''Burası benim kulübem.''
Kulübenin kapısından içeri baktım. İçeride orta kısımda bir karyola vardı. Üstünde battaniyeler yığılıydı. Karyolanın yanında masa ve sandalyesi vardı. Diğer tarafa bakınca ise küçük bir dolap gördüm. İçeri girmeden Newt'e baktım.
''Burası nasıl bir yer? Gerçekten burada sıkışıp kaldık mı?''
''Lütfen şimdi soru sorma. Buna sabah devam edelim.''
Gerçekten yorgun görünüyordu. Kafamı salladım. Bende bir gecelik mola verebilirdim. İçeri girdim. Newt'in arkamdan gelmediğini fark edince ona döndüm.
''Sen nerede uyuyacaksın?''
''Diğerleriyle birlikte hamakta uyurum. Sen geç.''
Sessiz kaldım. Ona güveniyordum. Ama aynı odada kalmayı teklif edecek kadar değil.
''Kapının kilidi yok. Ama masayı kapının arkasına çekebilirsin.''
''Yapacağım ama birisi içeri girmeye çalışırsa ona vurabilir miyim? Yoksa zarar vermeme kuralı yüzünden kaçmalı mıyım?''
''Biri girerse onu öldürebilirsin bile.''
''Bana fikir verme. Sonra ceza alırım.''
''Merak etme . Öyle bir durumda kimse seni cezalandırmaz.''
Başımı salladım. Sanırım burada yaşamak o kadar zor olmayacaktı. Sonuçta Alby ve Newt saygılı erkeklerdi. Ve diğerlerini onlar yönetiyordu.
''İyi geceler çaylak.''
Yüzümü buruşturdum. Bu hitabı hiç sevmemiştim.
''Bana çaylak deme lütfen. Bu rahatsız edici üstelik bana adımı hatırlamadığımı hatırlatıyor.''
''Tamam. Sana başka bir hitap bulurum. Ve adını hatırlayacaksın sadece biraz zaman gerek.''
''Umarım çabuk hatırlarım. İsimsiz olmak çok kötü.''
''Merak etme hepimiz gibi sende hatırlayacaksın Spark.''
''Gerçekten mi ?''
''Çaylağı sevmediğine göre bununla idare etmelisin.''
''Hadi ama daha iyisini yapabilirsin.''
Bana omuz silkip dışarı çıktı. Çaylak kötüydü ama Spark da basitti. Newt bana dönmeden el salladı.
''İyi geceler Spark.''
''İyi geceler Sarışın.''
Kapıyı kapattım. Newt'in hafif kıkırtısını duydum.
''Sende sarışınsın.''
Doğru bende sarışındım. Uzun saçlarımla bunu görebiliyordum. Onun haricinde görünüşümü bilmiyordum. Yani yüzüm nasıl görünüyor bilmiyordum. Yarın bu Newt'e sormalıydım. Burada ayna falan vardır umarım. Newt gitmiş olmalıydı artık sesi gelmiyordu. Bir an öylece durdum. Sonra gidip masayı tuttum ve kapının arkasına çektim. Tahta zeminde sürtünme sesi çıktı. Durup kapıya baktım. Artık biraz daha güvendeydim. Ama yine de içimdeki o huzursuzluk tamamen geçmemişti. Yatağa uzandım.
Yatağın yayları ağırlığımla hafifçe gıcırdadı. Tavana bakarken derin bir nefes aldım. Burası hâlâ gerçek değilmiş gibi geliyordu. Devasa duvarlar, garip insanlar, labirent ve hiçbir şeyi hatırlamayan ben.
Parmaklarım istemsizce boynumdaki yüzüklü kolyeye gitti. Soğuk metal tenime değince içimde tuhaf bir his oluştu. Sanki bunu daha önce binlerce kez yapmıştım. Ama neden? Bu yüzük kimindi? Benim miydi? Yoksa hatırlamadığım aileme mi aitti? Battaniyeyi çeneme kadar çektim ve gözlerimi tavana diktim.Yanıma doğru kıvrıldım. Yastık hafifçe çökerken göz kapaklarım ağırlaştı. İçimdeki huzursuzluk tamamen geçmemişti ama yorgunluk daha güçlüydü. Bir süre sonra düşünmeden uykuya daldım.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda kulübenin içi loş sabah ışığıyla dolmuştu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalışarak tavana baktım. Sonra dün olan her şey bir anda zihnime geri üşüştü. Asansör. Çocuklar. Newt. Yavaşça doğruldum, battaniyeyi üzerimden atıp kapıya yöneldim. Masayı kenara çekerken çıkan sürtünme sesi sessiz kulübede yankılandı. Tereddüt ederek kapının kolunu tuttum ve kapıyı araladım.
Kapıyı açtığım anda ilk gördüğüm şey Newt oldu. Kapının hemen yanında, kulübenin duvarına yaslanmıştı. Başını hafif yana düşürmüş, gözleri kapalıydı. Uyuyordu. Bir an öylece kaldım. Demek bütün gece burada bekledi. İçeri kimse girmesin diye. Benim için. Yavaşça ona doğru ilerledim, ses çıkarmamaya çalışarak. Yanına geldiğimde dizlerimin üzerine çöktüm. Bu kadar yakından ilk defa bakıyordum. Yüzü düşündüğümden daha yumuşaktı. Neredeyse bebeksi. Sert görünmeye çalışan ama aslında hiç de öyle olmayan biri gibi. Kaç yaşında olduğunu düşündüm. On yedi yada on sekiz demişti . Ama şu an baktığımda on altı bile olabilir gibiydi.
Yavaşça elimi kaldırdım. Tereddüt ettim bir an. Sonra yanağına dokundum. Sıcaktı.
"Newt. Uyanmalısın."
Ama uyanmadı. Aksine yanağını elimin içine doğru biraz daha bastırdı. Ne yapacağımı bir an bilemedim.
"Newt sabah oldu.''
Yine tepki yok. Kaşlarımı hafifçe çattım. Onu sarsmam gerekiyordu. Böyle uyanmayacaktı. Ama ben hareket etmeden arkamdan bir kol uzandı. Newt'in omzunu kavradı ve sertçe sarstı. İrkilerek başımı çevirdim. Minho. Ne zamandır oradaydı?! Onu fark etmemiştim bile. Newt sarsılınca sonunda gözlerini araladı. Sersemlemiş gibiydi. Önce Minho'ya baktı sonra bana. Ve o an fark ettim. Ne kadar tuhaf bir pozisyonda olduğumuzu. Elim hâlâ yanağındaydı. Yüzüm ona fazlasıyla yakındı. Minho ise tam arkamda duruyordu. O kadar yakındı ki sırtım neredeyse göğsüne değiyordu. Elimi hızla geri çektim.
"Ben sadece uyandırıyordum.''
Minho ise kısa bir nefes verdi.
"Evet, onu anladık.''
Ama ses tonunda tam olarak ne olduğunu çözemedim. Minho birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra bana bakmadan konuştu.
"İnsanlara böyle yaklaşmayı seviyorsun galiba."
Kaşlarımı çattım.
"Ne?"
"Beni omzuna alman ve şimdi Newt'e yaklaşman."
Bir anda yüzüm gerildi.
"Cidden buna mı takıldın?"
Minho bu sefer doğrudan bana baktı.
"Beni herkesin içinde taşıdın."
"Baygındın!"
"Ve bütün Glade bunu gördü."
"Çünkü seni ormanda bırakamazdım!"
Sesim yükselmişti artık. Newt yavaşça doğruldu.
"Tamam, çocuklar."
"Hayır, gerçekten anlamıyor."
Kollarımı göğsümde bağladım.
"Neyi anlamıyorum?"
"Ben koşucuyum."
"Evet?"
"Kimse koşucuları omzunda taşımaz."
Gözlerimi devirdim.
"Ah, yani mesele yaralanman değil. Egon."
Minho'nun çenesi gerildi.
"Bu komik değil."
"Biraz komik."
"Hayır."
"Minho, seni bırakıp gitmemi mi isterdin?"
"Beni sürükleyebilirdin!"
Bir an ona boş boş baktım.
"Bu söylediğin daha mı iyi sanıyorsun?"
"En azından—"
"Ne? İnsanlar senin prenses gibi taşındığını görmezdi?"
Newt anında öksürdü. Minho bana inanamazmış gibi baktı.
"Prenses mi dedin?"
"Bunu senin dramatik tavrın için söyledim."
"Ben dramatik değilim!"
"Bu konu hakkında ağlıyorsun!"
"Ben ağlamıyorum!"
"Şu an resmen ağlıyorsun!"
Minho bana doğru bir adım attı. Ben de geri çekilmedim.
"Bak, beni bir daha omzuna almayacaksın."
"Bayılırsan alacağım."
"Almayacaksın."
"Alacağım."
Newt sonunda araya girdi.
"Hey! Bu kadar yeter, hadi gidelim Spark."
Başımı ona çevirdim. Minho burnundan nefes verdi.
"Spark mı? O tam bir Vixen."
Gözlerim kısıldı.
"Bana hakaret etme."
"Bu hakaret değil."
"Öyle duyuluyor."
Minho bana bakıp alaycı şekilde başını eğdi.
"Bak, tam bir Vixen'sin."
Dudaklarım gerildi.
"Peki, Mean Ho."
Minho anında Newt'e döndü.
"Bana ne dedi duyuyor musun?"
Newt yüzünü ellerinin arasına aldı.
"İkiniz de haklısınız."
"Hayır!"
''Hayır!''
Minho'yla aynı anda konuştuk. Sonra birbirimize döndük.
"Asıl sen haksızsın."
"Hayır, sensin."
"Sen sorunlusun."
"Sen aşırı alıngansın."
"Sen manyaksın."
"Sen dramatik bir prensessin."
"Şimdi beni tekrar prenses mi yaptın?!"
"Kendin gibi davranıyorsun çünkü!"
Minho gözlerini devirdi.
"İnanılmazsın."
"Teşekkür ederim."
"Bu iltifat değildi."
"Fark ettim."
Burnundan sertçe nefes verdi. Sonra başını iki yana salladı.
"Seninle uğraşamayacağım."
Ve gerçekten arkasını dönüp gitmeye başladı.
Ama geçerken omzuyla bana çarptı.
Sertti.
"Hey!"
Refleksle ben de ona çarptım. Ama sanırım biraz fazla sert çarpmıştım. Çünkü Minho hazırlıksız yakalandı ve dengesini kaybedip yere düştü. Düşerken kendisiyle beraber beni de yere çekmişti.
Toz havaya kalktı.
"Bırak beni!"
"Sen beni yere düşürdün!"
"Sen önce bana çarptın!"
Minho üste çıkmaya çalıştı. Ben hemen onu ittim. Ama yine de üste çıktı.
"Çekil üstümden!"
"İtmeyi bırak o zaman!"
Tekrar döndük. Bu sefer ben üstte kaldım. Minho bana inanamazmış gibi baktı.
"Cidden benimle güreşiyor musun şu an?"
"Hayır, yerde romantik bir sohbet ediyoruz!"
Sonra Minho tekrar dönüp beni yana itti. Bir anda yeniden yuvarlanmaya başladık. Bir o üste çıkıyordu. Bir ben. Toz her yere bulaşıyordu. Kıyafetlerime. Ellerime. Saçlarıma. Özellikle saçlarıma. Bir noktada bileğim yere sürtündü.
"Ah!"
Canım yandı ama durmadım. Tam tekrar Minho'yu itecekken etraftaki sesleri fark ettim. Çocuklar bağırıyordu. Bazıları gülüyordu. Bazıları tezahürat yapıyordu!
"Minho alır!"
"Hayır Spark kazanır!"
"Newt bir şey yap!"
Başımı kaldırdım. Newt birkaç metre ötede durmuştu. Yüzünde tamamen bitmiş bir ifade vardı.
"İkiniz de DURUN!"
Ama o sırada Minho tekrar beni çevirdiği için istemeden yeniden yuvarlandık.Ve tam o anda bir gölge üzerimize düştü. İkimiz de durduk. Yavaşça başımı kaldırdım. Alby. Alby önce bana baktı. Sonra Minho'ya. Sonra tekrar bize baktı. Biz hâlâ yerdeydik. Minho'nun eli hâlâ kolumdaydı. Benim elim de tişörtündeydi. Toz içindeydik. Nefes nefeseydik. Ve muhtemelen dışarıdan bakınca birbirimizi öldürmeye çalışıyor gibi görünüyorduk. Newt hemen konuştu.
"Ufak bir tartışmaydı."
Alby yavaşça ona döndü.
"Ufak mı?"
Ben o sırada nihayet doğrulmaya çalıştım. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Toz içindeydiler. Bileklerim sıyrılmıştı. Hızla boynuma dokundum. Kolye hala oradaydı. Şükürler olsun. Minho da ayağa kalktı. Kıyafetleri toz içindeydi. Saçları da. Ama saçının şekli hâlâ bozulmamıştı. Bir tel bile yanlış yerde değildi. Ona bakıp sinirle gözlerimi kıstım. Bu nasıl mümkündü?! Ben burada çökmüş gibiydim. O hâlâ dergi kapağından çıkmış gibi duruyordu. Bu aşırı adaletsizdi. Minho bakışımı fark etti.
"Ne?"
"Saçın neden hâlâ düzgün?"
Minho birkaç saniye bana baktı. Sonra inanamazmış gibi güldü.
"Şu an buna mı takıldın?"
"Evet!"
Alby gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sonra bizi işaret etti.
"İkiniz. Çukura."
"Ne?!"
"Alby, ciddi olamazsın."
"Şu an."
Newt hafifçe öksürdü.
"Teknik olarak kimse yumruk atmadı."
Alby ona baktı. Sonra tekrar bize baktı.
"Yerde yuvarlanıyorlardı, Newt."
Newt kısa bir duraksamadan sonra başını salladı.
"...Evet, haklısın."
''Çukura gideceksiniz."
Newt burnunun kemiğini sıktı.
"Ben götürürüm."
''Çukur neresi bizi çamura falan mı atacaksınız? Yeterince berbat haldeyiz. Birde.''
Minho beni dürttü. Büyük ihtimalle susmam için. Newt elini belime koydu.
''Bir çeşit hapishane merak etme iyi olacaksın. Sadece bir gece.''
Newt beni yönlendirerek ilerletirken Minho arkamızdan geliyordu. Newt açıklıktan ilerleyip ilerideki yere kazılı çukurların olduğu yere bizi götürdü. Çukurun üstünde tahtadan parmaklıklar vardı. Derin değildi ama çıkılması da kolay değildi. Aşağıda sadece toprak vardı. Ve muhtemelen bolca utanç.
"Harika."
Minho yanımda duruyordu, hala toz içindeydi. Saçları ise hala düzgündü. Bu sinir bozucuydu.
Newt Minho'ya inmesini işaret etti. Minho çukura indi.Aşağıdan bana baktı.
"Eğer üstüme düşersen seni geri yukarı fırlatırım."
Gözlerimi devirdim.
"Merak etme, prenses reflekslerin seni korur."
"Bana tekrar prenses deme."
"Saçların hâlâ mükemmel çünkü."
Minho cevap vermeden önce Newt beni aşağı itti.
"Ah!"
Dengesiz bir şekilde düştüm.Tam yere çakılacaktım ki Minho refleksle kolumu tuttu. İkimiz de sendeledik. Sonra birlikte yere düştük. Tekrar.
"Cidden mi?"
"Benim suçum değil!"
"Direkt üstüme düştün!"
"Newt itti beni!"
Yukarı baktım. Newt tamamen pişman görünüyordu.
''Özür dilerim.''
Alby iç çekti.
"Kapıyı kapatın."
Bir çocuk çukurun üstündeki kapağı çekti. Işık biraz azaldı. Ve bir anda yalnız kaldık. Sessizlik oldu. Ben toprağı üstümden silkelemeye çalışıyordum. Minho da tişörtündeki tozları temizliyordu. Sonra göz ucuyla bana baktı.
"Saçın korkunç olmuş."
Şokla ona döndüm.
"Benim saçım mı?! Senin saçın neden hâlâ düzgün?!"
Minho omuz silkti.
"Genetik."
"Bu haksızlık."
"Bence komik."
Sinirle yerden küçük bir taş alıp ona attım. Minho taşı havada yakaladı. Sonra bana baktı.
"Gerçekten çocuk gibisin."
"Ve sen yaşlı bir adam gibisin."
"Ben senden bir yaş büyük bile değilim muhtemelen."
"Ruhun yaşlı."
Minho güldü. Çok kısa sürdü ama gördüm.Sonra hemen yüzünü çevirdi. Ama artık emindim. Bu çocuk sinir bozucuydu. Ama tamamen kötü biri değildi.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Spark= Kıvılcım. Vixen= Dişi tilki ayrıca kurnaz ve tehlikeli kadın anlamına da gelir. ( asi ve baştan çıkarıcı anlamları da vardır.) Mean Ho= Kaba , sert , huysuz.