İçeriğe geç

KALPLERİN SAVAŞI

Bölüm 3 · 10 dk okuma

KALPLERİN SAVAŞI

Bölüm 3

2|DOĞUM GÜNÜ

Küçükken suyu ve yağmuru hiç sevmezdim. Yağmur yağdığında, rüzgarda koşmayı ne kadar sevdiğimi bilseler de izin vermezlerdi. Tüm kalbimle yağmurdan nefret etmiştim çocukken.

Dost olmak istediğiniz düşmanınız olunca, düşman bildiğinizle dost olmaya zorlardı hayat sizi.

Yağmur olsaydı demiştim, su olsaydı keşke. Rüzgar gibi ihanet etmeseydi bana. Hiçbir alevi söndürememişti rüzgar. İçimin alevlerini de söndürememişti.

Yağmur olsaydı demiştim. Artık rüzgarlı günlerde bisiklet sürmeye gitmiyorum. Yağmurun altında yürümek için dışarı çıkıyorum.

Su olsaydı demiştim. Artık kalbimin kırıkları ciğerlerimi her deldiğinde suyun altına giriyorum. Su ciğerlerimdem akan kanı hafifletmiyor belki ama yangınını söndürüyor.

Saat gece 4 olmuştu. Eve gelir gelmez kendimi suyun altına atmış ve duş almıştım. Bu sefer kalbim üzüntüden değil heyecan ve stresten delicesine atıyordu. Hayatımda belki de ilk defa bu kadar düşüncesizce kendimi bir maceranın içine atmıştım.

Beni korkutan zarar görmem değildi. Daha çok düşüncesizliğimin yıllardır almak istediğim intikamımı başarısızlığa uğratmasından endişeliydim. Her zaman her adımını planlayan o kişi olmuştum. Bilirsiniz ya "imkanı olsa nefes alış verişini bile planlayacak" kişi.

Sabah 10'da Akademi'de dersim vardı ve ben hala uyanıktım. Safir Yeniay. Eceli olmaya yemin ettiğim kişilerden biriydi. Kendime söz vermiştim onlardan intikam alacağıma dair. Ve ben kalpten verdiğim her sözü tutardım.

Annem bana hep "Büyük konuşmamalısın." derdi. "Konuşursan hayat seni öyle bir duruma getirir ki sözünden dönersin." Ama benimki öyle bir ateş olmuştu ki söndürebileceğim tek su intikamın serinliğinden geliyordu.

Korkuyla yere fırlattığım telefonumun koruyucu camı kırılmıştı. Eve gelir gelmez şarja takmıştım ama henüz açmamıştım. Defnenin yüzlerce araması olduğuna yemin edebilirdim. Ona doğruları anlatamazdım ve kafam şu an açığı olmayan bir yalan uydurmak için fazla bulanıktı.

İçime gelen ani üşümeyle battaniyemi üstüme çektim ve bir süre sonra battaniyenin verdiği sıcaklıkla göz kapaklarım ağırlaştı.

Bir rüya görmüştüm.

Şatoyu andıran bir yerdeydim. Elimdeki kadehten şarap içiyordum. Bir davetteydim. Tanımadığım bir sürü yüz vardı. Kendimi huzursuz hissetmiştim. Üzerimdeki safir mavi elbisenin tüllerinde gezdirmiştim ellerimi. Takım elbiseli biri koluma girmem için yanıma geldi. O huzursuz yerden kurtulmak için kim olduğuna bakmadan koluna girmiştim. Beni göz önünden uzaklaştırdığında yüzüme baktım. Safir mavileriyle gözlerim buluştu.

Mutlu görünmüyordu. Kırgın ve kızgın gibiydi.

"Yalancı." diye fısıldadı. Kaşlarını çatarak. "Sen de ölmeliydin."

Nefes alamadığımı hissettim. Hiçbir şey söyleyememiş, kıpırdayamamıştım. "Hiç tanışmamalıydık. Ölmene izin vermeliydim."

Ardına bakmadan gittiği zaman şoktan çıkıp hareket edebilmiştim. Elimdeki kadehim kayıp kırıldığını ve üstüme bütün şarabın döküldüğünü fark ettim. Sanki geçecekmiş gibi elimle silkeledim. Kirpiklerim ıslanmıştı ama ağlamıyordum. Yağmur yağıyordu. Başımı gökyüzüne kaldırınca artık şatonun içinde olmağımı fark ettim. Mevsimi olmamasına rağmen çıkmış bir sürü zambak olan bir bahçedeydim.

Zambaklar giderek kurumaya başladı.

Nefes almaya çalışınca göğsümde keskin bir acı hissettim. Elimi acıyan yere koyduğumda sıcak ve yapışkan bir sıvı hissettim.

Kan akıyordu.

Bacaklarım beni daha fazla taşıyamayınca duvara yaslanıp yere çöktüm. Kanım zambaklara damladı.

Bulanıklaşan görüşüm yüzümden yüzünü göremediğim bir kadın "Boş hevesler canını yakarlar. Yol yakınken dönmeliydin." dedi.

Nefes nefese uyandım. Elimi rüya olup olmadığını kontrol etmek için, bir refleksle göğsüme koydum.

'Sadece endişelendiğin için böyle saçma şeyler görüyorsum Mira' Rüyalara inanmamalıydık zaten. Çocukken gizli gizli korku filmi izler sonra korkunç rüyalar görürdüm. "Onlar gerçek değil Mira, rüyalar yalandır." derlerdi.

Rüyalar yalandı.

Saate baktım. 8.30'du. Şimdi hazırlanmaya başlarsam derse ancak yetişecektim. Elimi yüzümü yıkayıp dolabımdan aldığım kahverengi kumaş bir pantolonu giydim. Beyaz bir gömleği pantolonun içine sokup üstüne bir süveter giydim. Dünün bana hediyesi olan koyu göz altlarımı kapatıp çok hafif bir ruj sürdüm. Saçımı düşük bir topuz yaptım. Kahvaltı için tost yapıp ayılabilmek için kahve hazırladım.

Kahveyi içerken Defne'nin sayısız mesajlarına bakıyordum.

Defne: Biraz daha açmazsan evini basacağım.

Defne: Hey!

Defne: Evine geliyorum. (20.08)

Defne: Evde yok musun? (20.34)

Defne: Umarım benden habersiz yakışıklı bir sevgili yapmışsındır ve şu an onunlasındır çünkü aklıma gelen en iyi ihtimal bu.

Defne: Beni bu kadar endişelendirdiğin için yarın çok çok iyi bir bahaneyle yanıma gelsen iyi olur Mira!!!

Onu gerçekten çok endişelendirmiştim. Duygusal yanından vurabileceğim bir şeyler uydurmalıydım.

Siz: Önemli bir şey olmadı. Akademi'ye geliyorum. Orada konuşuruz.

İçine gerekli şeyleri koyduğum sırt çantamı aldım. Kalan kahveyi kafama diktim ve krem rengi spor ayakkabılarımı giydim. Beyaz converselerim iğrenç bir renge dönüştüğü için çöpe gidecekti. Yeni bir tane almalıydım.

Biraz daha hızlı gidebilmek için bisikletime bindim. Sepetine koyduğum çiçeklerin bazıları solmuştu. Onları kurutup başkalarını bulmalıydım.

Dünkü yağmurun eseri olan su birikintilerine girip ıslanmamaya dikkat ederek olabildiğince hızlı bir şekilde bisikletimi sürdüm. 15 dakika sonra Akademiye varmıştım.

Akademinin gerçekten eski ve huzur verici bir mimarisi vardı. Bina oldukça yaşlıydı, dış cephesindeki taşların bazıları yapılan restorasyon çalışmalarıyla düzenli aralıklarla yenileniyordu. Yine de görüntüye uygun yenilendiği için hala yıllanmış bir bina görüntüsü veriyordu. Girişinde büyük bir merdiven vardı ve ön cephenin tamamını kaplıyordu. Oldukça büyük bir kütüphanesi vardı ki en sevdiğim yerlerden biriydi. Yağmur yağmadığı günler Defne'yle bahçedeki banklarda oturmayı çok seviyorduk. En sevdiğimiz yer orasıydı. Bugün banklar ıslak olduğu için muhtemelen içerideydi. Bisikletimi kilitledikten sonra içeri girdim ve hep oturduğumuz yere doğru ilerlemeye başladım.

Cam kenarındaki masaya oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Kapıya sırtını dönük bir şekilde oturduğu için beni görmedi. Adımlarımı hızlandırarak yanına gittim.

"Günaydın." Hızlı yürüdüğüm için biraz daha derin nefesler alıyordum. Sandalyeye oturdum.

"Günaydın(!)" dedi kinayeli bir şekilde. "Dün beni meraktan öldürdükten sonra bu kadar rahat olman şaşırtıcı gerçekten. Polise gidecektim Mira!"

"Biliyorum, biliyorum. Üzgünüm." Nefes aldım. "Mezarlığa gitmiştim. Kafam bozuktu gece yürüyüşü yaptım biraz. Telefonumun şarjı bittiği için sabah gördüm." Pekala, biraz vicdan azabı çekiyordum ama ona her şeyi anlatmak başımı çok ağrıtabilirdi.

İfadesi yumuşadı. "Ah," duraksadı. "Anladım. Sorun değil. Ama gerçekten endişelendim."

"Evet yaptığım aptallıktı. Bir dahakine merak etmemen için yazacağım." Dirseğimi masaya koydum ve yanağımı avucuma yasladım. "Sende ne var ne yok?"

Konuyu artık umursamıyor olacaktı ki heyecanla konuşmaya başladı. "Sonbahar balosunun tarihi belli oldu sonunda! Bir buçuk hafta sonra. Geliyorsun öyle değil mi?"

"Geliyorum tabii ki. Geçen yıl olana gelmediğim için başımın etini yemiştin. Senin gazabına bu sene de uğramak mı..."

Güldü. "Mantıklı bir seçim." dedi. "Alışverişe gitmeliyiz. Giyebileceğim hiç elbisem yok."

Gözlerimi büyülttüm. "En az 25 tane balo elbisen olduğuna yemin edebilirim."

Gözlerini şaka olarak devirdi. "Bozma beni ya." Güldüm.

Kolumdaki deniz kabuklu bileklikle oynuyordum. Defne kaşlarını çattı. "Bileğine me oldu senin?"

Bileğime baktım. Dün ormanda çizmiş olmalıydım. Çok derin bir çizik değildi ama uzundu.

"Dün bir daldan yaralamış olmalıyım." Defne kafasını 'anlıyorum' anlamında salladı. Neyse ki üstelememişti. Balo hakkında konuşmaya devam ettik.

Ders saatine birkaç dakika kala sınıfa gitmek için ayaklanmıştım ki yanımıza Ayaz geldi. Ayaz'la birkaç ortak dersim vardı ama daha çok Defne sayesinde tanışıyorduk. Defneyle birkaç yıldan fazladır arkadaşlardı ve Defne'nin ondan uzun bir dönem hoşlandığını biliyordum. Bir süredir konusu geçmemişti. Bir ara hala hoşlanıp hoşlanmadığını sormalıydım.

"Mira, sen de geliyor musun?" Dalmıştım.

"Ha, anlamadım?"

"Akşam Nil'in doğum gününü kutlayacağız. Gelmek ister misin?" Nil, Ayaz'ın kuzeniydi. Bizimle yaşıt sayılabilirdi. Aramızda en fazla birkaç aylık fark vardı.

Defne'ye 'sen gidiyor musun?' diye sorar gibi baktım. Kafasını salladı.

"Tamam, ben de gelirim."

"Harika. Akşam görüşürüz o zaman." dedi Ayaz.

Defne görüşürüz derken ben el salladım. "Derse geç kalıyorum. Hoşçakalın." dedim ikisine de hitap ederek.

Hızlı adımlarla sınıfa ilerledim. Akademiyi eğitim açısından seviyordum. Zaten birçok genç buraya girmek için çalışıyordu. Üniversite açısındam neredeyse her alanı bir okula toplamış gibilerdi. Spor, sanat ve diğer alanlarda eğitim alabiliyordunuz. Ben uluslararası ilişkiler okuyordum. Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Ama dövüşmeyi sevdiğim için bazen dövüş derslerine de katılıyordum. Enerjimi atıp rahatlamamı sağlıyordu.

Profesör derse girdiğinde yapabildiğim kadar uyanık kalmaya çalıştım ama yarı uyuyarak günü geçirdim. Defne'nin dersleri benden daha önce bitmişti. Evden eşyalarımı alıp onun evine gidecektim ve orada hazırlanacaktık.

Bisikletime bindim ve kulaklığımın bir tekini taktım. Müzik dinleyerek bisiklet sürmeye bayılıyordum. Yaşadığımı hissettiriyordu bana.

Eve gidip giyeceğim elbiseyi ve birkaç gerekli eşyayı yanıma aldım ve dışarı çıkıp kapıyı kilitledim. Defne'ye bisikletle gitmeyecektim. Evi bana çok da uzak sayılmazdı.

Cadde üzerindeki pastanenin yanından geçerken burnuma gelen güzel, şekerli kokuyla duraksadım. Kruvasan kokuyordu. Defne bayılıyordu. Ben çok tatlı sevmezdim ama bu pastanenin kruvasanları gerçekten çok iyi oluyordu. Almak için pastaneye girdim.

Çalışana hangisini istediğimi söyledikten sonra onun pakete koymasını beklerken caddeye bakıyordum.

"12 lira 75 kuruş." Çalışanın sesiyle kendime geldim ve parasını verip poşeti aldım. Dışarı, yetişebilmek için hızlı adımlarla çıktığımda etrafıma bakmadığım için birine çarptım. Bugün sakarlığım üstümdeydi gerçekten. Uykusuzluktan olmalıydı.

"Çok özür dilerim." dedim çarptığım kızıl saçlı kıza. Saç boyası gerçekten çok dikkat çekici bir kızıldı.

Elini biraz havaya kaldırıp gülümseyerek "Sorun değil." dedi. Ben de gülümsedim. O sırada gözüm bilekliğine takıldı. Pentagrama benzeyen bir madalyonun yanında minik tıpalı bir şişe asılıydı. Gözlerimi çok da fazla üzerinde gezdirmedim ve yürümeye devam ettim. Ama bir şeyler beni huzursuz etmişti.

Defnelere gittiğimde aldığım kruvasanları görünce çok sevindi. İkimiz de bir şeyler atıştırmadığımız için önce onları yedik. Sonra odasına gidip hazırlanmaya başladık. Banyoda elbisemi giyip aynada üzerimde nasıl durduğuna baktım. Elbise üzerime yapışan bir penyeydi. Kare yakalıydı ve çok az göğüs dekoltesi vardı. Kolları abartılı olmayacak şekilde omuzdan biraz kabarıktı bileklere doğru azalıyordu.

Defnenin yatağına yüz üstü atlarken "Cidden çok uykum var." dedim ağlamaklı bir şekilde. Defne kolumdan tutup beni çekti "Kalk saçlarını kabartacaksın."

O da yeşim rengi saten bir elbise giymişti. Kıvırcık, koyu sarı saçları bukleler halinde omuzlarından aşağı inmişti.

"Çok acımasızsın. Arkadaşım yorgunluktan bayılacak ama sen saçlarımı önemsiyorsun." dedim yalancı bir mızmızlıkla.

Kıkırdadı. "Abartma Almira." Ardından aynanın karşısına geçip makyajına devam etti. "Ayaz'ın olduğu bir davete giderken iyi görünmeliyim."

Yataktan kalkıp yanına gittim. "Artık ondan hoşlanmadığını sanıyordum." dedim.

"Hoşlanmıyordum evet. Yine de belki bu partide bir şansımız olur. Ona hiç gidip açılamadım."

"Eskiden daha çekingendin." Kahve bir farı alıp göz kapağıma sürdüm.

"Evet. Bu sefer onunla açık açık flört edeceğim. Hiç denemeden vazgeçmek istemiyorum."

Allık sürerken elindeki nude rujlarla bana döndü."Sence hangi renk?" Birkaç saniye düşündüm ve birini seçtim.

Rimel ve sıcak tonlarda bir ruj sürüp makyajımı tamamladım. Çapraz asılan çantamı aldım ve sonunda hazırdım.

Defne neşeli bir şekilde ellerimi çırptı. "Pekala! Gidelim."

Defne'nin arabasına binene kadar soğuktan içim titredi. Yanıma ceket almadığıma pişman oldum.

Gittiğimiz yerin ismi Athena'ydı. Neden bir yunan tanrıçasının ismini koymuşlardı ki?

Athena olsaydım ismimin bir gece kulübü adı olmasına çok sinirlenirdim.

Neyse ki içerisi dışarıdan daha sıcaktı. Bir süre gözlerim Ayaz'ları aradı. Defne onları görünce bileğimden tutup beni de peşinde götürdü.

Tanrım, gerçekten uyumak istiyordum.

Defne neşeyle "Doğum günün kutlu olsun!" diye Nil'e sarıldı. Onun kucaklaşması bittikten sonra ben de doğum gününü kutladım ve sarıldım. Ayaz ortalarda görünmüyordu. Defne'nin de merak ettiğini ama fazla ilgiliymiş gibi davranmamak için sormadığından emindim. Ayrıca şu an Ayaz'ın eski sevgilisi Beyza'yla aralarında soğuk ve sessiz bir savaş vardı. Sorma görevini ben devraldım.

"Ayaz nerelerde?"

"Telefonla konuşacaktı. Birazdan gelir." dedi Nil.

Başımı 'anladım' anlamında salladım.

Beyza ve Defne'nin birbirlerine yalancı bir gülümsemeyle ettikleri iltifatlar içimi ürpertince ortamı dağıtmak adına "Defne her zaman içtiğimiz kokteylden mi alayım?" diye sordum.

"Evet, güzel olur."

Yanlarından ayrıldım ve hangi kokteyli istediğimi barmene söyledikten sonra sandalyelerden birime oturup beklemeye başladım. Müzik sesi uykusuzluktan yeterince fazla ağrıyan başımı daha da ağrıtıyordu. Kokteylleri alıp masaya döndüm ve Defne'ninkini önüne koyup koltuğa oturdum.

Neyse ki sohbet biraz daha iyiydi. Akademi sınavlarından ve sonbahar balosundan konuşuluyordu.

"Mira, İktisat dersimiz ortak. Sınavda yanına oturabilir miyim? Yalvarıyorum geçmem lazım o dersten bu sene." dedi Nil bana dönüp.

"Oturabilirsin sorun değil." dedim gülümseyerek.

"Akademi birincisi de o derse girmiyor mu? Ondan istesene." dedi Beyza.

"Akademi'de olmadığınız için bilmiyorsunuz ama Mira'nın notları ondan daha iyi olabilir aslında. Bazen bilerek soruları boş bıraktığını biliyoruz hepimiz." dedi Defne. Nil onu başıyla onayladı.

Beyza, Defne'nin onun Akademi'de olmadığının üstüne bastırması üzerine ağzını açacak gibi oldu ama sonra sustu.

Gerçekten derslere çok önem veriyor ve çalışıyordum ama sınavlarda bilerek iyi notlar almıyordum. Böyle yapıyordum çünkü Akademi, ülkenin en iyi üniversitesiydi. Eğer oranın birincisi olsaydım ismim ve yüzüm çok ön planda olurdu.

Akrabalarım nerede olduğumu daha kolay öğrenirdi. İşte o zaman başım çok büyük belaya girerdi.

Bardağın dibinde kalan kokteyli kafama diktikten sonra gürültüden biraz uzaklaşmak adına lavaboya gitmeye karar verdim.

Yüzümü yıkayıp birkaç dakika oyalandım. Tekrar diğerlerinin yanına dönecektim ki dışarıdan gelen konuşmaları duyup duraksadım.

"Konsey onun kalbini istiyor." demişti bir kadın sesi. Diğeri hızlıca "Şşt!" diyip susturdu onu. "İçeri girelim. Biri duyacak."

Hızlıca tuvaletlerden birine girdim ve kapıyı kapattım.

"Lanet olsun. Dışarıda böyle şeyler söyleme. Yakalabilirdik." Adım sesleri geliyordu.

"Yakalanmak konseyin başarısız olduğumuz için vereceği cezanın yanında şeker gibi kalır."

"Ha kalbini getirmişim ha ciğerlerinden birini. Ne fark edecek. Adam öldü sonuçta."

Gözlerim şokla açıldı. Şu an iki katil cinayetini itiraf ediyordu ve benim onlarla aramda iki metre bile yoktu.

"Kaçabiliriz, biliyorsun."

"Konseyden kaçamazsın. Ayrıca varlığını red mi edeceksin. Konseyden çıkmak cadılığını da reddetmektir. Hayatımın geri kalanını böyle geçiremem ben."

Bir süre ikisi de sessiz kaldı.

"Saat neredeyse gece yarısı. Daha fazla gecikemeyiz. Gidelim artık." dedi biri.

Adım sesleri gittikçe azalınca dışarı çıktım. Ellerimi mermere yaslayıp yüzümü sıvazladım. Ne yapacağımı sağlıklı düşünemiyordum. Fayanslarda birkaç damla kan vardı.

Ayrıca bir bileklik.

Yere eğildim ve bilekliği elime aldım. Ters bir pentagram ve minik, içinde kırmızı bir sıvı olan tıpalı bir şişe...

Sanırım sabah hissettiğim huzursuzluk konusunda haklıydım.

🕯️

Oy ve yorumlarınızı esirgemezseniz çok mutlu olurum 💕💕

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

4. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.