İçeriğe geç

KALPLERİN SAVAŞI

Bölüm 2 · 11 dk okuma

KALPLERİN SAVAŞI

Bölüm 2

1| MARENAY

Yağmur şiddetini artırırken daha hızlı koşmaya başladım. Çok sevdiğim beyaz converselerim suyu yutan toprağın çok berbat bir çamur halini almasıyla beyaz dışında her renge dönüşmüştü. Zamanım vardı ama yaptığım hatalar silsilesi beni koşmaya iten şeydi. Kolumdaki kitapları daha sıkı kavradım. Girmemem gereken bir yola girmiştim ve hava kararacaktı. Hayır, gece değildi sorun. Sabahı aydınlık başlayan aralık gününün akşamında burnumun ucunu göremeyeceğim şekilde sis bastırmıştı. Bende ise deli cesareti vardı. Evin yolunu biliyordum. Her gün yaptığım gibi 50 adım kuzey, 97 adım batı, 112 adım kuzeybatıydı.

Sonuçta ise kendimi Marenay tabelasının önünde bulmuştum. İnsanlar girebilirdi. Ama sağ çıkabilirler miydi buradan?

Arkadan bir araba geldiğini görünce kendimi nefes nefese ağaçlık alana attım. Ağaçlardan birinin arkasına çömelip soluklanmaya başladım. Boğuluyor hissiyatı yakamı bırakmıyordu. Doldur ciğerlerini, nefes alıyorsun.

Arabanın yavaşladığını gördüm. İçinden çıkan siyah kazaklı adamı gözüm seçti. "Burada insan mı var?" dediğini işittim. Siktir.

"Saçmalama," dedi diğeri. "Marenaya girecek insan delidir." Sakin olmalısın Almira, sakin ol. Koşarsan görecekler sadece dur. Nefesini tut ve kıpırdama. Ne kadar az yaşam belirtisi o kadar az insan hissi.

"Haklısın. Marenaya girdiyse sabaha sağ çıkmaz zaten. Devam edelim." dedi siyah kazaklı. Marenay'dan sağ çıkamazdım. Buradaki gece canavarlarından yorganımı başıma kadar çekerek kurtulamazdım.

Araba uzaklaşırken nefesimi verip öksürdüm. Tekrar nefes al Almira, sen daha önce de başardın. Öldü demişlerdi ama sen yaşadın. Aklımda onun cümleleri yankılandı. "Benim yerime de yaşa, benim için de nefes al." Biten öksürük krizinin ardından derin bir nefes daha aldım.

Ana yol tehlikeliydi, orman en mantıklı seçimdi. Etkisini hiç azaltmadan devam eden yağmurdan bir nebze korunmak için Defne'den ödünç aldığım pelerini kafama çektim. En olmadık yerde yırtılan çantama bir kez daha küfürler ederek ders kitaplarımı yerden aldım. Başta burada bırakmayı düşünmüştüm ama bir insanın burada olduğunu anlarlardı. Hepsi çamura bulanmışlardı zaten. Bulduğum ilk su birikintisine yırtarak atarsam kimse farketmezdi.

Var gücümle koşmaya devam ettim. Marenay haritasını elbette bilmiyordum. Yani kim hayatı boyunca gitmeyeceği bir yerin haritasını ezberlerdi ki? Ben ezberlemezdim. Aklımda kalan bilgilerle buranın neresi olduğunu hatırlamaya çalıştım. Adına efsaneler olan Marenay'ın üç ormanından hangisindeydim? Sahte ormanda olmayı diledim. En güvenli orman oydu ve gizlenme yerleri bulunuyordu. Orada ölmezdim.

Bacaklarım saatlerdir süren koşuyu kaldıramayıp takıldığı minik bir çakıl taşıyla devrilmeme sebep olurken düşmemek için tutunduğum şeyin farkına çok sonra varmıştım. Simsiyah sarmaşıklar, parlayan mavi yapraklar...

Ölüm ormanı. Buradan sağ çıkamazsın.

Ellerime baktım.

Eğer sarmaşığın kiri bulaştıysa eline, kalbine sızan zehirden arınamazsın.

Siyah tozlarla kaplıydı ellerim

Zehirlenmiş miydi kalbim?

Kanayan avuçlarıma ve diz kapaklarımın acısına aldırmadan ayağa kalktım. Güneş henüz batmıştı. Pelerinin cebinden çekmesi umuduyla telefonumu çıkardım. Üzerine düştüğüm için ekranı çatlamıştı ve dokunmatiği tutukluk yapıyordu. Şarjım yüzde ikiydi ve şebeke yoktu.

Başka bir kapı daha üzerime kapanırken gözyaşlarımı tutamamıştım. 'Eğer sarmaşığın kiri bulaştıysa eline...'

"Lanet olsun!" diye bağırdım. Kapanan telefonu sertçe fırlattım. ' kalbine sızan zehirden arınamazsın...'

Gökyüzüne bakarak bağırdım. "Ben bu gece burada ölmeyeceğim."

"Marenay'a girme cesareti olan bir insan mı? Aklın yerinde mi senin?" Duyduğum erkek sesiyle sıçrayarak arkamı döndüm. Hemen hemen benim yaşlarımdaydı karşımdaki kişi.

"Öyle değil gibi görünüyor." Söylediğime karşı bana garip garip bakmakta çok haklıydı.

"Marenay'da geceyi geçirmek için bir yerin vardır umarım. Ziyaretçilerden olamazsın. Onların gezileri geçen hafta bitti. Öyleyse neden geldin buraya?"

Birinin bana ardı ardına sorular sormasından nefret ederdim. Çoğunlukla tersleyip yanlarından ayrılırdım ama tanımadığım bir şehirdeydim. Karşımdaki de akademiden değildi.

"Geceyi geçirmek tek sorunum olmayacak gibi ha?" dedim sarmaşıklardan bulaşan tozlarla kaplı ellerimi göstererek. Büyük ihtimalle bu onu şaşırtacağından diğer soruları yanıtlamamı istemeyecekti.

Kaşlarını çatarak önce ellerime sonra da sarmaşığa baktı. "Neden buradasın?" diye sordu. Şaşkın yüz ifademi hemen düzelttim. İki saatten az zamanım kalmıştı sarmaşığın zehrinden kurtulmak için. Bunun derdi ise benim neden burada olduğumdu.

"Yolumu kaybettim."

"Hiç yolunu kaybedip devasa boyuttaki Marenay tabelasını görmeden içeri gireni görmemiştim. Bayağı ilginçmiş" dedi omuz silkerek.

"Teşekkürler." dedim alaycı bir ifadeyle.

Konuşmaya başladığımızdan beri ellerini hiç paltosunun cebinden çıkarmadığını farkettim. Ne Marenay'da bir insan olmasını ne de ellerime sarmaşığın tozunun bulaşmış olmasını zerre umursamamış gibi görünüyordu.

"Beni takip et. O toz için ne yapacağımı biliyorum. Ayrıca seni burada bırakırsam tek suçu sis yüzünden senin gibi bir şaşkını farketmemiş olan gözcüler de işlerinden olacak."

Pekala, onu tanımıyordum. Yani kötü biri de olabilirdi. Birine ölmek mi ölmek mi diye sormak gibiydi bu.

Arkamı dönüp kitaplarıma göz attım. Hepsi parça parça haldeydi ve üzerindeki hiçbir yazı okunmuyordu. Onları orada bırakıp yabancının arkasından yürümeye başladım.

Bir süre sadece sessiz bir şekilde onu takip ettim. Sonra sessizlik garip bir hal alınca bir şeyler söylemek istedim.

"Adım Almira." Çok yaratıcı bir sohbet başlatma şekliydi...

Kafasını salladı. "Tamam."

Gözlerimi devirdim. "Senin de adını söylemen gerekli."

"Adım Safir."

İsmini içimden tekrar ettim. 'Safir' Güzel bir isimdi.

Ölümcül sarmaşığın zehri için bir panzehri olduğunu söylemişti. Peki akademide bu bize neden anlatılmamıştı. Henüz birinci sınıf olduğumuz için mi?

Soğuk tavırları beni fazlaca gerse de sormak istedim. "Şey, acaba-" Daha başlar başlamaz konuşmam bölündü. "Ölümcül sarmaşığın zehri için bir panzehir olduğunu çoğu kişi bilmiyor. Zaten sadece belli kişilerde bulunuyor."

Daha konuşmaya başlamadan ne diyeceğimi anlamış mıydı? Acaba sesli mi düşünmüştüm. Ama hayır sesli düşünecek kadar dalgın değildim. "Zihin falan mı okuyorsun sen!" diye sordum hayretle.

Çok kısa bir süre güldü. Sahte bir gülüş değildi bu. "Emin ol zihin okuyabilseydim sana neden burada olduğunu sorma zahmetine girmezdim. Daha konuşmaya başlar başlamaz ne söyleyeceğini o kadar belli ediyorsun ki."

Cidden ama. Kimse daha ikinci kelimeden ne söyleyeceğimi tahmin edemezdi ya. Bir süre daha sessiz bir şekilde yürüdük. Ağaçların arasında loş ışıkları yanan evi görünce oraya gideceğimizi düşündüm. Çamura bulanmış pelerini sağ taraftaki çöp kutusuna fırlattım. Defne en sevdiği pelerinini çöpe attığım için bana çok kızacaktı ama şu durumda en son derdim bu olmalıydı.

"Marenay'ın gece insanlar için tehlikeli canlılarla dolu olduğunu biliyorum. Peki insan kanının kokusunu alıp buraya gelirler mi?"

"Bu bir ihtimal. Ama burası kız kardeşimin evi ve buradaki çoğu karanlık varlık onun rahatsız edilmekten hoşlanmadığını bilir. Şu an şehirdışında ama kimse bunu bilmiyor yani insan kanının kokusunu alsalar da yaklaşmak istemezler."

"Ah umarım öyle olur." diye mırıldandım.

O kapıyı açarken ben de etrafa göz attım. Ağaçlar gittikçe seyrekleşiyordu. Şehrin merkezine buradan gidiliyor olmalıydı.

Arkasından içeri girdim ve kapıyı kapattım. Beyaz renginden griye dönmüş converselerimi üzgünce çıkardım. Hemen sağ taraftaki oturma odası olarak tahmin ettiğim odanın duvarı yoktu. Sadece kolonları vardı. Koltuklardan birine oturdum.

Çok geçmeden Safir elindeki panzehirle geldi. Kapağını açıp bana verdi. Küçük şişenin içindeki sıvı jel tarzındaydı. Elime sürecekken sağ elimin yüzük parmağındaki yüzüğün değerli olduğunu anlamış olacak ki "Yüzüğe zarar verebilir. Çıkar istersen." dedi. Çıkartıp sehpanın üzerine koydum ve tepkisini izledim. Şaşırmıştı. Panzehri elime sürerken "Sana bu yüzüğü kim verdi?" diye sordu. Şaşkınlık ve merak duygusunu gizlemeye çalıştığını anlayabilirdim.

O gerçekten düşündüğüm kişiydi.

Şişenin kapağını kapatırken "Çok eskiden anneanneminmiş. Sonra anneme vermiş, annem de bana verdi. Yani aile yadigarı."

Herkesin saf biri sandığı hünerli bir yalancısın sen Almira.

Yüzüğü tekrar parmağıma taktım. "Şimdi bana buraya gerçekten nasıl geldiğini anlat. Yalan söylediğini fazla belli ediyorsun. Eğer yalan söylersen anlarım."

"Her gün yaptığımız gibi arkadaşlarımla okuldan çıkıp kafeye gitmiştim. Sonra eve gidecekken havadaki sisi gördük. Dağılır diye beklesem de dağılmadı. Sonra siste yolumu kaybettim ve çoktan Marenay sınırından geçmiştim. Sonra da geri gidemedim."

"Peki yarın nasıl dönmeyi planlıyorsun?" Tam istediğim soruları soruyorsun ama sen. Herkes kim olduğu anlaşılınca fazla tahmin edilebilir oluyor. Aynı zamanda fazla kandırılabilir.

Sanki söylemek istemiyormuş ama sonunda söylemeye mecbur kalmış gibi davrandım ve ofladım. "Şu yüzük," dedim yüzüğü göstererek. "bir süre görünmez olmanı sağlayabiliyor." Şaşırmayacağını biliyordum. Beklediğim gibi tepki verdi. Şimdi madem yüzük görünmez yapabiliyor neden daha sınırdan uzak değilken görünmez olup geçmediğimi soracaktı.

"O zaman neden daha sınır kapısından yeni geçmişken görünmez olup çıkmadın?" İnsanları bir tek sen okumuyormuşsun demek ki Safir Yeniay.

"Yüzüğü yakın zamanda kullanmak zorunda kalmıştım. Kendini yenilemesi için zaman gerekliydi ve karanlık varlıklar beni görmesin diye ormana saptım." Yüzüğün gerçekten yadigar olduğuna ve benim bir varis olduğuma inanmıştı.

"Anladım. Gerçekten ilginçmiş. İnsanların böyle şeylere sahip olduklarını hiç duymamıştım." Balık yemi yutmuştu. Ayrıca eğer şu an yapabilseydim salağa yatmasına kahkaha atardım. Onun yerine "Zaten kimsede yok. En azından benim bildiğim. Ben de kimseye söylemedim."

"Eh, en mantıklısı da bu zaten. Siz insanlar öyle bir şey için savaşabilecek canlılarsınız."

Siz karanlıklar da öyle.

"Peki sen hangi karanlık varlıksın? Başta vampir olmandan korkmadım değil. Bu benim için kötü olurdu." Gergin bir şekilde güldüm.

"Ben tam olarak akademide öğrendiğin karanlık varlıklardan değilim."

Tahminim doğru olabilir miydi? Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.

"Nasıl yani?" diye sordum meraklı bir ses tonuyla.

"Bu işine yarayacak bir bilgi değil. Bilip bilmemen bir şey değiştirmeyecek. Sen sadece daha önceden tanışmış olduğumuzu kimseye söyleme. Bu sefer ikimiz nasıl tanıştığımız hakkında ortak bir yalan söylemek zorunda kalırız."

"Ha-hayır söylemem." dedim. "Zaten buradan çıkınca Marenay tabelasının bir kilometre yakınından bile geçmemeyi planlıyorum. Gayet güzel bir şekilde dersimi aldım ben."

Bir şey demedi, sadece başıyla onayladı. Sonra yine sessizlik başladı. Nefret ediyordum şu olaydan. Kolumdaki saate baktım. Gece ikiydi. Gerçekten zaman nasıl bu kadar çabuk geçebiliyordu?

"Satranç oynamayı biliyor musun?" diye sordu. Gülümsedim. "Evet. Oldukça iyiyimdir."

"Peki o zaman." dedi. Ardından o zamana kadar orada olduğunu farketmediğim satranç takımını odanın diğer kenarındaki eski sandalyenin üzerinden aldı ve açtı. Siyahları dizmeye başlayınca ben de beyazları aldım.

İlk hamleyi yaptım ve onun hamlesini bekledim. Küçüklüğümden beri satranç oynuyordum ve akademide şimdiye kadar beni yenebilen olmamıştı. Karşımdakini de yenebilirdim ama yenmeli miydim sahiden.

İkimiz de ardı ardına hamlelerimizi yaptık. Kazanamayacağımı düşündüğüne emindim. Beni aşırı hafife alıyordu ve kazanıp ona dersini vermek istiyordum. Bir yandan da emin değildim.

Tahtaya baktığımda herhangi bir oyuncu olsaydım asla kurtulamayacağım bir durumdaydı taşlar. Ama bir hamle vardı. Tek seferde şah mat yapıp kazanabilirdim.

O an sadece kazanmak istedim. Arkasına yaslanmış ve kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kazanacağından o kadar emindi ki...

Oynadım. "Şah mat." Ardından arkama yaslandım.

Kaşlarını çattı. O çıkmazdan öyle bir hamleyle kurtulmamı beklemiyordu. "Sen... Cidden-" Konuşmaya devam edemeden kapı çaldı. Kapıyı açmak için ayağa kalkarken "Yüzüğü tekrar kullanman gerekebilir." dedi. Başımla onayladım.

Kapıyı açınca karşındakinin konuşmasına izin vermeden "Gecenin bu saatinde kapıda iki vampirin olma sebebi umarım önemli bir şeydir." Sesi gerçekten korkutucu derecede soğuktu.

"E-efendim yakınlarda insan kanı kokusu a-alınca." dedi içlerinden biri. "İzninizle içeriyi aramak istiyoruz." dedi diğeri. İlk konuşan biraz korkak biri gibiydi.

"Yakınlarda insan yok." dedi Safir. "Olsa bile sabaha sağ çıkamaz zaten."

"Ama yine de aramak zorundayız. Karanlık varlıklar insan olduğunu öğrenirlerse sorunlar çıkabilir." dedi cesaretli olan. "Ayrıca bu bize verilen bir görev. Yönetimden olsa da içeriye bakmak zorundayız."

Safir bir süre ne yapacağını bilemedi. Ama bu kararsızlık birkaç saniye sürdü. Vampirler içeri geçerken yüzüğü kullanma zamanımın geldiğini biliyordum.

Lanet olsun. Bende ait olduğu kişide olduğu kadar sorunsuz çalışacak mıydı?

Üç defa dokundum. Cılız bir ışık çıkardı. Başka yapılacak bir şey yoktu. Basit bir. çalışma şekli vardı.

Vampirlerin dönüşmedikleri sürece insandan farkı yoktu. Odanın ortasında dikilmek istemedim ve koltuğun arkasına geçtim.

"Gördüğünüz gibi kimse yok." dedi Safir. İkisi de şaşırmıştı. Koku duyuları asla yalan söylemezdi. Koltuğun arkasına da baktılar. Neyse ki kimse elini uzatmayı denemedi. Yüzük bende tüm özelliklerini gösteremeyebilirdi ve eğer elini uzatsaydı belki orada biri olduğunu anlardı.

"Koku duyumuz asla yalan söylemez efendim." dedi vampirlerden biri. Safir, "Öyleyse? Ne ima ediyorsun?" dedi.

"Yanlış anlamayın. Ama belki... Yeraltında insanlar olabilir mi?"

"Hayal gücün gayet geniş. Ne yazık ki yakınlarda hiç elinde kürekle tünel kazan insan görmedim." dedi alaycı bir şekilde.

"Evet ha-haklısınız. Biz rahatsız ettik. Ö-özür dileriz." dedi ve selam verip çıktılar.

Bir süre ikimiz de ses çıkarmadık. Henüz uzaklaşmadıkları için bizi duyabilirlerdi. Yüzüğün enerjisinin bitmemesi için kullanmayı durdurdum. Ardından koltuğun arkasından çıktım.

"Artık gitmen gerekiyor. Güneş doğmak üzere. Sınıra kırk dakikada ancak yürürüz."

Başımla onayladım. Yüzüğün enerjisinin tamamını kullanmamıştım. Sınırdan geçene kadar idare ederdi. Gözcülerin değişme saatine denk gelirsek şansımızaydı.

İkimiz de oyalanmadan dışarı çıktık. "Umarım başka karanlık varlıkla karşılaşmayız. Yüzüğün enerjisi çok azaldı." dedim.

"Karşılaşırsak kendini nasıl savunacağını biliyor musun? Daha akademiye yeni başlamış olmalısın gerçi."

"Dövüşmekte iyiyimdir. Merak etme."

"Peki beni satrançta yenmen?"

"Kendini fazla önemsiyorsun. Kibirli olanları sevmem. Ayrıca satrançta da iyiyimdir."

"Evet. Gerçekten iyisin. O hamleyi görmeni beklememiştim."

"Kimseyi hafife alma." dedim. "En çok hafife aldıkların sırtından bıçaklar seni."

"Çok ilginç birisin. İlk gördüğümde daha saf duruyordun. Şimdi ise bambaşka biri gibisin."

İlk başta senin hükümdar olduğunu bilmiyordum Safir Yeniay. Hayatım yalanlar üzerine kurulu ve iki Almira da düzenbaz.

"Başta insan olduğum için beni hafife aldın bence." dedim. Adımlarımı hızlandırdım.

Yaklaşık olarak beş dakika sonra bileğimden tutup beni durdurdu. Başta şaşırıp elini ittirecek olsam da dinliyor gibi bir hali vardı. O yüzden sessizce durdum.

"Koşmamız gerek." dedi ve kolumdan çekmeye başladı. Hiç ses duymamıştım ama etrafta karanlık bir varlık olduğu kesindi.

"Kolumdan çekmeyi bırakırsan daha rahat koşabilirim."

"Özür dilerim." dedi ve bileğimi bıraktı. Hızlı koşuyordu. Ben de hızımı artırıp ona yetiştim.

"Orada ne vardı? Hiç ses duymadım."

"Bölge ruhu. Ne kadar tehlikeli olduklarını biliyor musun?"

"Evet, elbette biliyorum. Ama bölgeden uzaklaştığımız için peşimizden gelemez."

"O bölge ruhu gelişmiş bir ruhtur. Hem sahiplendiği bölge çok geniştir hem de peşinden diğer ruhları gönderebilir. Yüzyıllardır burada insan olmadığı için durum daha da kötüleşecektir."

"Anladım." dedim sadece.

"Umarım dersini almışsındır ve bir daha Marenay'a gelmezsin." dedi.

Belki, olmayabilir de...

"Kesinlikle gelmeyeceğim."

"Sınıra yaklaştık. Yüzüğün yeterince enerjisi var mı?"

Yüzüğe baktım. Işığı çok cılızdı.

"Çok az."

"O zaman gözlemci değişimini bekleyeceğiz." dedi. Çalılardan birinin arkasına geçip beklemeye başladık.

"Hayatımda yaşadığım en garip olaylardan biriydi. Hatta en garibiydi."

Güldü. "Gerçekten. Normal bir günün akşamında seninle karşılaşacağımı tahmin edemezdim." durdu. Gözlerini yüzüğüme dikti. "Şu yüzük. Onu çok kişiye gösterme. Dediğim gibi güçlü bir şey gibi duruyor ve aile yadigârıymış."

"Evet, öyle yapacağım. Sanırım gözlemci değişim saati. Gitmem gerek." ayağa kalktım ve dizlerimi kırıp hafifçe selam vererek "Sizinle tanışmak güzeldi majesteleri."

"Sizinle de tanışmak güzeldi satrançta beni yenen garip hanımefendi."

"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum." dedim. Daha sonra yüzüğü çalıştırıp sınırdan geçtim.

Bu son görüşmemiz değildi Safir Yeniay. İlerde emin ol çok daha fazla karşılaşacağız.

🕯️

Evett. Öncelikle bu bölüm biraz acemi geldiyse üzgünüm. Bir seneyi aşkın süre önce yazmıştım. Birinci ve ikinci bölüm arasında bir yıllık fark olmalı yaklaşık yani. İlerde hikayeyi düzenleyip geliştireceğim. Desteklerinizi esirgemezseniz çok mutlu olurum. 💕

Bölüm sonu

1 yorum