İçeriğe geç

Kalpte Kalan Sır

Bölüm 1 · 18 dk okuma

Kalpte Kalan Sır

Bölüm 1

``Her Yol Bir Yabancıya Çıkar``

İnsanlar garip varlıklar, değil mi? Herkes âşık oluyor, ağlıyor, şaşırıyor, mutlu oluyor, hayal kırıklığına uğruyor. Sevdiği birini kaybediyor, sonra başka birini buluyor. Bir şeylere umut bağlıyor, bazı şeylerden vazgeçiyor. Bazen hiç beklemediği bir anda kahkaha atıyor, bazen de kimse görmesin diye sessizce dağılıyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Ve en sonunda hepsi ölüyor.

Evet, biliyorum. Konuya giriş için biraz neşeli oldum. Ama ne yapayım? Gerçek bu. İnsanların çoğu bunu düşünmemeyi tercih ediyor. Ben de bazen tercih ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Sürekli ölümü düşünüp duvara bakarak hayatımı sorgulayan biri değilim. En azından henüz değilim. Sadece bazen düşünüyorum.

Bunca şeyin sonunda herkes aynı yere gidiyorsa, insanlar neden birbirlerini bu kadar ciddiye alıyor? Saatlerce çalışmak, birilerine kendini kanıtlamaya uğraşmak, kırıldığın hâlde “iyiyim” demek, sırf yalnız kalmamak için sevmediğin insanların yanında durmak... Bütün bunların bir anlamı var mı, bilmiyorum.

Belki vardır.

Belki de ben fazla düşünüyorumdur.

Gerçi bana sorarsanız fazla düşünmek diye bir şey yok. Sadece bazı insanların kafasının içinde gereğinden fazla trafik var. Benimki de sağ olsun, gece gündüz açık. Üstelik trafik ışığı falan da yok. Herkes kafasına göre geçiyor. Bu yüzden insanları izlemeyi seviyorum. Ne yapacaklarını tahmin etmeye çalışmak hoşuma gidiyor. Birinin sinirlendiğinde ellerini nasıl sıktığına, yalan söylerken gözlerini nereye kaçırdığına, gerçekten mutlu olduğunda sesinin nasıl değiştiğine dikkat ediyorum. Bir insanın söylediklerinden çok, söylemediği şeylere bakıyorum. Çünkü insanlar ağızlarıyla çok şey söylüyor. Ama asıl hikâyeyi genelde bedenleri anlatıyor ben de dinlemek yerine izlemeyi tercih ediyorum hem insanlar, izlendiğini bilmediğinde çok daha ilginç oluyor.

Mesela şu an masada oturan adam gibi; yaklaşık yirmi dakikadır aynı içeceği karıştırıyor. İçeceği içmiyor,sadece karıştırıyor. İçinde içecek değil de hayatının anlamını bulmaya çalışıyor olabilir. Bilmiyorum ama kaşığı birazdan bardağın dibini delecek. Adamın yanında oturan kadın ise sürekli telefonuna bakıyor. Muhtemelen mesaj bekliyor. Her otuz saniyede bir ekranı açıp hiçbir şey gelmediğini görüyor ve telefonu tekrar masaya bırakıyor.

İnsanların beklerken ne kadar komik göründüğünü daha önce fark etmiş miydiniz?Hepimizin yüzünde aynı ifade oluyor.

"Beni neden hâlâ aramadı?”

"Acaba yanlış bir şey mi söyledim?”

"Telefonumun sesi açık mı?”

“Yoksa beni mi görmezden geliyor?”

Sonra telefon gerçekten çalıyor ve yüzümüz bir anda değişiyor. İnsan olmak biraz da bundan ibaret galiba.

Bir şeyleri beklemek.

Bir şeylerden kaçmak.

Birilerini sevmek.

Ve çoğu zaman ne yaptığını tam olarak bilmeden yaşamaya devam etmek...

"Yine düşüncelere mi daldın? Siparişler seni bekliyor, böyle devam edersen atılırsın benden söylemesi"

Sesi duyunca irkildim ve sahibine baktım elinde liste ile duran çalışana baktım.

"Ne,efendim?"

"Ne ne? Siparişler"

Elindeki listeyi bana uzattı. İç çekerek okudum.

1 viski,3 şarap,2 kokteyl.

"Sikerler..."

Mırıldanıp siparişleri hazırladım.

Tepsiyi elime alıp ilk masaya doğru ilerledim. Viski isteyen adamı bulmak pekte zor olmadı, yavaşça masaya yaklastım ve masaya viskiyi koydum.

"Siparişiniz, başka bir isteğiniz var mıydı efendim?"

Güler yüzlü davranmaktan nefret ediyordum, ama bunu yapmak zorundaydım.

Adam bana sanki büyük bir suç işlemişim gibi baktı ve elini bana doğrulttu

"Sen! Neden siparişimi geç getirdin, ha!?"

Adam kelimeleri geveleyerek söylüyordu sahroş olduğunu anlayabiliyordum ama herkesin içinde bana böyle bağırması birkaç gözü üzerimde hissetmeme neden olmustu.

“Üzgünüm, efendim. Yoğun—”

“Yoğunmuş! Bana ne senin yoğunluğundan?”

Sözümü kesip masaya sertçe vurdu. Etraftaki birkaç kişi daha dönüp bize baktı.

“On beş dakikadır bekliyorum lan ben!”

Saatine baktı, sonra tekrar bana döndü.

“İnsan bir siparişi zamanında getirir. Bu kadar zor mu?”

“Beklettiğim için özür dilerim.”

“Özür dileme! İşini yap!”

Dişlerimi sıktım.

“Başka bir isteğiniz var mı?”

“Var. Bir daha şu suratla karşıma çıkma.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Adam ise kendi söylediğine gülüp bardağını eline aldı.

“Ne bakıyorsun? Git işine.”

Sikik suratına bakıyorum, orospu çocuğu!

Tabii içimden geçenleri söyleseydim muhtemelen işten kovulurdum hatta belki daha kötüsü. O yüzden sadece başımı salladım.

“Tabii, efendim.”

Arkamı dönüp uzaklaşırken arkamdan hâlâ söylenmeye devam ettiğini duyabiliyordum.

“Bunlar da kendini bir şey sanıyor…”

Derin bir nefes aldım.

Sakin ol, sadece bir müşteri. Sarhoş, kaba ve muhtemelen sabah uyandığında hiçbirini hatırlamayacak bir müşteri.

Harika. Sıradaki müşteriler epey zorlayıcı olacaktı.

"Buyurun, efendim. Başka isteğiniz var mı?”

Masadaki üç kişi de bana döndü. Yüzü dövmelerle kaplı olan adam pis bir şekilde sırıttı.

"Sensin.”

Yanındaki arkadaşı söylediğine gülerek ona baktı.

"Siktir ulan, kendine yatacak kadın mı arıyorsun sen?”

Üçü birden gülüştü, ben ise yüzlerine boş boş baktım. Ne diyeceğimi bilemedim daha doğrusu, aklıma gelen şeylerin hiçbirini söyleyemezdim.

"Başka bir şey var mıydı?”

"Yok, güzelim.”

Başımı salladım.

"Peki.”

Tepsiyi elime alıp masadan uzaklaştım. Arkalarından gelen kahkahaları duyabiliyordum. Umursamamaya çalıştım, zaten bu işte öğrendiğim ilk şeylerden biri buydu. Bazı müşterilere cevap vermemek, onlarla tartışmaktan çok daha kolaydı.

Kokteyl siparişi veren masaya geldim ve sahte gülümseme ile kokteylleri masaya koydum. Sıradan bir çift vardı ben gelince susmuşlardı. Buna alışığım, en saçma birşeyi konuşsalar bile barmen gelince hemen susuyorlardı. İstekleri yoktu o yüzden tepsiyi önümde tutarak tezgahıma gitmeye başladım. Diğer çalışanlar başka müşterilerle ilgileniyordu. Biri sipariş alıyor, diğeri masalara içecek taşıyordu. Benimse birkaç dakikalığına yapacak bir işim yoktu. Tepsiyi tezgâha bıraktım ve dirseklerimi dayadım. Sıkılmıştım.

Tam o sırada kapı açıldı.

İçeri giren kız etrafa şöyle bir baktı. Kimseye bir şey sormadan doğrudan bara doğru yürüdü. Yanıma geldiğinde menüye bile bakmadı.

“Bourbon.”

“Tabii. Başka bir şey?”

“Buz istemiyorum.”

“Peki.”

Arkamı dönüp bardağı hazırlamaya başladım.

“Ve fazla koyma.”

Elimdeki şişeyi durdurdum.

“Efendim?”

“Ne kadar koyman gerektiğini söyledim.”

Ses tonu sertti. Bağırmıyordu ama karşısındaki insanın ikinci kez düşünmesine gerek bırakmayacak kadar netti.

“Anladım.”

Bardağı hazırlayıp önüne koydum. Kız bardağa baktı.

“Bu kadar mı?”

“İstediğiniz miktar buydu.”

Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra bardağı aldı.

“Tamam.”

Tezgâhın kenarına yaslanıp etrafa baktı.

“Burada boş masa var mı?”

“İleride iki kişilik bir masa boş.”

Elimle gösterdim, kadın elime kısa bakış attı.

“Göstermene gerek yok. Bulurum.”

“Peki.”

Elimi yavaşça indirdim kadın ise arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben de arkasından bir saniye baktım. Kaşlarımı çattım yüzümü sinirle buruşturdum.

"Sinir bozucu."

Kendi kendime mırıldandım sonra iç çekip başımı salladım ve bez alıp tezgahı sildim.

Ah, millet sizi unuttum. Ben Ellie, Ellie Stone. Evet, birkaç dakikadır okuduğunuz kişi maalesef benim.

Aslında eğlenceli insanımdır ama bu bar tüm enerjimi yerle bir ediyor biliyor musunuz? Sarhoşlarla uğraşmak, insanların sayısız düşürüp kırdığı bardaklar, sayısız müşteri azarı, iğrenç teklifler gibi şeyler yaşasanız sizde enerjisiz olurdunuz değil mi?

Neyse tamam şikayet etmeyeceğim iyi yanıda var mesela bazen ufak tefek bahşiş ve ay sonu maaşımı alıyorum o yeter. -en azından-

Hayatım şimdilik bundan ibaret yada ben öyle sanıyorum.

"Siktir git kaltak! Kendine yeni uğraşlar bul, beş para etmezsin!"

Başımı sesin yükseldiği gibi kaldırdım. İki adam ayaklanmış birbirlerine saldırmak için hazırdı.

“En azından senin gibi milleti istediğim gibi kullanıp sonra da çöp gibi atmıyorum, piç kurusu!”

Ortalık kızışmıştı. Ne yazık ki müdahale etmeliydim. Bezi tezgaha sertçe bırakıp, emin adımlarla adamlara yürüdüm.

“Efendim, burada kavga etmek yasak. Lütfen çıkar mısınız?”

Sakince söyledim ama adamlar bana bile bakmadan birbirlerine girişmişlerdi bile. Etraftaki masalar devriliyor, bardaklar kırılıyordu. Herkes korkuyla geri çekilip kendilerini korumaya çalışıyordu.

“Bırak lan!”

“Sen bırak önce!”

“Yeter artık!”

Güvenlik gelince kavga eden iki adamı ayırmaya çalıştı.

“Tamam, yeter! İkiniz de dışarı!”

Adamlar hâlâ birbirlerine bağırırken güvenlik onları güçlükle kapıya doğru götürdü. Ben ise yerdeki camlara baktım. Her yer cam parçası olmuştu. İç çektim ve yere eğilip parçaları elimle toplamaya başladım. Bir süre sonra parmağımda keskin bir acı hissettim ve elimi geri çektim. Parmağım kanıyordu.

"Lanet olsun..."

Elimdeki kana kısa bir süre baktım.

“Boşversene."

Yerdeki camları toplamaya devam ettim. Kanayan parmağımdan birkaç damla daha yere düşmesine rağmen umursamadım. Zaten barın yarısı birbirine girmişti. Bir de bununla uğraşamazdım. Tam ayağa kalkıp çöpleri götürecekken önümde biri durdu.

Başımı kaldırdım.

Az önceki sinir bozucu kadındı. Yüzü her zamanki gibi sertti ama bu sefer bakışları doğrudan elime kilitlenmişti.

"Ne yapıyorsun sen?”

"Camları topluyorum, efendim.”

"Onu görüyorum.”

Elime baktı.

"Eline ne oldu?”

"Bir şey değil.”

Kadın kaşlarını çattı.

“Kanıyor.”

"Fark ettim.”

Gözlerimi kaçırdım, yere baktım.

"Ve hâlâ toplamaya devam ediyorsun.”

"Evet.”

Birkaç saniye bana baktı. Sonra sertçe iç çekti.

"Ver elini.”

"Gerek yok, efendim.”

“Ver.”

Ses tonu öyle kesindi ki istemsizce elimi uzattım, elimi dikkatlice tuttu ve tezgâhtan bir peçete aldı.

"Buna bas.”

"Ben hallederim.”

"Ellie.”

Adımı nereden bildiğini düşünmeye fırsat bulamadan peçeteyi elime bastırdı.

"Bastır şuna.”

"Tamam.”

Peçeteyi elime bastırırken kadına baktım, o ise daha cok elimle ilgileniyordu cok sert görünüyordu.

"İnsan önce kendi eline bakar.”

"Yoğunluktan unuttum.”

"Bu yoğunluk değil. Bu düpedüz saçmalık.”

Ona baktım.

"Peki, efendim.”

Kadın gözlerini devirdi.

"Bana ‘efendim’ deyip durma.”

"Alışkanlık.”

"Değiştir.”

“Peki.”

Elimdeki peçeteye baktım dudağımı ısırdım, stres olmuştum.

"Teşekkür ederim.”

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bir dahaki sefere kanarken cam toplama, hijyenik değil."

"Emredersiniz.”

"Dalga mı geçiyorsun?”

“Hayır, efendim.”

Bu kez kadın gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sanırım onu biraz sinirlendirmiştim.

Tam o sırada nefes nefese yanıma çalışanlardan birisi gelmişti.

"Ellie, şu devrilen masaları toplar mısın?"

Masalara bakış attım sonra başımla onayladım. Kadın ise çalışana sonrada bana bakış atıp birşey demeden masasına gitti. İçkisini tek seferde kafasına dikti ve masaya yüklü miktarda para koyup sertçe bardan çıktı. Boş boş arkasından baktım sonra kaşlarımı çatıp benden istenilen işi yapmaya gittim

"Ne kadar da ciddi birisi... Cok sinir bozucu"

Elime baktım göz devirdim masaları düzeltmeye çalıştım.

Çok geç olmuştu artık eve gitmem gerekiyordu etrafı temizlemiştik, takım elbisemin kravatını gevşettim saçlarımı geriye attım ve çantamı aldım. Çıkmak için hazırdım.

Evime giden yol sessizdi ellerimi cebime sokup yürüyordum,yorucu bir gün olmuştu. Etraftaki ağaçları ve duvarlardaki grafitileri inceledim.

Yürümeye devam ederken yerde oturmuş dizlerinin üstüne başını koymuş ağlayan birisini gördüm, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir süre ona baktım sonra bir şey demeden yanından geçip yürüdüm ama vicdanım el vermedi ve geri yürüyüp kızın karşısında durdum.

"Hey, iyi misin?"

Kız beni görmezden gelerek ağlamaya devam etti etrafa baktım.

"Tamam saçma soruydu, iyi değilsin."

Kız başını kaldırdı maskarası akmıştı ve siyah cizgi şekilde yanaklarında iz olmuştu, yüzünü inceledim.

"Ne istiyorsun?"

Kız soğuk şekilde sordu.

"Bir şey istemiyorum, neden ağlıyorsun?"

"Sana ne?"

"Anlatmak istersen dinlerim"

"İstiyor gibi mi görünüyorum?"

Kızın yüzüne baktım iç çektim, dudaklarım düz çizgi olmuştu. Kızla bakıştık ama pes etmedim elimi uzattım.

"Ben Ellie."

Kız elime boş boş baktı sonra tuttu.

"Katherine..."

İstemeyerek söyledi. Elimi bırakınca öylece baktım.

"Git artık."

Açık açık beni kovdu! Neden böyleleri hep bana geliyor?

"Peki,iyi ağlamalar"

Diyecek birşey bulamayarak yavaşça geri çekildim eve gitmeye devam ettim.

Eve gelince kravatımı yere attım, çok yorgundum üstümü değiştirmeden yatağa attım kendimi. Tavana boş boş baktım ama aklım sürekli bardaki kıza gidiyordu... Çok sinir bozucuydu. Kaşlarımı çattım, çok garipti.

Elime telefonumu aldım ve saate baktım, saat 01.45'di.

"Siktir... Uyumam gerek, pislik herifler durduk yere kavga çıkarıp duruyolar!"

Sızlanıp telefonumu bıraktım gözlerimi kapattım, derin bir uyku beni bekliyordu.

~~

Kütüphanenin en arka tarafındaki masalardan birine oturmuş, önümdeki kitaba bakıyordum.

Okuyor muydum? Hayır.

Ama uzaktan bakınca bayağı çalışkan görünüyordum. Yaklaşık yirmi dakikadır aynı sayfadaydım. Sayfayı çevirmemiştim ve tek bir kelime bile anlamamıştım. Ama olsun. En azından kitabı açık tutuyordum.

Ah, lanet olsun. Kalbim yine yüksek sesle atıyordu. Elimi göğsümün üzerine koydum ve birkaç saniye öylece kaldım. Bu kalbin bazen ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. Küçüklüğümden beri böyleydi. Bazı şeyleri hatırlamak istemediğim için mi, yoksa gerçekten hatırlayamadığım için mi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, kalbimin bazen bana kendi geçmişimden daha fazla şey anlattığıydı. Birkaç saniye sonra biraz sakinleşir gibi oldu. Tam derin bir nefes alacakken burnumdan sıcak bir şeyin aktığını hissettim. Elimi burnuma götürdüm. Parmaklarıma bulaşan kırmızıya baktım. Bir an öylece kaldım.

“Siktir, gercekten burada mı...?”

Hemen ayağa kalktım. Çantamı kaptığım gibi tuvalete doğru yürümeye başladım. Adımlarımı hızlandırdıkça başımın içindeki uğultu da artıyordu. İnsanların arasından geçmeye çalışırken önümdeki kişiyi fark etmedim ve omzum sertçe birine çarptı. Başımı kaldırdığımda karşımdaki kişiyi tanıdım. Katherine. Dün gece sokakta ağlarken gördüğüm kız. O da beni tanımıştı. Birkaç saniye birbirimize baktık. Katherinenin kitapları ona çarptığım için yerde dağılmıştı.

“Sen...”

Katherine'in cümlesi yarım kaldı. Ben hiçbir şey söylemeden yanından geçtim ve doğrudan tuvalete girdim. Kapıyı kapatıp lavaboya tutundum. Aynadaki yansımama baktım. Burnum hâlâ kanıyordu. Musluğu açıp yüzümü yıkadım. Sonra ellerimi lavaboya dayayıp başımı eğdim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Gözlerimi kapattım.

Başımı kaldırıp birkaç saniye aynadaki kendime baktım. Burnumdan gelen kan durmuştu ama yüzüm hâlâ biraz solgundu. Elimi göğsümün üzerine koydum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Harika. Gerçekten harika. Kütüphaneye kafa dağıtmaya gelmiştim, beş dakika sonra burnum kanamış, kalbim hızlanmış ve kendimi tuvalette bulmuştum. Gayet normal bir gün. Üzerimde İspanyol paça pantolonum ve kazağım vardı. Sabah hazırlanırken kendimi oldukça düzgün bulmuştum. Şimdi ise aynada bana bakan kişiye bakınca tek düşündüğüm şey, "Bunu da mı ben yaşayacağım?" oldu. Tam yüzümü tekrar yıkayacakken tuvaletin kapısı açıldı. Başımı kaldırdım. Katherine içeri girdi. Üzerinde kısa kollu bir gömlek ve şort vardı. Beni görünce durdu. Ben de onu görünce durdum. Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra ikimiz de aynı anda başka tarafa baktık. Ne güzel. Sosyal becerilerim yine zirvede. Katherine lavaboya geldi. Ben de sanki hayatımda hiçbir şey olmamış gibi kâğıt havlu aldım. Tam çıkacaktım ki Katherine bana baktı.

“Burnun mu kanıyordu?”

Katherine’nin sesini duyunca durdum, omzumun üstünden ona baktım.

“Evet.”

“Neden ki?”

İç çektim, merak insanı yiyebilen bir şeydi.

“Burnumun canı istemiş demek ki.”

Ellerimi göğsümde birleştirip Katherine’ye baktım.

“Çok garip bir kızsın.”

Katherine’nin cümlesini duyunca iç çektim ve gözümü devirdim.

“Asıl garip olan sensin, gecenin bir yarısı yere oturup ağlayan kim unuttun herhalde!”

Katherine bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Sevgilim beni aldatmıştı.”

Bir an öylece kaldım, Katherine ise aynaya döndü saçıyla ilgileniyor gibi yapmıştı.

“Ne?”

Şaşkınca söyledim bir adım öne çıktım.

“Sevgilim beni aldatmıştı, dedim.”

“Şaka mı yapıyorsun?”

“Hayır.”

Kaşlarımı çattım.

“Ciddi misin sen?”

Katherine iç çekip bana döndü, şaşkın gözlerim onun bıkkınlık akan gözlerine baktı.

“Şaka yapmadığımı söyledim ya?"

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra ellerimi iki yana açtım.

“E iyi de kızım, sen niye tek başına gecenin bir yarısı sokakta oturup ağlıyorsun?"

Katherine bana baktı alayla dudakları kıvrılmıştı.

“Ne yapmam gerekiyordu ki? Onun için bir hiç olduğumu kabul etmem daha mantıklıydı."

“Bilmiyorum! Bana mı soruyorsun?”

“Sen sordun.”

“Evet ama...”

Cümlemi yarıda bıraktım. Birkaç saniye Katherine’ye baktım dudaklarımı endişeyle ısırdım.

“Tamam, haklısın. Ben de olsam muhtemelen ne yapacağımı bilemezdim.”

Katherine’nin yüzündeki sert ifade biraz yumuşadı.

“İşte.”

“Yine de ağlayıp durmak yerine gidip o çocuğun kafasına sandalye fırlatmanı beklerdim.”

Katherine güldü.

“Delirmişsin sen"

Durdum birşey demedim elime baktım. Katherine ise aynada yüzünü inceliyordu.

“Yine de teşekkür ederim.”

“Ne için?”

“Dün gece yanıma geldiğin için.”

Omuz silktim gururlu şekilde istemsiz sırıttım.

“Bir şey yapmadım ki.”

“Yine de geldin.”

“Vicdanım rahat bırakmadı.”

Katherine hafifçe gülümsedi.

“İyi biriymişsin.”

“Bunu kimseye söyleme.”

“Neden?”

“İmajımı bozarsın.”

Katherine kısa bir kahkaha attı. Ben de başımı eğdim.

“Ben artık gideyim.”

Elimi kapının koluna uzattım.

"Bekle, numaranı versene belki konuşuruz"

Elim kapının kolunda durdu. Katherineye baktım garipti daha dün gece tanıştığım kişi benden telefon numaramı istiyordu.

Kütüphaneye geri dönüp masamın üzerinde bıraktığım kitabı aldım. Kitabı rafına götürüp yerine koydum. Tam arkamı dönüp gidecekken dışarıdan gelen sesleri duydum. Birkaç kişinin konuştuğunu fark edince olduğum yerde durup başımı kapıya doğru çevirdim.

"Sen varya cok çılgın herifsin ha! Bence birbirimiz için yaratılmışız!"

Gülerek konuşan bir kadın sesi duydum bu kadın çok neşeli konusuyordu, bir dakika o... Güvenlik görevlisi ile neden böyle konusuyordu?

"Hanımefendi lütfen gider misiniz, burası sessiz bir kurum."

"Ah hadi ama, ne yapmışım ki? Bende gayet sessizim fakat... Senin yanında susmak nedir bilemiyorum!"

Kütüphanenin yarısı dışarıda olan biteni izliyordu kimisi gülmemek için direniyor kimiside rahatsız şekilde kadınla güvenlik görevlisine bakıyordu.

"Hanımefendi lütfen,rezil ediyorsunuz bizi."

"Rezil ne ulan, benim yanımda rezil değil vezir olursun bebegim."

"Çattık ya!"

"Hem ben sessizlik sevmem, bağırtsana beni?"

Kadının teklifini duyunca kaşımı çattım. Siktir, bu kadın gerçekten deli, ama tam benlik kafada!

"Ne diyorsunuz hanımefendi?"

"Of ne yorucusun yahu... Başımı ağrıttın."

"Başka bir yere gider misiniz lütfen? Kütüphanenin önündesiniz"

"Yatağıma gidelim mi?"

Kadın gülünce yüzümü buruşturdum, güvenliği yatağa çağırıyordu.

"Hanımefendi bakın-"

"Öf bana hanımefendi diyip durma! Ne kadar sıkıcısınız. Yakışıklı yüzünüze yazık."

Kadın iç çekince adam sabır dileyerek gözlerini kapattı.

"Hem burasıda ne böyle çok saçma az eğlence olsun, cidden buraya korumalık mı yapıyorsun?"

"Gider misiniz!?"

Adam kadının kolunu tutup sürüklemeye çalıştı.

“Çek elini üstümden!”

“Hanımefendi, lütfen zorluk çıkarmayın.”

“Sen önce elini çek, sonra benden zorluk çıkarmamamı iste.”

“Buradan gitmeniz gerekiyor.”

“Gitmiyorum.”

“Hanımefendi!”

“Hanımefendi deme dedim sana!”

“Başka nasıl hitap etmemi istiyorsunuz?”

“Güzelim de, bebeğim de, hayatım de... Bak, seçenek çok.”

“Ben sizinle tartışmayacağım.”

“Zaten tartışamıyorsun ki, iki dakikadır aynı şeyi tekrarlıyorsun.”

“Lütfen kapının önünü boşaltın.”

“Sen önce şu elini çek.”

“Bırakıyorum."

Adam elini çekince kadın kolunu kendine doğru çekip kıyafetini düzeltti.

“Bir de çekiştiriyor ya... Sanki suçlu benim.”

“Bayan, yeter artık.”

“Bayan mı?”

“Evet.”

“Bak yine sıkıcı bir şey söyledin.”

“Gerçekten sabrımı zorluyorsunuz.”

“Senin sabrın mı varmış? Ben onu da yok sanıyordum.”

“Son kez söylüyorum. Lütfen buradan ayrılın.”

“Son kez mi?”

Kadın kollarını bağlayıp adama baktı.

“Tamam, o zaman son kez söylüyorum ben de.”

“Ne?”

“Gitmiyorum.”

“...”

“Ne bakıyorsun?”

“İnanılmazsınız.”

“Teşekkür ederim.”

“Bu iltifat değildi.”

“Ben yine de aldım.”

Adam derin bir nefes aldı.

“Güvenliği çağıracağım.”

Kadın gözlerini büyüttü.

“Sen güvenliksin zaten.”

“Daha fazla güvenlik çağıracağım.”

“Çağır bakalım. Toplanın hepiniz, bugün eğlence var.”

“Hanımefendi!”

“Tamam tamam, kızma. Şaka yaptım.”

Bir saniye durdu.

“Gerçi biraz da ciddiydim.”

“Lütfen artık gidin.”

“Peki.”

Kadın bir adım attı. Sonra geri döndü.

“Yalnız bir şey söyleyeceğim.”

Adam gözlerini kapattı.

“Ne?”

“Bu kadar ciddi olma. Yüzüne yazık.”

“...”

“Bak yine sustu.”

Kadın gülerek başını salladı.

“Çok eğlencelisiniz gerçekten. Gideceğimi falan mı sandın?"

Artık dayanamadım bu kadın gerçekten baş belasıydı. Kütüphanenin kapısına kadar yürüdüm ve dışarı çıktım kadın bana baktı bende ona baktım. Sahte gülümsemeyle kadının koluna girdim.

"Arkadaşımın kusuruna bakmayın lütfen! Hemen gidiyoruz!"

Güvenliğe özür dileyerek başımı eğdim ve kadını sürüklemeye başladım kadın kaşlarını çatmıştı güvenlikte kurtulmuş şekilde rahatlamıştı.

Kütüphanenin önünden uzaklaşıp kaldırımın ortasına gelince kadının kolunu bıraktım ona baktım.

“Ben senin nereden arkadaşın oluyorum?”

Kadın sorgulayarak yüzüme baktı.

“Arkadaşım değilsin zaten, olay çıkarıyorsun diye geldim.”

“Ben olay çıkarmadım ki.”

“Güvenlikle kavga ediyordun.”

“Kavga etmiyordum.”

“Az önce adam seni kovmaya çalışıyordu.”

“Çünkü beni kıskandı.”

Bir an durdum.

“Ne?”

Kadın omuz silkti.

“Bence benden hoşlandı.”

“Hiç sanmıyorum.”

“Sen ne anlarsın?”

“Adamın yüzünü gördüm.”

“Ben de gördüm. Yakışıklıydı.”

İç çektim.

“Konumuz bu değil.”

Kadın bir anda gülmeye başladı.

“Tamam tamam, sinirlenme.”

“Sinirlenmedim.”

“Sinirlendin.”

“Hayır.”

“Yüzünden belli.”

Gözlerimi devirdim. Bu kız gerçekten iki dakikada insanın bütün enerjisini tüketebilirdi.

“Her neyse.”

“Bak, arkadaş olabiliriz.”

“Daha karar vermedim.”

“Ben verdim.”

“Senin karar vermen gerekmiyor.”

“Artık gerekiyor.”

Başımı ona çevirdim sorgulayarak.

“Sen hep böyle misin?”

“Nasıl?”

“İnsanların hayatına pat diye giren.”

“Evet.”

“Harika.”

“Bence de.”

Bir süre yürüdük. Sonra kadın bana dönüp sanki aklına dünyanın en normal fikri gelmiş gibi konuştu.

“Bu akşam bara gidelim mi?”

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü zaten her günüm orada geçiyor.”

Kadın bir anda durdu.

“Her gün mü?”

“Evet."

“Sen...”

Bir saniye beni baştan aşağı süzdü sırıtmaya başladı, bu durumdan hoşnut olmuş gibi duruyordu.

“Dansçı mısın?”

Kaşlarımı çattım.

“Ne?”

“Barda çalışıyorum dedin ya.”

“Evet.”

“Dans ediyorsun.”

“Hayır.”

“Ettiriyorlar.”

“Hayır, ben—”

“Vay be.”

Kadın gözlerini büyüttü.

“Ben hep dansçı olmak istemişimdir.”

“Ben dansçı değilim.”

“Kesin çok havalıdır.”

“Hey,ben sadece—”

“Her gece sahneye çıkıyorsun, insanlar sana bakıyor, sen de böyle havalı havalı dans ediyorsun, kıvırtıyorsun falan.”

“Ben dans—”

“Çok imrendim.”

“Bir dakika, dinle—”

“Bir de kesin çok para kazanıyorsundur.”

“Hayır.”

“Bahşiş de alıyorsundur.”

“Evet ama—”

“Gördün mü! Tam dansçı hayatı.”

Eliyle beni işaret etti sonra alkış yaptı.

Başımı ellerimin arasına almak üzereyken kendimi tuttum.

“Ben barmenim.”

Kadın sustu.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra yüzüme baktı.

“...Barmen misin?”

“Evet.”

“Barda.”

“Evet.”

“Dansçı değil.”

“Hayır.”

Kadın birkaç saniye düşündü.

“Yine de havalı.”

İç çektim.

“Teşekkür ederim.”

Önüme döndüm ama kadın bana bakıyordu.

“Akşam yine de gel.”

“Hayır.”

“Tamam.”

Bir an rahatladım.

“Yarın gel.”

“Hey.”

“Tamam, tamam. Bir gün.”

Başımı iki yana salladım.

“Sen gerçekten yorucusun.”

“Biliyorum.”

Sırıttı.

“Sevileceğimden eminim.”

"Ne demezsin..."

Yorgun şekilde söylendim,sessizce yürüdük. En azından susmayı biliyor...

Bir süre sessizce yürüdük. Sonra yanımdaki kız bana baktı.

“Bu arada senin adın ne?”

“Ellie. Sen?”

“Jayla.”

Başımı salladım.

“Memnun oldum.”

“Ben de.”

“Şimdi gerçekten arkadaş olduk mu?”

“Bilmiyorum.”

“Ben oldum sayıyorum.”

Gözlerimi devirdim.

“Sen bilirsin.”

Bir süre daha sessizce yürüdük. Sonra Jayla bana baktı.

“Instagram’ın var mı?”

“Var.”

“Ver.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Direkt mi?”

“Evet, ne bekliyorsun?”

Telefonumu çıkarıp kullanıcı adımı gösterdim. Jayla kendi telefonundan hesabımı bulup takip etti.

“Tamamdır.”

“Bu kadar mı?”

“Ne olacak?”

“Bilmiyorum.”

“Artık birbirimizi kaybetmeyiz.”

“Bundan çok emin olma."

Jayla gülerek telefonunu cebine koydu.

“Geç kaldın, artık arkadaşız.”

Bir süre daha yürüdük. Jayla’nın telefonu çaldığında cebinden çıkarıp ekrana baktı. Yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.

“Gitmem gerekiyor.”

“Bir şey mi oldu?”

“Yok, halletmem gereken bir şey var.”

Sesinden pek de “yok” gibi gelmiyordu ama üstelemedim.

“Tamam. Görüşürüz.”

“Görüşürüz Ellie.”

Jayla elini sallayıp hızlıca uzaklaştı. Birkaç saniye arkasından baktım. Daha bugün tanışmıştık ama gitmesine nedense biraz üzülmüştüm.

“İki dakikada alıştım kıza.”

Kendi kendime mırıldanıp eve doğru yürümeye başladım. Güneş hâlâ tamamen batmamıştı. Öğleden sonra yavaş yavaş akşama dönüyordu. Ellerimi cebime sokup kaldırımda yürürken gün içinde yaşadıklarımı düşünüyordum.

Katherine.

Jayla.

Burnumunda durduk yere kanaması. Kalbimin yine saçma sapan hızlanması...

“Bugün de normal geçmedi.”

Başımı iki yana salladım. Tam o sırada yolun karşısına geçmek için kaldırımda durdum. Etrafa baktım. Yol boş gibiydi. Bir adım attım. Sonra bir anda sağ taraftan hızla gelen bir araba gördüm.

“Ne—”

Araba üzerime doğru geliyordu. Fren sesi duyuldu. Olduğum yerde kaldım. Kalbim bir anda göğsümün içinde deli gibi çarpmaya başladı.

Güm.

Güm.

Güm.

Elimi göğsüme götürdüm.

“Lanet olsun...”

Burnumdan sıcak bir şey aktığını hissettim. Elimi burnuma götürdüğümde parmaklarımda kan gördüm. Kalbim böyle olunca burnum kanıyordu. Tam o sırada biri kolumdan sertçe tutup beni geriye çekti. Dengemi kaybedip birkaç adım geriye savruldum. Kalbim hâlâ durmak bilmiyordu. Burnumdan kan akmaya devam ediyordu. Başımı kaldırdım. Karşımda birini gördüm. Birkaç saniye sadece ona baktım. Sonra dudaklarımdan tek bir kelime çıktı.

“Sen?”

Geçmişi değiştiremeyiz. Kimin ne yaptığını, hangi kararın neye sebep olduğunu geri alamayız. Ama geçmişin bizi yönetmesine izin verip vermemek hâlâ bizim seçimimizdir. Çünkü insan geçmişiyle tanımlanmaz; ondan sonra ne yaptığıyla tanımlanır.

1.bölüm sonu~

Bölüm sonu

7 yorum