İçeriğe geç

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 7 · 12 dk okuma

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 7

6.Bölüm: İstifa ve Baskın

Pera-Platonik = Sado

''Açıkla !Bekliyorum!''

Emir ellerini savurarak ileri geri yürüdü. Mert de kollarını kavuşturarak olduğu yerde durdu.

"Emir, sen öyle gözün dönmüş bir şekilde adama koşunca ben ne yapacağımı bilemedim!"

Emir'in gözleri avına kilitlenmiş bir aslan gibi kısıldı.

"Ben daha da delireyim diye adamın formasını mı giydin Hilal?"

"Hayır tabii ki! Ben ona kendi Ziyankar formamı verdim, Ziyankar'lı sanıp saldırmasınlar da çıkıp gitsin diye!"

Emir bir an ne duyduğuna inanamıyormuş gibi duraksadı, ardından sesi tünelde yankılandı.

"Sen o herifi korudun yani? Benden mi sakladın?"

Üzerime gelince ellerimi göğsüne koyup onu ittim.

"Seni koruyordum aptal! Gözünün nasıl döndüğünü gördüm! Onu orada yakalasaydın katil olurdun!"

"Hasan'ın ayağını kırdı o şerefsiz! Gözüm dönmese miydi?"

"Biliyorum! Biliyorum, ben de o yüzden Uzay Bey'e kafa attım zaten!"

Emir bir an donakaldı.

"Ne yaptın?"

Mert şaşkınlıkla araya girdi.

"Kafa attığın adama hâlâ Bey mi diyorsun kızım sen?"

"Aman, ağız alışkanlığı, yanlışlıkla söyledim işte! Hem ben işi bırakacağım zaten."

Emir'in gözleri anında üzerime dikildi.

"Bir şey mi yaptı sana?"

"Kardeşimin ayağını kırdı daha ne yapacak?"

Mert emin olmak ister gibi gözlerimin içine baktı.

"Dokunmadı yani sana? Hiçbir şekilde?"

"Herhalde dokunmadı! Dışarıdan biraz deli gibi gözükse de bir kıza zarar vermez o."

Emir'in kaşları iyice çatıldı.

"Tanıyorsun yani bu herifi sen bayağı?"

"Ne münasebet canım! İş yerinde gördüğüm kadarıyla işte! Ne oyalıyorsunuz beni burada, Hasan'ın yanına gideceğim ben!"

Mert tek bir kelime bile etmeden üzerindeki Ziyankâr formasını tek hamlede başından sıyırıp çıkardı. Altında siyah atletiyle kaldı. Formayı bana doğru uzattı.

"O formayla gitme hiçbir yere."

''Odada değiş çabuk."

''Emir verme bana Emir.''

Mert kafasını yana çevirip güldü. Bende cümlenin saçmalığını sonradan fark ettim. Hemen odaya girip kapıyı kapattım. Üzerimdeki formayı çıkarıp Mert'in formasını üzerime geçirdim. Ardından Rami abinin odasındaki dolapları karıştırıp siyah bir poşet buldum. Uzay'ın o üzerindeki Sultan yazılı formasını katlayıp poşetin içine tıkıştırdım.

Derin bir nefes alıp odadan çıktım. Şimdi tek bir odak noktam vardı. Hasan.

Odadan çıktığım an Emir'in keskin gözleri direkt elimdeki siyah poşete kilitlendi. Elini uzatıp poşeti çekip almaya çalıştı ama ben hırsla geriye doğru çekilip poşeti arkama sakladım.

"Ver şu poşeti bana, ben veririm o ite formasını."

Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım.

"Saçmalama Emir, ben kulübe gittiğimde bırakırım."

Mert şaşkınlıkla araya girdi, kaşları havaya kalktı.

"Bir de kulübe mi gideceksin sen?"

"İstifa etmem gerek ya hani Mert? Gidip işi bırakacağım işte."

Emir elini tekrar bana doğru uzattı.

"Formayı ben veririm, istifa ettiğini de söylerim. Sen bir daha o kulübün kapısından içeri adım atmıyorsun."

Kollarımı göğsümde birleştirip alaycı bir ifadeyle Emir'e baktım.

"Peki beyefendi , bütün bunları Uzay'ı yumruklarken mi tekmelerken mi yaparsın acaba?"

Mert hiç tereddüt etmeden, gayet ciddi bir tavırla atıldı.

"Ben tekmelerim, Emir yumruklar."

"İnanılmazsınız gerçekten! Bakın, ben kendim gideceğim. Formayı da Uzay'a falan değil, direkt Tarık Hoca'ya vereceğim. Oldu mu?"

Emir bir an duraksadı, düşündü. Tarık Hoca lafını duyunca biraz gevşese de gözlerindeki o tehlikeli bakış sönmedi.

"O olur işte. Ama o Uzay denen herifle tek kelime dahi konuşmayacaksın. Göreceğim ben onu zaten."

''Görmek falan yok. Spordu bir kaza oldu. Sportmen ol biraz.''

Emir sinirli bir kahkaha attı.

''Diyene bak , kızım sen adama kafa atmadın mı? Nerede sportmenlik?''

''Ben sporcu muyum Emir? Niye sportmen olayım?''

''Tamam haklısın güzelim. Emir kardeşim sende uzatma. Gidelim Hasan'ı görelim.''

Mert beni omuzlarımdan tutarak ilerletti. Hastaneye doğru yola koyulduk. Yol boyunca Emir'in ve Mert'in gerginliği beni de gerdi. Neyse ki aramızda yazısız bir anlaşma yaptık. Yaşanan o forma değiştirme mevzusunu, Uzay'ın bende kalan formasını Hasan'a da Sado'ya da kesinlikle anlatmayacaklardı. Zaten ikizimin ayağı kırılmışken bir de o hengameyle uğraşamazdık.

Hastanenin acil servisinden içeri adım attığımızda Sado koridorda tek başına ileri geri yürüyordu. Bizi görür görmez adımlarını hızlandırıp doğrudan bana doğru koştu. Neye uğradığımı anlamadan beni kolunun altına alıp sımsıkı sarıldı.

"Aklım çıktı be Hilal! Hasan'ı bana emanet edince onu da yalnız bırakamadım be kızım. Neredeydin sabahtan beri?"

Ona sarılıp sırtını pat patladım.

"İyiyim Sado, valla iyiyim. Bir şeyim yok."

O sırada sedyede yatan Hasan, perdenin arasından kafasını uzattı.

"Bırak lan kardeşimi, yanıma gelsin! Araya kaynadın sen de hemen!"

Gülümseyerek Sado'dan ayrılacakken, Sado aniden durdu. Elini saçlarıma doğru uzattı ve tek bir hamlede saçımdaki o taşlı kırmızı tokayı çekip çıkardı. Saçlarım bir anda omuzlarıma doğru dökülürken şaşkınlıkla Sado'ya baktım. Sado, avucundaki kırmızı tokayı bana doğru uzattı, yüzü ciddiydi.

"Üzerinde kırmızı bir şey olmasın."

Tokayı elim sıkıca kavrayacak şekilde elime bıraktı. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Avucumdaki tokaya bakarken içimden geçirmeden edemedim. Saçımda küçücük bir kırmızı tokaya bile tahammülü olmayan Sado, az önce beni Uzay'ın o kıpkırmızı Boğazın Fırtınası formasıyla görmüş olsaydı. Şüphesiz ayrı bir kavga sebebi olurdu. Normalde bu davranışına kızacak olsam da hatamı bildiğimden susup Hasan'ın yanına ilerledim.

Perde aralığından hala çocuk gibi bana kaşlarını çatan Hasan'ı görünce az önceki o gergin atmosfer bir anda dağılıverdi. Sedyenin yanına ulaştığımda, gözlerim ayağındaki alçıya takıldı. Uzay'ı kurtarmak o an en zararsız karar gibiydi. Ama şimdi Hasan'ın ayağına bakınca yine de hafif bir pişmanlığım vardı. Evet , Uzay'ı kurtarmam gerekiyordu çünkü yapmazsam Uzay oradan sağ çıkamazdı. Ama kardeşimin ayağını kıran kişiye yardım etmekte , off.

"Geldin nihayet, Sado öküzü seni ahtapot gibi sarmalarken ben burada yalnızlıktan sedyeyle dostluk kuruyordum."

Gülerek sedyenin kenarına oturdum. Nazikçe elini tutup sıktım.

"Ağrın var mı? Kırık mı yoksa çatlak mı? Alçı ne kadar kalacakmış? Bu gece burada mısın yoksa?"

Hasan hemen kendini toparlayıp yerinde dikleşmeye çalıştı. Ama ayağının acısıyla yüzünü buruşturdu.

"Ah! İyiyim kızım ben, ne olacak. Alt tarafı bir kırık. Bir aya iyileşir dedi doktor. Beni bırak da sen neredeydin? Emir'in peşinden gitmişsin."

O soruyu sorduğu an avucumun içi terlemeye başladı. Cebimdeki tokanın varlığı bir an ağırlaştı, zihnimde ise hâlâ o kıpkırmızı forma ve Uzay'ın bakışları uçuşuyordu. Eğer Hasan bir anlığına bile Uzay'la olduğumu, o formanın üzerimde durduğunu öğrenseydi, Uzay'ı alçısıyla döverdi.

"Emir , Uzay'ın peşinden gidince bende peşinden gittim.''

" O şerefsizi bir bulayım bende onun ayağını eline vereceğim.''

Mert, elleri ceplerinde rahat bir tavırla duvara yaslanmış halde sırıtarak Hasan'a baktı.

"Merak etme, senin bu ikizin kafa atmış ite. Ayağını değil ama burnunu vermiştir eline."

"Mert!"

Gizlemeye çalıştığım her şey Mert'in tek bir cümlesiyle pimi çekilmiş bir bombaya dönüşmüştü. Mert hiç oralı olmadı, sanki bu kadarını söylemek çok normalmiş gibi umursamazca omuz silkti.

"Ne var kızım ya? Yalan mı? O kadarını söylesek sorun mu yani?"

Hasan'ın ağrısı bir anda buhar olup uçtu sanki. Yüzündeki o şaşkın ifade yerini dehşete bıraktı. Hiç beklemediğim bir seri hareketle uzanıp saçlarımı geriye itti ve alnıma bakmaya başladı. Kızarıklığı ve hafif şişliği görünce gözleri yuvalarından fırlayacaktı.

"Kızarmış. Hilal, sen o şerefsize kafa mı attın? Bıraksaydın da bizimkiler dövseydi kızım! Sen niye araya giriyorsun?!"

Gözlerimi devirip başımı çevirmeye çalıştım ama Hasan bırakmıyordu. Sado da yaklaşıp alnıma baktı. O sırada köşede duran Emir, elleri ceplerinde kışkırtıcı bir imayla araya girdi.

"Bıraksaydın Hilal!"

Hemen Emir'e ters bir bakış attım.

"Emir'e kalsa öldürürdü!"

"Geberseydi! Hak etti psikopat!"

Artık dayanamayıp Hasan'ın kafasına hafifçe bir tokat patlattım. Hasan hemen kafasını geri çekti.

"Salak mısın sen Hasan? Geberseydi Emir katil olurdu! Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Bir daha böyle konuşursan verilen değneklerinle seni döverim.''

''İyi dozunda döveriz. Gebermez. Hem şu diğer iki lavuğu da döveriz.''

Sado'ya göz devirdim. Zaten kavga edecek yer lazımdı ona.

''Bora ve Pamir'in suçu ne şimdi?''

''Var olmak. Ne olacak kızım sana kalp yapmak.''

Hasan oturduğu yerde diklendi.

''Bak geçende aramızda bir şey yok falan dedin ama ne iş?''

''Yok aramızda bir şey, hem sanki sevgilim olsa anlamayacak mısınız? Yedi yirmi dört bir aradayız.''

''Orası öyle. ''

''Konu da burada kapandı. Ben taburcu işlemlerine geçiyorum sonra çıkarız.''

''Beraber gidelim.''

Sado'nun da peşime takılmasıyla işlemler için vezneye yürümeye başladık. Sado habire nefes verip duruyordu.

''Ne söyleyeceksen söyle. Bir derdin var belli.''

''Poşetteki forma o Bora lavuğunun mu?''

Gözlerim sol elimde tuttuğum poşete kaydı. Elimden hiç bırakmamıştım. İçinde Bora'nın değil Uzay'ın forması vardı.

''Benim formamı o herife verip onun formasını mı giydin? Şuan da üzerinde Mert'in forması var.''

Sado'ya şokla baktım. Hep böyle zeki miydi yada hep bu kadar dikkatli miydi?

''Yalan söylüyorsun değil mi? O çocuğa karşı hislerin var.''

''Hayır , yok ama olsa da sizi ilgilendirmez. Kardeşim de olsanız bu kadar karışamazsınız.''

Hızlanıp , önden yürüdüm. Bora'yla aramda hiçbir şey yoktu. Bunu anlamaları neden bu kadar zordu?

''Ben senin için Hasan gibi miyim harbi?''

Adımlarım kesildi. Arkamı dönmedim. Sado'nun kırık ses tonu kalbime battı. Hayır , hayır. Bu şuan oluyor olamazdı. Yapma Sado lütfen yapma. Ellerim titremeye başladı. Adım sesleri yaklaşsa da kıpırdayamadım. Sado kolunu omzuma doladı.

''Kızım ben Hasan'dan en az on beş santim uzunum. Nasıl aynı kefeye koyarsın bizi?''

Az önceki ses tonunu duymasam inanırdım. Sesi şuan gerçekten espri yapıyor gibi geliyordu. Ne zaman başladı bilmiyorum ama Sado benden hoşlanıyordu. Sado'nun omzumdaki kolu sanki beni aşağı çekiyordu.

''Yapma.''

''Neyi yapmayayım?''

Yutkundum. Konuşma devam ederse bunca zamanki arkadaşlığımız ellerimizde parçalanacaktı. Benim elimde Hasan ve arkadaşlığımızdan başka hiçbir şeyim yoktu. Bunu kaybedemezdim.

''Ne olduğunu biliyorsun Sado. ''

Sado omzumdaki kolunu çekti. Geri çekilmedi hatta saçımı öptü. Gözlerimi kapattım. Sado'nun iç çekişi beni titretti.

''İçime atarım. Sadece uzaklaşma.''

Sesi çok yorgundu. Sormamalıydım. Ama içim içimi yiyordu.

''Ne zamandır?''

''Kendimi bildim bileli.''

Yeni değildi. Yıllardır olan bir şeydi. Ben fark etmemiştim. Sado tekrar saçımı öptü. Eli saçımda gezdi. Kendimi çekecek gücüm yoktu. Şuan olduğum yerden kıpırdayamıyordum bile.

''Ben taburcu işlemlerini hallederim sen çocukların yanına dön.''

Sado ilerleyip köşeyi döndüğünde ayakta durmak zor geldi. Az önce kıpırdayamazken şimdi kendimi taşıyamıyordum. Sırtımı duvara yaslayarak yere çöktüm. Dizlerimi kendime çektim ve başımı yasladım. Yıllar içinde Sado ile yaşadığım bütün anlar gözümün önünden geçiyordu. Kendini bildi bileli beni seviyordu. Hoşlanma değildi. Gözyaşlarım benden bağımsız akmaya başladı. Sado bunu yıllarca içinde yaşamıştı bense öğrendiğim gibi kendimi düşünmüştüm. Çok aptal ve bencildim.

Kulüp binasındaki o tanıdık koridorlarda son kez yürümek garip bir histi. Muhasebeye uğrayıp son alacağımı parayı zarf içinde aldım ,ardından adımlarımı Tarık Hoca'nın odasına doğru yönelttim. Elimdeki poşeti daha da sıkı kavradım. Sado ile olan o konuşmadan sonra o benden kaçmıştı. Bende mahallede karşılaşmayalım diye koşarak istifa etmeye gelmiştim.

Odanın kapısını vurup içeri girdim. Tarık Hoca beni görünce gülümseyerek ayağa kalktı ama yüz ifademi ve elimdeki siyah poşeti görünce yüzündeki o samimi gülüş yerini derin bir mahcubiyete ve üzüntüye bıraktı.

İstifa kararımı duyunca derin bir iç çekti. Beni vazgeçirmeye çalışmadı, zira durumun ne kadar hassas olduğunu çok iyi biliyordu. İkizim Hasan, bu kulübün oyuncularından biri tarafından yaralanmıştı ve bir süre sahalardan uzak kalacaktı. Böyle bir olayın ardından burada kalmamın imkansızlığını anlayışla karşıladı. Siyah poşetin içindeki Boğazın Fırtınası formasını masasının üzerine bıraktım.

"Hocam, bunu size teslim ediyorum. Bir de , Uzay'da benim Ziyankâr formam kaldı. Bıraktığında sizden teslim alabilirim, değil mi?"

Tarık Hoca kaşlarını hafifçe çatarak gözlerimin içine baktı.

"Formanı mı değiştin sen?"

Hafifçe yutkundum.

"Yapmasaydım Uzay'ı orada linç ederlerdi hocam. Başka çarem yoktu."

Tarık Hoca bir an sessiz kaldı. Yüzünde hem şaşkınlık hem de derin bir saygı belirdi.

"Sen gerçekten çok iyi bir kızsın Hilal. Senin yerinde başkası olsa, ikizinin ayağını kıran adamı oradaki kalabalığın önüne atar, arkasını döner giderdi. Bunu kolay kolay kimse yapmazdı."

Başımı dik tuttum, gülümsedim.

"Bize de bu öğretildi hocam. Bir yolda ilerleyeceksen önün temiz olacak. Kimsenin üzerine basarak, kimsenin canını yakarak yükselmeyeceksin."

Tarık Hoca gülümsedi.

''Bir şeye ihtiyacın olursa her zaman arayabilirsin. Hatta artık hoca değil Tarık abi dersin , hiç çekinme .''

''Teşekkür ederim , hocam.''

''Abi dedim ya Hilal.''

''Tabi, Tarık abi ben gideyim.''

Ayağa kalkıp beni kulübün dışın kadar geçirdi. Tarık hoca yani abi bu iş yerindeki adaletli insanlardandı. Hiç kimseyi asla hor görmezdi. Ve sırf zengin diye birini alttan almazdı. O yüzden de özellikle çalışanlar arasında çok sevilirdi.

Kulüpten çıkıp mahalleye döndüğümde içimdeki o tuhaf ağırlık bir türlü hafiflememişti. Melek'in yanına gittiğim gibi başımı omzuna yasladım. Derin bir iç çektim. Melek saçıma dokunup yüzüme baktı.

"Ne oldu sana?"

Gözlerimi karşıdaki boşluğa diktim.

" Böyle doğru şeyi yapmana rağmen, sanki yanlış bir şey yapıyormuşsun gibi hissettin mi hiç?"

Melek parmaklarıyla saçlarımı yavaşça okşamaya başladı.

"Bu kadar yanlış hissettiren ne Hilal?"

"Ben de onu anlamıyorum ki. İstifa ettim ama sanki."

"Sanki geride bir şey bırakmış gibi mi hissediyorsun?"

Bir an duraksadı.

"Ya da birini?"

Göğsüme bir öküz oturdu sanki. Bakışlarımı kaçırdım.

"Evet , neden böyle hissediyorum Melek?"

"Peki o biri , kalbini hızlandırdı mı?"

Sertçe yutkundum. Zihnimde Uzay'ın o çaresiz bakışları, odadaki o yakınlığımız, bana mahalle güzeli deyişi belirdi. Kalbimi öyle bir hızlandırmıştı ki.

"Evet."

Sonra Sado aklıma geldi. Ses tonu , kendimi bildim bileli deyişi. Kalbim hızlanmamıştı. Kalbim onda hızlansaydı her şey daha kolay olurdu. Birbirimizi kaybetme ihtimalimiz bile olmazdı.

"Ve sen o etkilenmeden korktuğun için istifa ettin, değil mi?"

"Başka ne yapabilirdim ki? Başka şansım var mıydı?"

"Üzerine gidebilirdin. Bu etkilenmenin sadece basit bir anlık his mi, yoksa büyük bir duygu seli mi olacağını görmeliydin."

"Yapamam ki , imkanı yok."

Bir kere Sado vardı. Ona rağmen ben hiçbir şeyin üstüne gidemezdim.

"İşte sorun bu Hilal, sen korkuyorsun."

Hemen savunmaya geçtim, çenemi dikleştirdim.

"Korkmuyorum!"

"Korkuyorsun. Birini seversen ve hayatına alırsan, bizim çocuklar o adamı onaylamazsa onları kaybetmekten korkuyorsun. O yüzden adımı bile atmıyorsun."

Gözlerim bir anda fal taşı gibi açıldı. Göğsümdeki o tıkalı damar bir anda patlamış gibi kaldı öylece. Gerçekten de. Ben farkında bile olmadan tam olarak bu korkuyla hareket etmiştim. Çocukları kaybetme fikri beni o kadar korkutuyordu ki, kalbimin kapısından içeri birini sokmayı aklımdan bile geçiremiyordum. Üstelik şimdi Sado'yu seveceğim kişi kim olursa olsun kaybedeceğimi biliyordum. Melek yüzümdeki o şok ifadesini görünce hafifçe gülümsedi.

"Sen çocuklar seni kısıtladığı için değil, sırf bu yüzden kendi kendini kısıtladığından sevgili yapmıyorsun."

Bir an duraksadım. Zihnimdeki o karmaşayı dağıtmaya çalışarak gözlerimi kırpıştırdım ve işi goygoya vurmaya çalıştım.

"Psikolog mu olsan sen ya? Analizlerin iyi bayağı."

Melek gülerek omzuma okkalı bir tane patlattı.

"Konuyu değiştirme!"

"Yalnız hastaya şiddet yok!"

Melek gözlerini devirip kıkırdadı.

"Psikoloğa gelen hasta değil, danışan oluyor yalnız!"

Melek'le kendi halimizde konuşurken, mahallenin tam ortasında yankılanan keskin bir korna sesiyle irkildik. Ardından sokakta art arda yükselen o bağırış geldi:

''Hilal!''

O sesi nerede duysam tanırdım. Uzay'dı. Bütün huzurumu birkaç saniyede altüst etmeyi başaran tek insandı zaten. Hemen toparlanmaya çalışırken Melek gözlerini kocaman açıp koluma yapıştı.

"Koş bak! Yoksa döverler seninkini!"

"O benimki değil bir kere!"

Ağzımdan çıkan söze tezat, ayaklarım benden bağımsız adımlamaya başlamıştı bile. Sokağın başındaki kalabalığa doğru koştum. Yaklaştıkça bizimkilerin sesleri daha net geliyordu. Sado'nun gür sesi yankılandı mahallede:

"Yok lan Hilal falan! Ben varım!"

"Yok, beğenmedim."

Uzay'ın sesi çok umursamaz ve alaycıydı.

"Sana iyi bir sopa lazım!"

Mert'in sesiyle tekrar yaklaştım , gerçekten sopa atabilirlerdi.

"Yok , bana Hilal lazım."

Duyduğum şeyle birlikte elim refleksle göğsüme gitti. Kalbim sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Hayır dedim kendi kendime, şimdi değil. Lütfen.

Kalbimin o deli gibi atışları biraz olsun sakinleşene kadar olduğum yere çakılı kaldım. İleriye tek bir adım bile atamadım, öylece nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Ama Uzay durmuyordu. Mahalledeki herkese, her şeye meydan okurcasına defalarca adımı bağırmaya devam etti.

''Hilal! Hilal!''

Sado'nun itiraf sahnesini yazsam mı diye çok düşündüm. Sonra madem daha Uzay'ın itirafına var, öne Sado'yu koyayım dedim. Gerçi bu tam bir itirafta sayılmaz. Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.