Günümüz…
Hakan Kandemir
Serkan Barkın’a çok büyük bir darbe yemesine günler kalmıştı. Başarmıştım. Serkan Barkın’ın sağ kolu olmuştum. Aksini hiç bir zaman düşünmemiştim ama zor olmuştu. 3 yıldır Serkan piçinin çocukları tuttuğu yerleri bulmaya çalışıyordum. Elbeyli’ye geldiğimden beri sadece köle olarak kullanılan kızları görmüştüm. Ama neredeyse hepsi bağımlıydı. Bağımlı olmayanlarda korkudan sesini çıkarmıyordu. Onlardan bilgi almaya çalışırsam beni Serkan’a ispiyonlama ihtimalleri vardı. Bunu göze alamazdım.
Onlara yapılan muameleyi gördükçe sakin kalmakta çok zorlanıyordum. Vuruyorlardı, sövüyorlardı ve… tecavüz ediyorlardı. Kaç kere Serkan denen sik kırığını öldürmeye kalkmıştım hatırlamıyordum. Aslında çok fazla fırsat geçmişti elime, hatta bir keresinde 14-15 yaşlarında bir kızı taciz ettiğini gördüğümde delirmiştim. Zehirlemiştim onu, sonra aklıma görevim gelmişti. Serkan ölürse ipleri tutulan o terörist gruplarının eline geçerdi çocuklar. Zehri, bana sıkıntı çıkaran bir herifin -sanırım adı Yusuf’tu- kıyafetlerinin arasına koymuş sonrada panzehiri ve zehir şişesini Yusuf’un kıyafetlerinin arasında bulduğumu söylemiştim. Panzehiride Serkan’a içirmiştim. Yusuf’un infaz edilmesini sağlamıştım hatta Serkan bunu benim yapmamı istemişti. Sözü biter bitmez tetiği çekmemde hoşuna gitmişti pezevengin! Beni kurtarıcı meleği sanıyordu, izzetini siktiğim!
Şimdide ayaklanma başlatan bir köyü zapt etmeye gidiyorduk. Serkan köylülere onları koruyacağını söylemişti ama korumak şöyle dursun bir de üstüne köyün gençlerine zehir satmış, sattırmıştı.
Serkan bizimle gelicek adamları toplamamı istemişti. Serkan ın bir adım arkasında duruyordum. Adamlarda ip gibi dizilmişti. Herkes Serkan puştunun münasebetsiz ağzını açmasını bekliyordu.
Direkt konuya girdi “Önce konuşacağız, laftan anlamazlarsa…” pis pis sırıttı. “Ne yapacağınızı biliyorsunuz.” Onun güldüğünü görünce diğer adamlarda gülmeye başladı pis kahverengi dişleriyle gülüyorlardı ibneler. Türk askerinin çoktan köye vardığını ve köylüyle organize olduğunu bilmiyorlardı. Tabi bende bilmiyordum sadece hissediyordum, nereden bilecektim ben? Sadece his…
…
Bütün köylü köy meydanında toplanmıştı. Yüzlerinden belliydi ne kadar öfkeli oldukları. Kahve renk gömlek ve ceket giyen adam köyün muhtarıydı, oldukça öfkeliydi. İlk sözü muhtar aldı.
“Bizi koruyacağınızı söylemiştiniz, Serkan Ağa hiçbir sözünüzü tutmadınız üstüne gençleri zehirlediniz!” bağırarak, öfkeyle dile getirmişti sözlerini. Muhtarın bağırmasıyla kaşlarını çattı Serkan ama bir şey demedi. Alaycı bir sesle cevap verdi. “Sakin ol muhtar, istemiyorsanız satmayız. Ne bu sinir? Satmayın diye rica ettinizde, ben mi hatırlamıyorum?” Alaycılığı sürüyordu. “Hem fena mı oldu? Sizlerde ben de para kazandık. Bende para var zaten, fazlasına lüzum yok ama sizler çocuklarınızın getirdiği parayı harcarken böyle yapmıyordunuz, noldu şimdi?” ‘Derviş sanıyor birde kendini amına koyduğumun piçi’ tabi bunu içimden söylemiştim ama en müsait zamanda yüzüne de söyleyecektim yoksa içimde kalırdı.
“ O parayı zehir satarak getirdiklerini bilsek tek kuruşuna dokunmazdık!” diye ağlayarak feryat etti bir kadın. “Şerefsiz herif!” dedi bir başka kişi. Buna kesinlikle katılıyordum.
Serkan bir anda ciddileşti. “KESİN SESİNİZİ!” diye kükredi. Yinede köylünün gözünde korku yoktu. Türk askerine güveniyorlardı. Doğru kişilere güveniyorlardı Bu cesaretleri yüzümde gururlu, küçük bir tebessüm peyda ettirdi.
Köylüler Serkan’a ellerine geçeni fırlatmaya başladı. Serkan geriye doğru bir kaç adım attı ve bir elini yüzüne siper ederken diğer eliyle tozlanmış kıyafetini silkelediğini görünce göz devirdim. Sik sik takıntıları vardı. 3 yıldır bu herifin siktir boktan takıntılarıyla uğraşıyordum bir de! Tahammül seviyem sınırdaydı.
Ateş etmedim çünkü ilk ateş eden kafasına ilk mermiyi yerdi. O yüzden yanımdaki herife -ismini unutmuştum açıkçası hiçde sikimde değildi- başımla işaret verdim. Muhtarı hedef almıştı. Omuz attım. Kurşun muhtarın kulağından sıyırdı. Adam sendelerken bir an bana baktı. “HAİ-“ bağırışı havada asılı kaldı. Çünkü Türk askerinden ilk kurşunu yemişti. “Tüh be, tam da hainin kim olduğunu bulmuştun, adını hatırlamadığım Müptezel puşt” diye fısıldadım kendi kendime. Dikkat çekmemek için ateş ettim ama ıskalatıyordum bütün kurşunları. Saklandığım arabanın arkasında etrafı gözetlerken. Serkan’ın vurulduğunu gördüm. Siktir, siktir, siktir. O ölemezdi. Sağ salim devletin eline geçmeliydi. O çocuklara yaşattıklarının bin misliğini yaşamadan ölemezdi. Ölmek için yalvaracağı günler geldiğindede ölmeyecekti, şimdi de ölmeyecekti. Gerekirse kendi kanımı vericektim ama o ölmeyecekti. Burada geçirdiğim 3 yıl heba olmayacaktı. Sevdiğimden ayrı geçirdiğim 3 yıl heba olmayacaktı!
…
Işıl Yeval
Bu gün çok heyecanlıydım, abim ve annem bize akşam yemeğine gelecekti. Her şey çok güzel olsun istiyordum.
Masaya bakınca eksik bir şey göremedim ama yinede Sumru’ya “Bir şey eksik mi?” diye sormadan edemedim.
“Bana bunu 7. soruşun Işıl ve tekrar söylüyorum eksik bir şey yok!”
“ Off, idare et beni ilk kez annem ve abim beraber yemeğe gelecekler.” Tam bir şey diyeceği sırada kapı çaldı. “Geldiler!” diye şakıdım. Sumru bu çocuksu neşeme güldü. Abimde annemde ayrı ayrı evimize gelmişlerdi ama hiç ikisi birden akşam yemeğine gelmemişti. O yüzdendi bu heyecanım.
Kapıyı açtığımda ikiside karşımdaydı. “Hoşgeldiniz” dedim koca bir gülümsemeyle. Sumru’da arkamdan selamladı onları. Annem bana sarıldıktan sonra, sanki öz kızına sarılıyormuş gibi sarıldı Sumru’ya. Abime sarıldım. Başımın tepesini öptü. “Nasılsın, abim?” dedi.
“Çok iyiyim.” diyerek cevap verdim. Sumru ile abim sadece tokalaşmakla yetindi. Sumru abimden hoşlanıyordu ama sanki ondan haz etmiyormuş gibi davranıyordu. Sumru’nun hiç falsosu yoktu normalde olsa anlamazdım ama ben masasında açık bir şekilde duran günlükten bir kaç kelime okumuş olabilirdim…
‘Bir kaç kelimemi? Abinle ilgili olan bölümün tamamını okudun be!’ dedi sağ tarafımdaki melek.
‘Ama sadece abisiyle ilgili kısmı okudu! Ayrıca ne yapsaydı yani? Öpüşmüşler be!’ dedi sol tarafımdaki melek.
Abim olduğu için bana söylemeye çekiniyordu. Ben de onu utandırmamak için bilmemezlikten geliyordum. Abim Sumru’dan hoşlanıyor mu bilmiyordum çünkü kendisi istemediği sürece duygularını anlamak imkansızdı. Çoğu zaman sert çehresinde mimik oynamazdı. Çabuk parlayan ve açık sözlü bir adamdı, ne düşünüyorsa iyi, kötü, çat diye söylerdi. Eğer rahatsız olsaydı Sumru’nun yüzüne bakmaz hatta 5 metreden fazla yaklaşmazdı. Yinede hoşlandığına dair hiç bir belirti göstermediği için emin olamıyordum.
Salona geçtiğimizde annem Sumru’ya “Baban nasıl kuzum?” diye sorunca girdiğim düşünce selinden çıktım. “İyi çok şükür.”
Sumru’nun annesi onu doğururken vefat etmişti. Ramazan amca, Sumru’ya hem anne hem baba olmuştu. Mahalledeki bütün çocukları onu çok severdi. Küçükken bana sürekli şeker verip başımı okşadığını hatırlıyordum.
“Hadi sofraya geçelim.” dedim sabırsızlanarak. Annem “Kızım dur bir sohbet etseydik.” diyince onayladığıma dair mırıldandım. “ Kendisi taşındığımızdan beri ilk kez mutfağa girdide ondan bu halleri.” dedi Sumru bana bakıp sırıtırken. Kafasına yastık fırlatmamda aynı saniyelerde gerçekleşti. Tam on ikiden vurmuştum. Hasar yemeden kurtulan canım arkadaşım bana kaşlarını kaldırmış şimdi yaktım çıranı der gibi bakıyordu.
‘Hassiktir! Bir aralar tekvandoya gitmiyor muydu bu? Bizi dövmez dimi?’ dedi soldaki melek.
‘Hayır tabi ki, biz onun en yakın arkadaşıyız yapmaz bize bunu.’ dedi sağdaki melek.
‘Emin misin? Geçenlerde kuzu dedik diye kıçımıza şamarı yedik ya!’ dedi soldaki melek. Ve bana Sumru’nun tekvandoda ne kadar iyi olduğunu hatırlatmış oldu.
Bana kötü kötü bakmaya devam ettiği için seri adımlarla abimin kolunun altına girdim ve dilimi çıkardım. Abimin yanına yaklaşmazdı o yüzden burada bir şey yapamayacağına inanıyordum. Ta ki kafama o mesafeden yastık yiyene kadar. “Oha ordan buraya nasıl tam kafama atabilirsin ya! Bordo bereli misin kızım sen?!” Annemin kıkırtısını duydum. “Kaç yaşına geldiniz hala aynısınız” dedi gülerek. Abiminde güldüğümü duymuştum. Artık herhangi bir olaya tepki verince şaşırıyordum. Normalde o kadar ifadesizdiki… “ Haydi sofraya geçelim.” dediğimde bu sefer ikiletmediler.
Memnundum çünkü herkes yaptıklarımı çok beğenmişti. Onların yediğine emin olduktan sonra bende tavuğa uzandım. Bir anda şimşek çakmış gibi bir anı düştü hafızama.
“Vallahi yazık bu tavuklara, çok üzülüyorum.” derken bir yandan da hapır hupur tavuğumu yiyordum. İçimi huzurla dolduran o sesini duydum. Yaralı olan eliyle, uzanıp önüme gelen saçlarımı düzeltti. “ Baya üzülüyor gibisin sevdiğim.” dedi alayla.
Yine yüzünü yada vücudundan bir yeri hatırlamamıştım. Yine unutmamak için milyon kere aklıma getirdim anıyı. Nereden çıkmıştı bir anda bu anı? Abime ve annem baktım, ikiside dikkatle bana bakıyor bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı.
Onu bulmaya çalıştığımda hep başarısız olmuştum. Yoktu sanki öyle birisi. O zaman bu aklımdaki, düşlerimdeki adam da kimdi? Nasıl, sen hiç nişanlanmadın derlerdi bana? Onlara söylememiş miydim? Ya da sevmedikleri birimiydi acaba? Nişanlı olduğumu o yüzden mi söylemiyorlardı? Hayır, ailem bana böyle bir şey yapmazdı. Yapmazdı değil mi…
