Geçmiş zaman…
Askeriye koridorlarında hızlı adımlarla yürürken başı dik , adımları seriydi. Çağrıldığı odanın kapısına iki kere vurup içeriden gelecek komutu bekledi Üsteğmen Hakan Kandemir.
“Gel.” dedi Albay Korkut Kandemir
Kapıyı açıp içeri girdi. Koyu kahve tonlarındaki oda boğuk ve basıktı. Karşısındaki masada komutanı babası oturuyordu. Sert çehresindeki ifadesizlik ve bakışları odanın soğukluğunu daha da arttırıyordu sanki.
“Gel Hakan.” dedi Albay Korkut
Denileni yaptı. İçeri girip kapıyı kapatırken asker selamı verdi “Emredin komutanım.”
Albay Korkut odanın ortasında ki tekli koltuğu işaret etti. “Otur.”
Aslında burada olmaktan hiç memnun değildi Hakan. Hastanede nişanlısının yanında olmalıydı. Bir hafta önce nişanlısı bir trafik kazası geçirmişti ama hala yoğun bakımdaydı ve uyanıp uyanamayacağı meçhuldü. Ama albay Korkut önemli olduğunu ve hemen gelmesini emretmişti.Hemen buradaki işini bitirip nişanlısına dönmeliydi, yanında olmadığı her saniye onu kaybediyormuş gibi hissediyordu. Zaten bir haftadır fazla boktan hissediyordu şuan buradayken daha da boktan hissediyordu.
Albay masanın üzerindeki kalın dosyayı Hakan’ a uzattı “yeni görevin.” dedi
Hakan dosyayı almadı. “Ama komutanım- ”
Lafını kesti albay “Bu özel bir görev Hakan.” dedi sert bir sesle. “Bu görevi yetenekli ve zaafları olmayan bir asker yapabilir.”
Zaten nişanlısının durumu böyleyken göreve gitmek istemiyordu. Hemde böyle önemli görevlerde akla gelen ilk isim kendisi değil hem can dostu hem de komutanı Barış Yeval olurdu.
“ Ve aklınıza direkt ben mi geldim?” derken sesi şüphe doluydu.
Albayın cevabı netti “Hayır Barış geldi.”
Verilen cevap da netti “O zaman ben neden buradayım komutanım.”
Bakışları daha da sertleşti albayın “ Dediğim gibi bu görevi kaybedecek hiç bir şeyi olmayan birisi yapabilir.” Barışın bir ailesi var, onu bekleyen insanlar var.” Hakan ağır bir hareketle dosyayı aldı.
“ Senin bekleyenin yok, zaafların yok.” insan öz oğluna böyle senin bekleyenin yok der mi ? Diye düşündü Hakan sonra tekrar düşündü Der, der belki hiçbir baba oğluna bunu demez ama Albay Korkut der.
Aksini idda edemedi Hakan. Sessiz kaldı. Yoktu çünkü, bir tek babası vardı o da komutanıydı. Oğlu şehit olsa daha da gurur duyardı.Vatanı için şehit oldu derdi tek damla yaş düşmezdi gözünden. Onu bekleyen tek kişi nişanlısıydı ama o da yoktu şuan…
Ama yine de kararsızdı sevdiği kadını bırakmak istemiyordu.
Babası bu kararsızlığı gözlerinden gördü. Aslında bakıldığında Hakan’ın ifadesinden bir şey okumak imkansızdı ama albay oğlunu tanıyordu .
Rütbeden çıktı. “Allah’ın izniyle nişanlın kurtulursa sana bir şekilde haber göndericeğim oğlum.” Bu sözleri söylerken komutan tınısından çıkmış daha babacan bir sesle konuşmuş ve kısa bir anlığına elini oğlunu omuzuna koymuştu.
Hakan babasının bu davranışına şaşırmış ama belli etmemişti.
“Ne yapmam isteniyor?” diye sordu .
Korkut bu soruyla beraber az önceki babacan halinden çıkmış Albay Korkut olmuştu .
“Dosyayı aç.”
Denileni yaptı. Ağır ağır dosyayı açtı. En başta `Yetimler Operasyonu’ yazılı olan notu gördü.
Kapağı açtığında bir adam fotoğrafıyla karşılaştı. Orta yaşlarda bi adamdı. Saçlarında ve sakallarında aklar vardı.Takım elbise giymişti.
Bir başka fotoğrafında ailesiyle beraber sanki mutlu bir aileymiş gibi poz vermişlerdi. Ama Hakan anladı o küçük oğlanın babasının kucağındayken ki gülüşünün sahteliğini, gördü kucağındayken nasıl tetikte durduğunu. Arka sayfayı çevirdi.
Albay sert sesiyle söze girdi “ O adam Serkan Barkın biyokimya üzerine bir şirketi var.” Tabi bu halka göstermelik ön yüzü, arka yüzünde bu adam ülkenin en büyük uyuşturucu baronlarından birisi.” Albayın kalın kaşları gözlerini gölgelendirmişti. “Küçük terörist gruplarını maşa olarak kullanıyor ama bunun haricinde öksüz ve yetim çocukları kaçırıp beyinlerini yıkıyorlar veya onları bağımlı Hale getirip istediklerini yaptırtıyorlar kız çocuklarına tecavüz ediyor onları köle olarak kullanıyorlar,erkek çocuklarını asker olarak yetiştiriyorlar zeki olanlara biyokimya üzerinde eğitim veriyor,kendileri gibi terörist yapıyorlar” Hakan, albayın sözleri bittiğinde kafasını tekrar dosyaya eğdi. “ Orada onların ellerinden kaçmayı başarıp bize sığınan bir kız çocuğunun ifadesi var “ Edindiğimiz çoğu önemli bilgi bu kız sayesinde ama maalesef kız bize geldiğinde çoktan bağımlı olmuştu tedavinin işe yaramayacağı kadar kötü durumdaydı.”
Hakan’ın içindeki kararsızlık artık tamamen gitmişti. Böyle bir katıksız orospu çocuğunun yakalanması için elinden gelen her şeyi yapardı. Çocuklar onun bam teliydi çünkü bu boktan dünyada ki tek iyi ve masum olan onlardı .
“ Senin görevin bu çocukların tutuldukları yerlerin koordinatlarını bulmak ve bize ulaştırmak ama bu öyle kolay olmayacak ve bu uzun soluklu bir görev olacak çünkü bu herifin bu kadar güçlü olmasının en önemli nedeni bu çocuklar ve zekası, güvendiği kişilerin sayısı bir elin parmaklarını kadar etmiyor.” Oğlunun gözlerinin en derinine baktı orada yanan ateşi gördü ve sözleriyle bu ateşi daha da harladı.
“Çocukları sakladıkları yerlerin koordinatlarını sadece kendisi ve güvendiği birkaç kişi biliyor.”
Hafifçe oğluna doğru eğildi tam gözlerinin içine baktı. Sonunda o harlanmış cayır cayır yanan ateşi gördü.
“ Sen onun en güvendiği kişi olucaksın onun sağ kolu olacaksın!”
“Detaylarını daha sonra konuşacağız şimdi git tim arkadaşlarınla vedalaş.”
Hakan hızlıca ayağa kalktı asker selamını verdi.
“Emredersiniz komutanım!” dedi. Arkasını dönüp kapı kulpuna uzanmıştı ki albay “ Oğlum.” deyince durdu. Omzunun üstünden arkasına baktı babasına baktı… “ Sağlıcakla kal” dedi.
Hakan şaşırdı bir kaç saniye duraksadı sonra şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak kafasını saygıyla eğdi ve hışımla çıktı odadan.
Günümüz…
Saat sabahın altısıydı. Ve ben kırıkıncı kahvemi içiyordum. Kahretsin ki en kötüsü bu da değildi, en kötüsü nöbetimin bitmesine hala yedi saat olmasıydı. Kırk sekiz saatlik nöbetimde sadece yarım saat uyuyabilmiştim o da sağ olsun benimle çalışan en yakın arkadaşım Sumru sayesindediydi. Sumru yeşil gözlüydü. Kıvırcık koyu kahve saçları vardı. Aynı evde yaşamamıza rağmen asla benim gibi üşengeç birisi değildi. Bu her sabah kalkıp üşenmeden kabarmış kıvırcıklarını şekillendirmesinde belliydi zaten. Marul derdim ona bu yüzden. Allah başımdan eksik etmesindi. Sanki hala annemle yaşıyormuşum gibi hissettiriyordu bana. Yarı uyur bir şekilde ona baktığımı görünce gülümsedi. “ Ne bakıyorsun kızım öyle zombi gibi.” Güzel kızdı vessellam bakılmayacak gibi değildi. Aklımdakini dile getirdim “ Güzel kızsın vessellam” “ Çapkınca göz kırptım. “ Alayım mı instagramını?” Sumru kahkaha atarken elinde ki steteskopu bana doğru salladı “ Senin yüzünden kısmetim kapanacak kızım. Senin bana yürüdüğün kadar hiç bir erkek bana yürümedi.”
“Onların salaklığı hem senden güzelimi var sanki kime yürüyeyim ben.” diyerek cevabı yapıştırdım.
Sahte bir ciddilikle “Git tedavi ol manyak karı.” dedi.
Laf sokmak için ağzımı açmıştım ki Sumru’nun telefonu çaldı.Karşı tarafı dinledi, aceleyle bana döndü. “Işıl acil gitmeliyiz, bir doğum vakası varmış Hande hoca sezeryan ameliyatındaymış.”Cümlesini bitirdiği an sandalyeden fırladım beraber asistan odasını terk ettik ve hızlı adımlarla ilerlemeye başladık. Kapılar açıldığı an Poyraz Bey bana doğru geldi. “Doğum çoktan başladı Hande hocayada haber verdik. Doğumu senin yaptırmanı söyledi.” Yutkundum. Sedyedeki kadına baktım, sancısı çoktan başlamıştı. Hemen kadını yanına gittim. Beni gördüğü an konuşmaya başladı. “Daha çok erken… Daha çok erken doktor hanım.” Acıdan mı ağlıyordu yoksa erken doğum olduğu için bebeğini kaybetme korkusundan mıydı bilmiyordum.
“Sakin ol, bebeğinde sen de iyi olucaksın sakin ol..”
“Bebeğime bir şey olmasın doktor hanım lütfen…” daha çok ağlamaya başladı, acıyla inledi. “Sen sakin olursan bebeğinde sen de iyi olucaksın şimdi adını söyle bana” dedim yumuşak bir sesle bir yandan da hazırlanıyordum.
“S-Semra” dedi titrek bir sesle.
Hazırdım. Eğildim. Bebeğin başı gözüküyordu.
“Tamam, Semra şimdi üçe kadar sayacağım, güçlü bir şekilde ıkınmanı istiyorum tamam mı?” Hızlıca kafasını salladı.
“Bir,iki,üç!”
“Ahh!” diye haykırdığında sırtını kasarak güçlü bir şekilde kendine yüklendi.
“ Çok iyi gidiyorsun Semra hadi daha güçlü ıkın!”
“Olmuyor doktor hanım…” hıçkırarak ağlıyordu.
“Hayır Semra çok iyi gidiyorsun sen çok güçlü bir kadınsın ve çok iyi bir anne olacaksın şimdi derin bir nefes al ve güçlü bir şekilde ıkın!”
Dediğimi yaptı.Derin bir bir nefes aldı ve “Ahhh!” diyerek haykırdı. Bu Semra’nın attığı son çığlıktı. Hemen sonrasında bir sessizlik yaşandı. Semra’nın sesi kesildi ve yerini bir bebeğin ağlama sesi almıştı.
Ellerimde daha dakikalar önce dünyaya gelmiş bir can vardı. İlk kez doğum yaptırmıştım. Gözlerim dolu dolu Sumru’ya baktım o da kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
Gerekli işlemleri yaptıktan sonra bebeği annesine verdim bebeğini kucağına aldığında ağlamaya başladı. “Allah sizden razı olsun doktor hanım siz olmasanız… Çok teşekkür ederim.”
“Ben görevimi yaptım Semra teşekküre gerek yok.” Bana minnetle gülümsedi. “Adını ne koyacaksın?” diye sordum. Önlüğümdeki isimliğe baktı. “Adınız Işıl mı ?” diye sordu. Normalde olsa içimden bu soruya ‘Önlükte Işıl yazdığına göre ismim Cafer!’ derdim ama şuan gereksiz bir duygusallık içindeydim ‘ Sanki sen doğurdun çocuğu Işıl kendine gel!’Kafamın içerisindeki sesleri susturdum. “Evet, Işıl” dedim. “ Bende kızımın adını Işıl koymak istiyorum, tabi izin verirseniz.” Bu sefer ona minnetle bakan bendim. Gözlerim tekrardan dolmuştu. “Onur duyarım.” dedim.
Bugün iki nisan, bugün dünyaya yeni bir can geldi, yeni bir Işıl geldi…


