biraz dinlendim. Sabahın erken saatinde gelmiştim çünkü gece düşünmekten gözüme uyku bile girmemişti. Saçlarımı taramaya vakit dahi bulamadan, sadece pijamalarımın üstüne hırka geçirip gelmiştim. Muhtemelen üç gün boyunca uyumamış gibi görünüyordum.
İçeri girer girmez masanın önüne geçtim ve ellerimi masaya sertçe vurdum.
Kahvesini yudumlayan polis yüzüme baktı. Yanında ise sandalyeye yayılmış, kahvaltısını yapan ikinci polis vardı.
İkisinin yüzüne dik dik baktım. Beni pek de umursuyor gibi değillerdi. İç çektim.
"Sorun nedir?"
Kahvesini yudumlayan polis kahve bardağını masaya bırakıp sordu.
"Sapığın birisi mesaj atıyor. Bilinmeyen numaradan, küçükken geçirdiğim ameliyat hakkında fotoğraflar atıyor!"
Bunu endişeyle ve hakkını arayan bir çocuk gibi söylemiştim. Oysa polis bilgisayara bakmaya devam etti.
"Onu tanıyor musunuz?’"
Sabır dileyerek gözlerimi kapattım.
"Bilinmeyen numara dedim ya! Beni dinlemiyor musunuz?"
Ellerimle ikisini de işaret ettim. Yanındaki polis kahvaltısından bir lokma aldı.
"Belki yanlış numaradır."
Yüzüne boş boş baktım.
"Yanlış numara?"
"Olabilir."
"Benim çocukken geçirdiğim ameliyatın fotoğrafını yanlışlıkla mı gönderdi yani?"
Polis omuz silkti.
"Teknoloji gelişti."
Bir saniye boyunca hiçbir şey söylemedim.
"Ne?"
Birkaç saniye yüzüne boş boş baktım. Sonra telefonumu çıkarıp masanın üzerine bıraktım.
“Bakın. Mesajlar burada.”
Polis telefona şöyle bir baktı.
“Sana neden yazmış olabilir?”
“Bilmiyorum.”
“Bu fotoğrafları nereden biliyor?”
“Bilmiyorum.”
“Şüphelendiğin biri var mı?”
Bir an sustum.
“Var.”
“Kim?”
“Dün gece barda gördüğüm bir adam.”
“Tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Adı?”
“Bilmiyorum.”
“Nereli?”
“Bilmiyorum.”
“Nereye gitti?”
“BİLMİYORUM!”
İkisi de bana baktı. Derin bir nefes aldım.
“Ben zaten bunları bilmediğim için buradayım. Bilsem zaten adamla konuşurum!"
Polis bilgisayara bakmaya devam etti.
“Tamam.”
“Tamam ne?”
“Bilmediğini anladık.”
“Emin misiniz? Çünkü beş dakikadır aynı şeyleri sorup duruyorsunuz!”
Yanındaki polis kahvaltısından bir lokma aldı.
“Prosedür.”
Başımı iki yana salladım.
“Prosedür mü?”
“Elbette.”
“Ben şikâyetçi olmaya geldim. Adamın nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu, hangi sokakta doğduğunu bilmediğim için mi suçluyum?”
“Öyle demedik.”
“Ama bana öyle hissettiriyorsunuz!”
Telefonumu elime alıp ekranı açtım.
“Adam benim çocukluk fotoğraflarımı bulmuş. Bana tehdit gibi mesajlar atıyor. Ben gece boyunca uyumuyorum, sabahın köründe buraya geliyorum ve siz bana ‘Nereli?’ diye soruyorsunuz!”
Polis sakin sakin bana baktı.
“Sesini biraz—”
“SESİMİ Mİ?”
Bir an sustum,ellerimi saçlarıma geçirdim
“Ben burada korktuğum için bağırıyorum!”
İkinci polis kahvaltısından bir lokma daha aldı.
“Bağırmasan da duyuyoruz.”
Ona döndüm.
“İnanılmazsınız.”
Telefonumu cebime soktum.
“Gerçekten inanılmazsınız.”
Kapıya doğru yürüdüm. Arkamdan ilk polis seslendi.
“Numarayı silme.”
Durup arkamı döndüm.
“Silmem.”
“Bir daha mesaj gelirse tekrar gel.”
Kapıya baktım, sonra onlara baktım. Nefes aldım.
“Umarım gelmez.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Çünkü bir daha buraya gelirsem bu sefer gerçekten çıldıracağım.”
Kapıyı sertçe açıp çıktım.
~~
Yolda insanlar bana sanki öcü görmüş gibi bakıyordu, haklılardı çünkü saçım dağınık ve gözlerimin altı mosmordu. Hırkamı üzerime biraz daha çektim.
“Bir de polis olacaklar.”
Sinirle kendi kendime söylenmeye devam ettim.
“Biri kahvesini içiyor, diğeri kahvaltısını yapıyor. Ben orada çocukluğumdan kalma fotoğraflarımın yabancı birinin eline geçtiğini anlatıyorum, adam bana ‘teknoloji gelişti’ diyor.”
Burnumdan sertçe nefes verdim.
“Sikerler ya.”
Yürürken polislerin yüzlerini taklit etmeye başladım.
“Şüphelendiğin biri var mı?”
“Var.”
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
“Nereli?”
“Bilmiyorum.”
“Nereye gitti?”
“BİLMİYORUM!”
Kollarımı iki yana açtım.
“Ben bilsem zaten size niye geleyim, kardeşim?”
Yanımdan geçen bir adam bana baktı.
“Ne bakıyorsun?”
Adam hemen önüne döndü.
“Bak, insanlar bile sizden daha mantıklı.”
Bir süre sessiz yürüdüm. Sonra aklıma tekrar o iki polis geldi.
“Bir de utanmadan ‘bir daha mesaj gelirse gel’ diyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Tabii. Adam önce beni kaçırır, sonra ben yine sabahın köründe gidip kahvaltınızı bölerim.”
Başımı iki yana salladım.
“Bunlar polis değil, emekli kahvehanesi.”
Bir an durup düşündüm.
“Gerçi kahvehanedekiler bile daha ilgili.”
Yürümeye devam ettim.
“Bir daha karakola gitmeyeceğim.”
Birkaç saniye sonra kendi kendime ekledim:
“En azından onların olduğu karakola gitmeyeceğim.”
Telefonum cebimde titredi. Adımlarım bir anda yavaşladı.
Yavaşça telefonumu çıkardım. Ekrana baktım. Bir an hiçbir şey yapmadan öylece durdum.
“Ciddi misiniz?”
Gelen bildirim bir yemek uygulamasındandı.
“Sadece bugün! Tüm menülerde %40'a varan indirim!”
Telefonu yüzüme doğru kaldırıp baktım.
“Ben burada hayatımla uğraşıyorum, sen bana hamburger indirimi gösteriyorsun.”
Tam telefonu kapatacaktım ki midemden gelen sesle durdum. Elimi karnıma koydum.
“...Tamam.”
Ekrana tekrar baktım.
“Belki de haklısın.”
Sabah hiçbir şey yememiştim. Gece de uyumamıştım. Üstelik karakoldaki iki dâhinin yanında sinirden bütün enerjimi tüketmiştim.
Telefonu cebime geri koydum.
“Önce karnımı doyurayım."
Başımı kaldırıp etrafa baktım. Birkaç metre ileride bir hastane tabelası gördüm. En azından orada biraz oturabilir, bir şeyler yiyebilir ve belki de kafamı toparlayabilirdim. Yürümeye başladım.
“Bugün gerçekten normal bir gün geçireceğim sanmıştım.”
İç çektim.
“Ne kadar safmışım.”
~~
Hastanenin girişindeki kafeteryaya girdim. Sabahın erken saati olduğu için kahvaltılık bir şeyler aldım. Bir tane blueberry muffin, yanında scrambled eggs ve büyük bir kahve alıp boş bir masaya oturdum. Kahvemi içerken karşı tarafta annesiyle sıra bekleyen küçük bir çocuk dikkatimi çekti. Beş ya da altı yaşlarındaydı. Bana bakıyordu. Önce umursamadım. Sonra tekrar baktım. Hâlâ bana bakıyordu. Kaşlarımı hafifçe çattım, çocuk da bana bakmaya devam etti. Birkaç saniye boyunca öylece birbirimize baktık. Sonra ben biraz daha ciddi baktım. Çocuğun yüzündeki ifade bir anda değişti. Alt dudağı titredi ve ağlamaya başladı.
“Ne?”
Çocuk hemen annesine dönüp eliyle beni gösterdi. Annesi önce ne olduğunu anlamaya çalıştı, sonra çocuğun gösterdiği yöne baktı. Ben de o anda kadının bana bakışını fark ettim.
"Yok, yok. Ben bir şey yapmadım.”
Hemen yüzümü elimle kapattım. Saçlarımı da öne doğru çekip yüzümü mümkün olduğunca gizledim.
“Has siktir, zaten çocuklarla anlaşamıyorum birde canavar ilan edildim!"
Kadının beni suçlamasını istemiyordum ama çocuk hâlâ ağlayarak beni gösteriyordu. Ben de elimle yüzümü tamamen kapatıp başımı başka tarafa çevirdim.
“Sabah sabah bir çocuğun ağlamasına sebep olmayalım.”
Bir süre bekledim sonra elimden hafifçe baktım. Lanet olsun, çocuk hâlâ bana bakıyordu. Ben de tekrar baktım. Çocuk yeniden ağlamaya başladı. Yemeğimi tam yiyemeden ayağa kalktım birkaç bakışı üstümde hissettim ama yüzümü saçımla gizleyerek hızlıca hastanenin kafeteryasından çıktım.
"Öf ya, yemeğimide yiyemedim. Sanki canavarım o bakış ne ya?"
Söylenerek yürüdüm.
Hastaneden uzaklaşmak için kaldırımda yürümeye devam ettim. Tam o sırada yanımdan bir kadın geçti. Bir saniye sonra durdum.
O saçlar...
O yürüyüş...
“Angelina?”
Kadın beni duymadı.
Kulaklık takmıştı.
Arkasından birkaç adım yürüdüm. Hâlâ beni fark etmiyordu.
“Angelina?"
Yine tepki vermedi. Sonunda omzuna hafifçe dokundum. Angelina bir anda arkasını döndü. Beni görünce gözleri kocaman açıldı.
“LAN!"
Ben de refleks olarak bir adım geri çekildim.
“NE? NE OLUYO BE?”
Hemen etrafa baktım. Sonra istemsizce ellerimi kaldırıp boks pozisyonuna geçtim.
“Kim? Nerde? Kim kimden yerse lan!?"
Angelina ise hiçbir şey söylemeden bana bakıyordu. Önce saçlarıma baktı sonra yüzüme sonra da gözlerimin altına. Tekrar saçlarıma baktı. Birkaç saniye boyunca öylece kaldı.
“...Ellie?”
“Evet?”
Angelina hâlâ şaşkın şaşkın bana bakıyordu.
“Bu halin ne?”
Kaşlarımı çattım.
“Ne var halimde?”
“Sen...”
Bir an durdu.
“Sen dün böyle değildin."
“Dün uyumuştum.”
Angelina gözlerini biraz daha açtı.
“Kaç saattir uyumuyorsun?”
Omuz silktim.
“Bilmem.”
“Bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
Angelina tekrar yüzüme baktı.
“Gözlerinin altı mosmor.”
“Farkındayım.”
“E saçlarında dağılmış.”
“Onu da biliyorum."
“Üstündeki kıyafetler bile—”
“Tamam, tamam.”
Elimi kaldırıp susturdum.
“Bana ayna tutmana gerek yok. Kıyafetlerim zaten güzel, biliyorum."
Angelina hâlâ şaşkın görünüyordu.
“Gerçekten iyi misin?”
İç çektim.
“Fiziksel olarak mı, psikolojik olarak mı?”
Angelina birkaç saniye sustu.
“...İkisi de.”
“Harika soru.”
Ellerimi indirdim.
“Bugün herkes benden korkuyor zaten.”
Angelina kaşlarını çattı.
“Ne demek o?”
“Boşver."
Birlikte yürümeye devam ettik.
“Üniversiteye gittim bugün,” dedi Angelina. “Sunum vardı.”
“Batırdın mı?”
“Son anda kurtardım.”
“Şaşırtmadı.”
Angelina güldü.
“Sonra Nova aradı.”
“Ne için?”
“Şirketle ilgili bir şey. Bugün bayağı yoğundu.”
“Anladım.”
Bir süre sessiz kaldım.
“Nova hep böyle mi?”
Angelina bana baktı.
“Nasıl?”
“Yoğun.”
“Genelde. İşkolik biraz.”
“Ha.”
Önüme baktım.
“Zaten CEO. Normaldir."
Angelina sırıttı.
“Merak ettin.”
“Etmedim.”
“Ben bir şey demedim ki.”
“Yüzünden anladım.”
Angelina gülerken ben de gözlerimi devirdim. Tam o sırada karşı kaldırımda yürüyen birini fark ettim. Tanıdık geldi. Biraz daha yaklaşınca kim olduğunu anladım.
“Katherine?”
Katherine de bizi fark etmişti. Kulaklıklarından birini çıkarıp kısa bir süre bize baktı, sonra yolunu değiştirip yanımıza doğru gelmeye başladı. Ben olduğum yerde durdum ben durunca Angelinada meraklı bakışla durdu. Katherine birkaç saniye sonra yanımıza ulaştı.
“Selam.”
“Selam.”
Angelina ona baktı. Katherine de Angelina’ya baktı. İkisi de birbirini ilk kez görüyordu.
Angelina gülümseyip elini uzattı.
“Ben Angelina.”
“Katherine.”
Tokalaştılar. Katherine elini çektikten sonra farkında olmadan saçının bir tutamını kulağının arkasına itti.
“Ellie’nin arkadaşı mısın?” diye sordu Angelina.
“Evet. Yeni tanıştık.”
“Yeni mi?"
Angelina bana baktı.
“Sende bayağı hızlı arkadaş ediniyorsun.”
“Ben bir şey yapmıyorum ki, onlar geliyor.”
Angelina güldü. Katherine de gülümsedi. Sonra Angelina konuşurken ona doğru hafifçe döndü ve başını küçük bir hareketle eğip dikkatle dinledi.
“Sende mi üniversiteye gidiyorsun?” diye sordu Angelina.
“Evet.”
“Ben de.”
Katherine’in yüzünde fark edilmeyecek kadar küçük bir gülümseme oluştu.
“Güzel.”
Angelina konuşmaya devam ederken Katherine arada bir başını sallıyordu. Bir ara bakışları Angelina’nın yüzünde birkaç saniye fazla kaldı, sonra sanki fark etmiş gibi gözlerini başka tarafa çevirdi. Ben bunu fark ettim. Hiçbir şey söylemedim. Sadece içimden:
“Hmm.”
Diye düşündüm. Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“ELLİİİE!”
Başımı çevirmeye fırsat bulamadan biri koşarak yanıma geldi ve kafama sertçe vurdu.
"Ah, lan-"
“Naber lan, osuruk?"
“Senin derdin ne?”
Jayla kahkaha atarak kolunu omzuma attı.
“Özledim lan seni.”
“Daha 1 gün oldu.”
“1 gün mü? Ben seni yıllardır görmüyormuşum gibi hissettim.”
“Abartma.”
“Sus.”
Saçımı karıştırdı.
“Bu arada niye böyle görünüyorsun? Kavga mı ettin?”
“Hayır.”
“Kesin kavga ettin.”
“Etmedim.”
“Birisi sana mı bulaştı?”
“Hayır.”
“Kim? Söyle.”
“Jayla, sakin ol.”
“Ben sakinim.”
Tam o sırada Angelina bizi gördü, gözleri parladı.
“JAYLAAA!”
Jayla’nın yüzü anında düştü.
“Üfff."
Angelina koşup Jayla’ya sarıldı.
“Çok özledim seni!”
Jayla kollarını zar zor kaldırıp ona karşılık verdi.
“Evet, evet dimi bende, ne demezsin..."
Angelina bırakınca Jayla hemen üstünü başını düzeltti.
“Sen nereden çıktın?”
“Yoldan geçiyordum.”
“Yalnız bu yol falan bizim, ayık ol yani."
Angelina güldü. Jayla gözlerini devirdi.
“Bir de sarılmadan önce haber ver ya. Az önce Ellie’yle ciddi bir konuşma yapıyordum.”
Angelina bana baktı.
“Ciddi mi?”
“Hayır,” dedim.
“Gördün mü?” dedi Jayla. “Beni kimse ciddiye almıyor.”
Katherine sessizce bizi izliyordu. Jayla onu fark etti.
“Bu kim?”
“Katherine.”
Katherine başını salladı.
“Merhaba.”
“Selam.”
Jayla birkaç saniye Katherine’e baktı. Sonra tekrar bana döndü.
“Sen bayağı arkadaş biriktirmişsin laoo!"
“Ben bir şey yapmıyorum."
“Belli.”
Jayla yeniden kolunu omzuma attı.
“Bu arada biri sana bulaştıysa söyle. Ben konuşurum.”
Angelina araya girdi.
“Senin konuşman genelde kavga çıkarmak oluyor.”
Jayla ona döndü.
“Çünkü canım kavga istiyor."
“Jayla...”
“Ne? Geçen sefer iki adam Ellie’nin önünü kesmiş. Ben ne yapacaktım, çiçek mi verecektim? Öpseydim daha kârlı olurdu da neyse..."
Angelina gülmemek için dudaklarını ısırdı. Jayla homurdandı.
“Bir de bana ‘sakin ol’ diyorlar. Sikerim."
Sonra bana baktı.
“Sen anlat. Kim sinirini bozdu bugün?”
"Polis bozdu kanka, dövcen mi?"
"Kimmiş lan o, dellendirmeyin lan"
Jayla öne atıldı karakola giden yola gitmeye çalıştı ama kolundan tuttum.
"Napıyorsun ya? Senle kala kala deliricem."
"Ne güzel değil mi?"
Jayla güldü sonra beni, Angelinayı ve Katherineyi kucakladı.
"Artık sizin ekibinizdenim."
Jayla sırıtarak söyledi.
"Ekip mi?"
Hepimiz bir ağızdan söyledik.
"EVET!"
Jayla hepimizi kollarının arasına çekmişken başımı hafifçe kaldırdım. Tam o sırada Jayla’nın omzunun üzerinden karşı tarafa baktım. Olduğum yerde kaldım.
Simsiyah giyinmiş bir adam biraz ileride duruyordu.
Şapka.
Siyah mont.
Yüzünü tam seçemiyordum. Ama onu tanımıştım. Barda gördüğüm adamdı. Kalbim bir anda hızlandı. Nefesim sıklaştı. Adamdan gözlerimi ayıramadım. Tam o anda burnumdan bir anda kan geldi. Elimi burnuma götürdüm ama yetişemeden kan hızla akmaya başladı. Jayla’nın koluna birkaç damla düştü. Jayla koluna baktı.
“İYYYYYYYY!”
Kollarını hemen üzerimden çekti.
“Ellie napıyon laaan?"
Ben hiçbir şey söylemedim gözlerim hâlâ karşı taraftaydı. Adam yoktu bir anda sanki bütün sesler kesilmişti.
“Ellie?”
Angelina önüme geçti.
“Ellie, bana bak.”
Cevap vermedim.
Katherine hemen çantasından peçete çıkarıp burnuma tuttu.
“Başını geriye atma. Biraz öne eğil.”
Angelina da saçlarımı yüzümden çekti.
“Ellie, iyi misin?”
Hâlâ konuşamıyordum. Katherine bana dikkatlice bakarken kaşları çatıldı.
“Bana bak.”
Gözlerimi yavaşça Katherine’e çevirdim. Angelina burnumdaki kanı kontrol etmeye çalışıyordu. Jayla ise birkaç adım ötede koluna bakıyordu.
“Benim koluma da geldi lan...”
Katherine ona dönmeden konuştu.
“Şu an kolunu boş ver.”
Jayla sustu.
“Tamam. Ambulansı falan arayın ama."
Ben hâlâ nefesimi toparlamaya çalışıyordum. Adam gitmişti ama bu sefer gerçekten gördüğümden emindim. Katherine hâlâ burnumdaki kanı temizlemeye çalışıyordu ama gözüm çoktan sokağın ilerisine kaymıştı. Adamı tekrar gördüm. Siyah montu, şapkası… Bu sefer kaçmasına izin vermeyecektim. Peçeteyi elimden çekip attım ve bir anda koşmaya başladım.
“ELLİE!”
Jayla arkamdan bağırdı ama durmadım. Adam beni fark edince o da hızlandı. Sokağın köşesini döndü. Ben peşinden gittim. Kalbim gittikçe hızlanıyordu. Nefesim kesilmeye başlamıştı ama yine de durmadım. Burnumdan yeniden kan gelmeye başladı. Elimle silmeye çalıştım ama koştuğum için birkaç saniye sonra yine kanadı.
Adam sağa döndü.
Ben de arkasından döndüm.
Bir an onu kaybettim.
Sonra ileride siyah montunu gördüm.
Koşmaya devam ettim.
“Dur!”
Adam dönüp bana baktı. Bir saniyeliğine göz göze geldik sonra yine kaçtı. Ben de peşinden gittim. Dar bir sokağa girdik. Ayak sesleri duvarların arasında yankılanıyordu. Kalbim göğsümde hızla atıyor, nefesim gittikçe düzensizleşiyordu. Burnumdan gelen kanı tekrar sildim ama birkaç saniye sonra yeniden akmaya başladı. Adam eski bir binanın kapısından içeri girdi. Ben de arkasından girdim. İçerisi bomboştu.
Adam yoktu. Olduğum yerde durdum.
Birkaç saniye sadece nefesimi dinledim. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Elimi burnuma götürüp tekrar sildim ama bunun hiçbir işe yaramadığını fark ettim.
“Of…”
Başımı kaldırdım. Tam o anda yerde bir telefon gördüm. Eğilip telefonu aldım. Ekranı çatlamıştı. Birkaç saniye sonra ekran ışığı yandı.
Telefon çalıyordu,ekrana baktım.
MILLER
Olduğum yerde kaldım. Telefon çalmaya devam etti. Elimi ekrana götürmedim. Sadece baktım. Ve telefon çalmaya devam etti.
Bazı insanlar hayatımıza tesadüfen girmez. Onları yıllar önce tanımış olabiliriz, ama bunu hatırlamadığımız için yollarımızın ilk kez kesiştiğini sanırız.
- Bölüm sonu