4.Bölüm:
Beklenmeyen sürprizler
"Siz istiyorsunuz ki çöllerin ortasında susuz bıraktığınız insanlar, size gül bahçesi sunsun."
Küçük prens
°•°•°•
Ahsa
Saat sabahın 4'üydü. Hava aydınlanmamış ve şehir uykusundan uyanmamıştı. Yıllar önce gittiğim bu şehirden gece aldığım bir haber ile apar topar geleceğimi hiç düşünmemiştim. Zaten kötü haberler hep böyle olmaz mıydı?
Zamansız ve aceleci.
Tek bir göz yaşı dökmediğim ve ne hissedeceğimi bilmediğim saatler sonunda şoför evimizin önünde durduğunda otomatik kapının açılmasını beklemeye başladık. Görevliler bizi görünce kapıyı açtılar ve araba yavaşça iki katlı büyük evimizin bahçesine doğru girdi.
Evimiz.
Ev...
Ev miydi burası? Neden o zaman eve dönmüş gibi hissetmiyordum. İnsanlar eve döndüklerinde mutlu olur ve rahatlarlardı. Ben neden idama giden mahkum gibi hissediyordum.
Araba durduğunda bir nefes alıp arabanın kapısını açtım. Görevliler valizimi çıkartırken onları arkamda bırakıp eve doğru adımladım. Daha ilk adımda, evin hem ne kadar değiştiğini hemde ne kadar değişmediğini fark ettim.
Evin içinden sesler geliyordu. Sesleri takip ettim. Evimizin salonuna doğru yürüdüğümde konuşma sesleri kulaklarıma doluştu. Saat çok erken olmasına rağmen salon tıklım tıklım doluydu. Gözlerim, yüzlerin arsında gezerken tanıdık bir yüz aramaya çalıştı. Çünkü hiçbirini tanımıyordum. Kim bilir kimlerdi.
Sonunda gözlerim tanıdık bir yüz ile karşılaştı. O kişi Halamdı. Salondaki en orta kısımda herkesin tam arasında oturuyordu. Yüzü hissiz bir şekilde duvara doğru bakıyordu. Halam, bizim ailede ki en sözü geçen kişiydi. Çünkü en büyüğümüz oydu.
Derin bir nefes alıp besmele çektim ve salona doğru adım attım. Tam karşımda oturan halama doğru ilerlerken salonun ortalarına doğru yürüyordum. İnsanlar beni yavaş yavaş fark etmeye başlamışlardı. Kafalar birbirine yaklaşıyor, fısıltılar dolanıyordu.
Hiçbirisi umurumda değildi. Kimseyi takmayıp başım dik birşekilde halama doğru ilerlemeye devam ettim. Halam beni fark ettiğinde yüzünde saniyelik bir şaşkınlık oluşsada kendini toparlayıp o ifadesiz yüzünü geri takındı.
Ama yüzünde saklayamadığı bir ifade vardı. Rahatsızlık. Benden rahatsız olmuştu.
Hiç kardeşini kaybetmiş biri gibi durmuyordu. Hoş, bende babasnı kaybetmiş biri gibi görünmüyordum.
Önünde durduğumda "Başımız sağolsun." Diyip elini öptüm. Başını göstermek amaçlı hafif salladı. Onun dışında hiçbir şey söylemedi.
Üzgün durmayada çalışıyordum. İnsanlar birde üzgün değil mi diye dik dik bakıyorlardı. Yanında daha fazla durmak istemediğim için akrabalarımın olduğu bir yere gidip bulduğum boş bir yere oturdum.
°•°•°•
Yol yorgunluğu, açlık ve uykusuzluk gibi birçok beni tetikleyen şey olsada bir saat oturmayı başardım. Bu süre zarfında cenazedeki en üzgün kişinin de üvey annem olduğunu öğrenmiş oldum. Üzüntüden kendini kaybettiği için sakinleştiriciyle onu uyutmuşlardı. Tam da ondan beklenildiği gibi.
İnsanlarla ilgilenip taziyeleri aldıktan sonra dinlenmek için salondan çıktım. Uzun bir yol ve uykusuzluktan dolayı kimsenin kötü bir şey söylemeyeceğini umarak üst katın merdivenlerini çıkmaya başladım.
Son basamağıda çıktıktan sonra bir süre durup etrafa baktım. Kısa bir an odamın nerede olduğunu bulmakta zorluk yaşasamda en sonunda uzun koridorda ilerleyip çocukluğumun geçtiği odayı buldum.
Kapının kulpunu yavaşça indirip kapıyı açtım. Ve açmamla birlikte büyük bir şaşkınlık yaşadım. Zaman, bu evdeki odaya sanki hiç uğramamıştı. Sanki bu odanın kapısı yıllarca açılmamıştı. Her şey yerli yerindeydi. Hemde hiç olmayacağı kadar.
Odamın pembe duvarlarına baktım, barbi bebeklerimle dolu raflarıma, kitaplığıma ve resimlerimin asılı olduğu duvarlarıma. Hepsini uzun uzun inceledim, hasret giderdim.
İşte burası biraz Ev gibi hissettiriyordu.
Londraya ilk gittiğimde kendimi çok yabancı ve uyumsuz hissetmiştim. Bugün bu eve girdiğimde aynı duyguyu hissetmiştim. Ancak bu odaya girdiğimde hiç beklemediğim bir şekilde aitlik duygusu bir anda etrafımı sarmıştı. Yıllar geriye akmış ben küçülmüştüm.
Gözüm cama iliştiğinde havanın yavaş yavaş aydınlandığını gördüm. Aklıma namaz kılmadığım gelince üstümdeki trençi çıkartıp hemen odamdaki banyoma girdim. Evden acele çıktığım için pijamamı bile değiştirememiştim ama neyse ki önümü kapatabilmiştim.
Abdest alıp üzerimi giydim ve dolabımdan bir seccade alıp kıbleye doğru serdim. Sessizce namazımı kılıp üstümü değiştirdim ve örtüleri yeni değiştirilmiş yatağıma girip yorgunluktan hızlıca uyudum.
°•°•°•
Saat kaçtı bilmiyorum. Kaç saat uyumuştum hiç bilmiyorum. Ama gözlerimi açtığımda güneş ışınları hemen gözlerimi esir almıştı. Gözlerimi derin bir uyku için geri kapatacakken duyduğum sesle başımı sese doğru çevirdim.
Gördüğüm simayla birlikte şaşkınlıkla gözlerim sonuna kadar açıldı. "Kübra?" Dedim. O olduğuna emin olmak için. Hâla uyanamadığım için beynim benimle oyun oynuyor da olabilirdi.
"Benim, Ahsa." Yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. "Kübra, ne zaman geldin?" Derken Kübra, beni durdurmaya çalıştı.
"Dur acele etme, önce düzgünce bir uyan öyle kalk." Yinede onu dinlemeyerek yattığım yerden doğruldum. Gözlerimi açık tutmak çok zordu. Saatlerdir koşturmacadaydım ve çok az uyuyabilmiştim.
"Sen ne zaman geldin? Saat kaç?" Gözlerimi odamda gezdirdiğimde bakabileceğim bir saat göremedim.
"Saat öğlen oldu. Birazdan cenazeyi defnedecekler oyuzden seni uyandırmam için gönderdiler. Yoksa daha fazla uyumanı isterdim." Başımı zorlukla salladım. Yatağımın örtüsünü kaldırıp yavaşça yatağımdan kalktım. Yerdeki valizime eğilip açık kapağından kendime kıyafet seçmeye başladım.
"Hiç üzülüyor musun?" Kübra'nın sözleriyle valizde kıyafet arayan ellerim duraksadı. Yutkunarak boğazımdaki yumruğu geçirmeye çalıştım.
"Bilmiyorum...herşey çok ani oldu. Bunu asla beklemiyordum." Valizime aceleyle tıkıştırdığım siyah elbisemi çıkardım.
"Üzüldüğümü pek sanmıyorum. Hâla ânın şokundayım. Sanki gözümü kapatıcam ve açtığımda Londradaki küçük dairemde uyanacağım. Yaşadıklarım bir kabus gibi ama uyuyup uyanıyorum ve hâla burdayım."
Ne bedenim ne de zihnim bu gerçekliğe hazırdı. Hayatımın son birkaç yılı Londrada okulumun koşturmalarıyla geçmişti. Ve sadece bir gecede apar topar oradan ayrılmıştım. İnsan düzeninin biranda bozulmasına ayak uyduramıyordu.
"Biliyor musun, bende öyle hissediyorum." Aramızda kısa bir sessizlik olduğunda elimdeki kıyafetlerle ayağa kalkıp eşyalarımı masamın üzerine koydum. Üstümü çıkarmaya başladığımda Kübra da boş durmamak için kalkıp yatağımı toplamaya başladı.
"Bu arada gece evi terk edip gitmeni ve arkandan sadece bir kağıt bırkamanı unuttum sanma. Bunun hesabını sonra soracağım sana." Kübra'nın sahte sinirle söylediklerine sadece tebessüm ettim.
"Üzgünüm. Ama tüm gece nöbetteydin uyandırmaya kıyamadım." Üstümü giydiğimde şalımı yapmak için aynanın karşısına geçtim. Kübra da yatağımı toplamayı bitirmişti.
"Neyse ki çok geç olmadan öğrenebildim. Şansıma namaza kalkabildim sonra bıraktığın notu gördüm. Aceleyle annemlere haber verip bilet aldım. Cenazeye katılabilmem bile büyük şans benim için." Kübra'yı dinlerken şalımı iğneliyordum.
Üzerime siyah, bol bir elbise giyip aynı renk şalımı da düzgünce yapmıştım. Soluk ve beyaz tenime sadece güneş kremi sürdüm. Sonra yorgun mavi gözlerimle son kez aynadan kendime bakıp odadan kuzenimle çıktık.
...
Cenaze işleriyle uğraştığımız yorucu gün geçmek bilmiyordu. Ev çok kalabalıktı gelen giden bitmiyordu. Tahminimce bu bir hafta böyle sürecekti. İş insanları, akrabalar, tanıdık tanımadık onlarca yüz vardı. Bunca kalabalığın içinde başım dönüyor kaçıp gitme isteğime zor bela hakim olabiliyordum.
İnsanlar mezarlıktan bir bir ayrılırken yeni kapatılmış mezarlığa doğru baktım. Kübra "Hadi bizde gidelim." Dediğinde ona kısa bir işim olduğunu söyleyip gönderdim.Sonunda tek başıma kaldığımda mezarlığa doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha. Adımlarımın sonuna geldiğimde durdum. Bir damla göz yaşı yanağımda süzüldü.
"Bu, senin için dökeceğim ilk ve tek göz yaşı."
Dahası israf olur.
(3 gün sonra)
Ellerimle oynuyor, telefonumdan saati kontrol ediyor ve gözlerimi bugün tek bir amaç için toplanmış aile üyelerimin üzerinde gezdiriyordum. Cenazenin üzerinden henüz 3 gün geçmesine rağmen ve eve hala daha başsağlığına gelenlerin olmasına rağmen halam "Herkes alacağını bilsin. Yolcuları daha fazla bekletmeyelim." Diyerek babamdan kalan mirası öğrenmek için avukatımızı çağırmıştı.
O yolcu dediği kişi de ben ve üvey annemdi. Yüzümüze bile doğru düzgün bakmıyor bir an önce gitmemizi istediğini gösteriyordu. Miras çok umurumda değildi bana bir şey bırakacağını bile sanmıyordum. Sadece Kübra'nın ricası ile bir gün daha kalmayı kabul etmiştim sonra bir saniye bile kalmayacaktım burada.
"Avukat geliyor." Dayımın sesini duymamla oturduğum yerden duruşumu dikleştirdim. Bugün misafirler olduğu için üst kattaki salona geçmiştik. Nazan halam başta olmak üzere tüm aile üyelerim koltuklara oturmuş bekliyordu.
Kapıdan avukat girdiğinde hızlı hareketlerle onun için ayırdığımız yere, herkesin görebileceği köşeye oturup çantasından bir kağıt çıkardı. "Beklettim için kusura bakmayın." Sonra pür dikkat olan aileme kağıdı okumaya başladı.
"... Sevgili eşim Güneş'e beykozdan iki daire ve şirket hisselerimin %4'ünü... kızım esin'e kendi arabamı ve 18 yaşına girince harcayabileceği içi para dolu bir kart... kardeşim Ufuk'a şirket hisselerimin %20'si... ablam nazan'a...ve en son kızım Ahsa'ya, nişantaşı'ndan iki daire, zeytinburnu'ndan bir yalı ve şirket hisselerimin %10'unu veriyorum." Avukat, kağıdı okumayı bitirirken tüm ailenin gözleri bana dönmüştü. Ben ise hala duyduklarımdan emin değildim.
Doğru mu duydum ben? gözlerim, duyduklarımı teyit etmek için yanımda oturan Kübra'ya döndü. Ve Kübra'nın kocaman açılmış gözlerinden doğru duyduğumu anladım.
Avukat. "Bu arada Akif Bey, Ahsa hanımın miras payını evlendikten sonra almasını istiyor. Ona düğün hediyesi vermek istiyormuş. Bu yüzden Ahsa hanım evlenene kadar miras payını alamayacak."
İlk tepki halamdan geldi "Saçmalık." Dedi sinirle. "Bunu kabul etmiyorum! kardeşim bunu yazdığında kendinde olmasa gerek yoksa onu terk edip giden kızına bu kadar şey bırakmış olmazdı."
Avukat. "Akif Bey mirasını bizzat bana yazdırdı ve aklı oldukça yerindeydi."
Halam geri adım atmadan ve tereddüt etmeden konuşmaya devam etti. "Madem öyle avukat bey, o zaman söyleyin bana kardeşim mirasını yazdırırken neredeydi ve ölmesine kaç gün kalmıştı."
Avukat, halamın sözleriyle kısa bir süre düşünüp "Hastanede, ölmeden birkaç saat önce yazdı. Tabi bu aklı yerinde olmadığı anlamına gelmez ben bizzat şa-"
Halam avukatın sözlerini keserek " Dava açacağım." Dedi. "Hatanede ölmeden birkaç saat önce yazılmış bir kağıt bana hiçbir gerçeği göstermez."
Herkes nefesini tutmuş izliyordu. Halinden memnun olan tek kişi ise Ufuk Dayımdı. Dedemden sonra şirket babama kalmıştı, o da hisselerinin çoğunu dayıma bırakarak onu şirketin en büyük hissedarı yapmıştı. Ve bu da şirket dayıma geçtiği anlamına geliyordu.
...
Nefes almak ve düşünmek için bahçeye çıktım. Kübra da peşimden hızla gelmişti. "Hayatımda 2 defa sarsıcı bir şok yaşadım Ahsa, ilki doğduğumda gözümü dünyaya gözümü ilk açtığım zamandı. İkincisi ise az önce yaşandı. Bu nasıl olabilir? biz bir çöp bile vermeyeceğine eminken adam sana yalı ve hisse verdi. kafayı yiyeceğim."
"Bilmiyorum Kübra. Belki de halam haklıdır. Kafası yerinde değildir." Kübra hızla önüme geçti.
"Saçmalama halan sadece senin o kadar şey almanı istemediği için yaygara çıkartıyor. Hem... ne önemi var ki ister bilerek ister bilmeyerek. Sana koca bir miras bıraktı... gerçi onu da hemen alamıyorsun ya." Kübra önümden çıktığında bahçede yürümeye devam ettik.
"Onun parasında da evinde de gözüm yok. Sadece... o yalıyı istiyorum. Küçükken annemle oraya gitmiştik. Orada güzel anılarımız var. Ama sadece o kadar başka bir şeyini istemiyorum." Kübra tekrardan önüme geçti. "Nasıl başka bir şey istemiyorsun?!" Kocaman ela gözlerini açmış, çatık kaşlarıyla bana bakıyordu."
Omuz silktim. "Duydun işte."
"Sence halan sana o yalıyı bırakır mı?" Tedirgin bakışlarımla Kübra'ya baktım. Gerçekten Ahsa, halam sana neden o yalıyı versin?
"Ya hepsini alacaksın ya da hiçbirini." Gözlerim korkuyla büyüdü. Hayır, o yalıyı almalıyız.
Neden bilmiyorum ama garip bir şekilde o yalıyı istiyordum. Sanki o yalıyı alırsam geçmişe dönebilirmişim gibi, sanki annem geri gelirmiş gibi. Ama biliyordum ki böyle bir şey olmayacaktı. Yine de hiç değilse oraya tekrardan gitmek, annemle sarılarak uyuduğum geceleri hayal etmek istiyordum.
"Halama sadece yalıyı istediğimi söylesem."
"Sana bir kuruş bile vermez."
"O zaman napıcam. Birde düğün hediyesi diyor sanki evlenicem."
"Galiba neden böyle istediğini biliyorum." Kübra düşünceli bir şekilde konuştuğunda merakla ona baktım. "Neden sence?"
"Hani sen bir keresinde onlara yanlışlıkla konuştuğum biri var demiştin ya."
Bir anda durdum. Tabi ya. Bundan yıllar öncesinde yine babamla tartışıyorduk telefonla o sırada bana 'Böyle yaparsın hiçbir erkek seni sevmez.' gibi bir cümle kurmuştu. O anki sinirle ve babama yanıldığını göstermek için bir yalan söylemiştim. Ama o yalan herkesin kulağına gitmiş daha büyük bir soruna dönüşmüştü. Bende yıllarca o yalanı devam ettirmek zorunda kalmıştım. Ama bunun büyüyüp koca bir soruna neden olabileceğini asla tahmin etmemiştim.
"Ah Salak." Elimle alnıma vurdum. Ne olurdu ki çeneni kapalı tutsaydın.
"Söylemek pek hoşuma gitmiyor ama galiba başka bir seçeneğin yok. Yani hukuk pek bilmesem de dava açarak değiştirilebilir mi biliyorum tabi halam bizden önce davranmazsa. Yani evlenmen bana daha mantıklı geliyor."
Hiddetle Kübra'ya döndüm. "Ah gerçekten mi? benimde yaza düğünüm vardı zaten erkene ekeyim bari. Şaşırdın herhalde Kübra ne evlenmesi. Miras için evlenecek halim yok ya." Kübra kollarını göğsünde bağladı ve gözü bahçede gezindi. "Yani başka bir yolda aklıma gelmiyor ki."
"Halan yakında açar davayı."
"İçimi hiç rahatlatmıyorsun Kübra."
"Gerçekleri söylüyorum. Ne yapacaksan da acele etsen iyi olur."
"Bilmiyorum." Ne yapacağımı gerçekten hiç bilmiyorum.
"Belki de... gizli sevgilini ortaya çıkarma vaktin gelmiştir."
"Gizli sevgili mi?" Gizli sevgilim mi varmış?
"Evet, hani tüm ailenin bildiği ama kimsenin tanımadığı o gizemli bey."
Göz devirdim. "Peki öyle biri gerçekten var mı?"
"Değil. Ama kimi getirirsen o olduğunu sanarlar... bak, aklıma ne geldi. Benim bir kuzenim var uzak bir akraba onunla tanışsanız falan. konuşsa-"
Hızla sözünü kestim. "Onunla evlen demeyeceksin herhalde."
"Tam olarak öyle değil. Kağıt üstünde. Onunla evlenip sonrasında da bir süre İstanbul'da kalırsın. Sonra mirasını alıp Londraya geri dönersin. Ne zaman istersen de boşanırsın. Kimseye haber vermeden de hayatını devam ettirsin. Kısa bir süreliğine İstanbul da kaldığında da onunla aynı evde yaşamak zorunda değilsin ki başka evlerde birbirinizi görmezsiniz bile."
Şalımın üstünden boynumu kaşıdım. Kafam dopdoluydu. Kübra'nın dedikleri hem saçma hem de mantıklıydı. Kağıt üzerinde sahte bir nikah ile mirası kolayca alabilirdim. Bu süre içinde o adamla yaşamak zorunda bile değildim. Sadece bir iki ay dişimi sıkmam gerekiyordu. "Bilmiyorum. Kulağa mantıklı geliyor ama delicede bir şey."
Günün sonunda kafamı ne kadar zorlasam da daha iyi bir fikir bulamadığım için kabul etmek zorunda kaldım ve Kübra dan yarına bir randevu ayarlamasını istedim.
Ve benim hikayemde böyle başlamıştı.

