İçeriğe geç

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 4 · 9 dk okuma

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 4

3.Bölüm: Latte& Madde

Bölüm Şarkısı Gülşen~Be Adam= Sado

Kulüpteki işe gitmemi engellemek için bizimkilerin, özellikle de Hasan'ın her yolu deneyeceğini biliyordum. Sabah hazırladıktan sonra da bunu fark ettim. Hasan ayakkabılarımı saklamıştı ama bununla kalmamış kapıyı da kilitlemişti. Ayakkabılarımı düzenli sakladığından daha önce sakladığı her yere baktım. Ama hiçbirinde yoktu. Hatta evde hiçbir ayakkabı yoktu. Dedeminkiler bile yoktu.

Ama beni durdurmaya yetmezdi. Hasan içerideki odada horul horul, camış gibi uyurken ben çoktan odamın penceresini açmıştım bile. Pencere kenarına tutunup kendimi dikkatlice aşağı bıraktım. Melek'in evine gidip ondan emanet bir ayakkabı isteyecektim, başka çarem yoktu.

Mahallenin o taşlı, tozlu sokaklarına adım attığımda sadece çoraplarımla kalmıştım. Yerdeki kesici taşlara, kırık şişe parçalarına dikkatli dikkatli bakarak, adımlarımı milim milim atıyordum.

Tam yerdeki küçük bir cam parçasından kaçmak için hamle yapıyordum ki, aniden belimde iki güçlü el hissettim. Daha ne olduğunu bile anlayamadan birdenbire yerden havalandım.

Büyük bir panikle çığlık atmamak için kendimi sıktım ve beni havaya kaldıran kişinin omuzlarına can havliyle tutundum. Başımı kaldırdığımda Sado'yla göz göze geldim. Yüzünde hem şaşkın hem de hafiften öfkeli bir ifade vardı.

"Çıplak ayakla ne geziyorsun kızım sen sokakta?"

Hala omuzlarına tutunurken ters ters yüzüne baktım.

"O suç ortağın olan Hasan ayakkabılarımı saklamasaydı, herhalde ayakkabımla gezerdim Sado!"

Sado bir an duraksadı, gözleri çoraplı ayaklarıma kaydı.

"Ayakkabını sakladı. Ve sen yine de o kulübe, işe gidiyorsun yani?"

"Evet, gideceğim."

"Çıplak ayakla mı?"

"Çorabım var ya işte!".

Bunu söylerken havadaki ayaklarımı da sallamıştım. Sado gözlerini kısıp beni süzdü.

"Melek'ten ayakkabı istemeye gidiyordun değil mi?"

Planımı sabote etmesini, gidip Melek'e engel olmasını istemediğim için hemen yalan söyledim.

"Hayır."

Sado tebessümle başını iki yana salladı.

"Ben senin ciğerini bilirim Hilal, yeme beni şimdi. Melek'e gidiyordun işte."

Ona yalan sökmediğini anlayınca bıkkınlıkla iç çektim.

"Aman be, tamam! Oraya gidiyordum, ne olacak?"

Sado beni yavaşça yere bıraktı ama ayaklarımı ayakkabılarının üstüne bastırdı. Belimi de bırakmadı.

"İyi, seni ben götürürüm o zaman."

Kaşlarımı hayretle çattım. Ondan her zamanki gibi gidemezsin, izin vermiyorum tarzı bir mahalle delikanlısı çıkışı bekliyordum.

"Gidemezsin demeyecek misin yani?"

"Ayakkabısız bile olsa gideceksin. Kafaya koymuşsun bir kere. Bu saatten sonra sana nasıl gidemezsin diyeyim Hilal. Hadi, sırtıma alayım seni. Melek 'in kapısına kadar böyle gidemezsin, her yer cam kırığı."

"Yok, böyle iyi. Yürürüm ben."

'' İnat etme işte, atla sırtıma."

Kafamı kesin bir dille iki yana salladım. Sado'nun sırtına asla çıkmazdım, çıkamazdım. Mahallede herkes bilirdi; Sado'nun babası alkol alıp eve geldiğinde o küçük yaşından beri Sado'nun sırtına, omuzlarına çok vurmuştu. Onun sırtı, çocukluğunun en büyük yarasıydı, dertlerinin yükünü taşıyordu zaten. Şimdi bir de ben kendi inadım yüzünden onun sırtına yük olamazdım, o yarayı tetikleyemezdim.

"Yürüyeceğim Sado, Melek'in evi uzak değil zaten.''

Ben Sado'nu ayakkabılarının üzerinden inecekken Sado belimi daha sıkı kavradı. Gelen ayak sesleriyle kafamı sağ tarafa çevirdim. Emir yanımıza yürüyordu.

"Hayırdır?"

Emir'in gözleri önce Sado'nun ayakkabılarının üzerindeki ayaklarıma, sonra da bizim bu garip halimize kaydı.

"Ne oldu?"

Sado, kollarıyla beni hâlâ dengede tutarken Emir'e döndü.

"Hasan ayakkabılarını saklamış sabah. Bu da Melek'ten ayakkabı istemeye gidiyordu, yolda yakaladım."

Emir derin bir nefes alıp bana baktı, yüzünde o bildiğim sen adamı deli edersin ifadesi vardı.

"İnat hâlâ aynı inat yani? Vazgeçmek yok?"

"Evet, yok."

Emir lafı hiç uzatmadı. Arkasını dönüp önümde hafifçe eğildi.

"Gel şuraya, atla hadi."

Sado'nun ayakkabılarının üzerinden dikkatlice sıyrılıp Emir'in sırtına çıktım. Kollarımı boynuna dolayıp kendimi sağlama aldığımda, Sado arkamızdan kaşlarını çattı.

"Benim sırtıma çıkmamıştın ama?"

Emir, beni sırtında hafifçe yukarı doğru sektirip yerleştirirken Sado'ya ters bir bakış attı.

"Oğlum , senin sırtına nasıl çıksın?"

Sado o an donakaldı. Emir'in neyi kastettiğini, babasının sırtında bıraktığı o eski, geçmeyen yaraları hatırlattığını ancak o zaman anladı. Yüzündeki o sitem dolu ifade anında silindi, yerini derin bir mahcubiyete bıraktı. Ben ise Sado'nun o halini görmemek için hemen gözlerimi kaçırdım, başımı Emir'in omzuna doğru eğdim. Emir'in de bunu Sado'ya hatırlatmaktan hoşlanmadığını biliyordum.

Sado boğazını temizledi.

"Aman , seni taşımaktan acımazdı sırtım. "

Cevap vermedim. Sado ne kadar böyle söylese de acırdı biliyordum. Küçükken bana ağlardı. Bende onunla beraber acısına ağlardım. Sado ben cevap vermeyince tekrar konuşmadı. Üçümüz beraber Melek'in evine doğru yürümeye başladık. Daha doğrusu, Emir ve Sado yan yana yürüyor, ben ise Emir'in sırtında sessizce yolu izliyordum. Mahalle sabahın erken saatlerinde sessizdi.

Melek'in kapısının önüne geldiğimizde Emir beni yavaşça merdiven basamağına, temiz bir yere bıraktı. Arkasını dönüp kapıyı çaldı. Birkaç saniye sonra Melek gözlerini ovuşturarak kapıyı açtı. Karşısında Emir'i, Sado'yu ve beni görünce şaşkınlıkla gözleri açıldı.

"Ne oldu sabah sabah? Hayırdır?"

"Hasan ayakkabılarımı saklamış, kulübe gitmemi istemiyor. Bana acil giyecek bir şey lazım Melek."

"Sende yoksa gitmeye de bilir yani, zorlamaya gerek yok."

Melek, Sado'yu hiç duymamış gibi doğrudan bana gülümsedi.

"Var, var, olmaz mı! Gel bakayım içeri. Topuklu mu istersin, spor mu?"

Emir sabır çeker gibi bir ses çıkardı, Melek'e dönüp kaşlarını kaldırdı.

"Yavrum, kız çalışmaya gidecek, ne topuklusu? Ver oradan düzgün bir spor ayakkabı da işimize bakalım."

Melek içeriden beyaz bir spor ayakkabı getirip bana uzattı. Ayakkabıları ayağıma geçirip bağcıklarını sıkıca bağladığımda, nihayet kendimi yeniden güvende hissetmiştim.

Evden çıkacağımız sırada Emir, Melek'in yanında biraz daha kalacağını belirten bir tavırla geri çekildi.

"Hadi siz geçin, ben Melek'le biraz konuşacağım. Sado Hilal'i kulübe kadar götür."

Melek de onun bu kalışından memnun, kapının eşiğinde hafifçe gülümsedi. Bense kaşlarımı çattım. Ben bu işe üç aydır yalnız gidiyordum. Hiç de bir şey olmamıştı.

''Hiç somurtma gülüm. Madem gideceğim diye tutturdun buna katlanacaksın. Bundan sonra birimiz seni bırakırız , birimiz de alırız.''

''İyice çocuk muamelesi yapıyorsunuz Emir.''

''Bu boyla pekte yetişkin sayılmazsın.''

''Sende o boyla pek zeki sayılmazsın.''

Sado ona diklenmemle uzanıp saçlarımı karıştırdı. Bende onu üzerimden atmaya çalıştım. Ama hayvan gibi olduğundan yapamadım. Emir en sonunda araya girip ikimizi ayırdı. Melek de karışan saçlarımı düzeltmeme yardım etti.

''Saçımı mahvettin ya!''

''İyi olmuş o lavukların hiçbirine güzel gözükme işte.''

''Emir ya şu hayvana bir şey söyle.''

''Hilal saçın bozulsa da güzelsin. Sado sende rahat dur gücünü ayarlayamayıp , kızı yaralayacaksın.''

''Biraz itibarın olsun. Ben hiç Hilal'e zarar verir miyim?''

''Vermezsin biliyorum , hadi şimdi beni sevgilimle yalnız bırakın.''

Böylece evden Sado'yla ikimiz çıktık. Sokağın başındaki otobüs durağına doğru sessizce yürümeye başladık. Arada Sado'ya sinirli bakışlar atıyordum. Gerçi tek Sado değil bunlar full paket öküzdü. Bir tek Mert biraz mantıklı olabiliyordu.

''Maçta o gevşekleri desteklemeyeceksin değil mi?''

''Biraz daha beni sinir ederseniz onu yapacağım. Ziyankar tribününde oturup Boğazın Fırtınası diye bağıracağım.''

Sado ellerini sabır dilercesine havaya kaldırdı. Sonra bana dönüp burnuma fiske attı.

''Yap öyle bir şey de , karşı takımın on birini de döveyim.''

''Bak hanzosun işte. Rakip takımı destekledim diye hepsini dövmek nedir?''

''Biz buna maçoluk diyoruz. Hanzoluk değil.''

''Maçoluğunu ilerideki sevgiline taslarsın bana değil.''

''Yok sana taslamak bana yetiyor.''

''Ne?''

Bir dakika bu maçoluğunu bana yapıp kıza yapmayacak mıydı? Tamam kıza yapmaması iyi bir şeydi. Ama bana neden yapıyordu? Sado yaklaşan otobüs durunca beni omuzlarımdan tutarak içeri itti. Kendisi ise dışarı da kaldı. Geri dönüp ona baktığımda el sallayarak uzaklaştı. Emir benimle geleceğini söylemişti. Neden gelmiyordu? Gelmesini istediğimden değil , çocuk muamelesi görmek istemiyordum. Ama normalde Sado inat eder benimle gelirdi. Bir şey mi kaçırıyordum?

Kulübe geldiğimde bile aklım Sado'daydı. Ne demek istemişti? Bir şey ima etmemişti değil mi? Yok yapmazdı. Biz kaç yıllık arkadaştık. Üzerimi değiştirip , iş kıyafetlerimi giymek için personel odalarına yürüdüm. Ama gördüğüm Uzay ile durdum.

Duvara yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde doğrudan bana bakıyordu. Tam personel odasının önündeydi. Beni bekliyordu.

"Hafta sonu maç var. Bizi mi destekleyeceksin, yoksa o Ziyankar'ı mı?"

Karşılaştığımızda ilk sorusunun bu olacağını düşünmemiştim. Ayrıca kardeşim diğer takımdayken cevap belliydi. Derin bir nefes alıp duruşumu dikleştirdim.

"Bu kişisel bir soru Uzay Bey. İşimi etkileyen bir durum değil."

Uzay hafifçe öne doğru eğildi, gözlerini gözlerime dikti.

"Dün akşamdan sonra, kişisel sorular sorabilirim sanıyordum."

"Dün akşamki karşılaşma bir yakınlaşma değildi Uzay Bey."

Dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı.

"Bizim için endişelenirken hiç de öyle görünmüyordu ama."

İşte tam can damarıma basmıştı. Kalbimin ritmi hızlansa da dışarıya gram renk vermedim.

"Endişelendiğim siz değildiniz Uzay Bey."

Aslında dün gece o kalabalık onların etrafını sardığında, içten içe onun için de endişelenmiştim. O kibirli kafasına bir şey gelecek diye ödüm kopmuştu ama bunu ona ölsem asla söylemezdim. Uzay gözlerini kısmış, adeta ruhumu okumak ister gibi bakıyordu.

"Gözlerin hiç öyle demiyordu yalnız."

Ben tam bu lafın altında kalmayıp lafı ağzına tıkmaya hazırlanıyordum ki Bora koridorun başından seslenerek yanımıza geldi.

"Ooo, günaydın. Dün geceyi mi konuşuyordunuz?"

Meraklı gözlerle ikimizin arasında bakış mekikleri dokuyarak. Hafifçe kafamı sallamakla yetindim.

"Seni o mahallede görmeyi hiç beklemiyordum Hilal."

"Ben de sizi beklemiyordum Bora."

Bora elini ensesine atıp güldü. Çekingen görünüyordu.

"Ya bir şey soracağım. Sen o çocukla, o barut fıçısıyla nasıl ikizsin Allah aşkına? "

"Nasıl mı?"

Ben daha cümlenin devamını getiremeden, Uzay arkadan o soğuk ve ukala sesiyle lafa girdi:

"Sen latte, o madde."

Duyduğum benzetmeyle dudaklarım yukarı doğru kıvrılacak gibi oldu, az daha sesli gülecektim. Ama bu harika tespiti yapan kişi Uzay olduğu için kendimi acilen toparladım, ciddiyetimi takındım.

Bora ise Uzay'ın lafına kahkaha attı.

"Aynen! Tam olarak öyle işte."

Onların beni böyle kibar, çıtkırıldım bir çizgide görmeleri damarıma dokunmuştu. Sonuçta Ziyankar'da büyümüştüm.

"Belki ben de maddeyimdir."

Bora'nın gözleri büyüdü.

"Hadi canım, sen mi?"

"Asla bilemezsiniz."

Uzay, aramızdaki bu muhabbeti dikkatle izliyordu. Bakışları sertleşti.

"Kavgaya girdin mi daha önce?"

Ağzımdan refleks olarak yine kişisel soru Uzay Bey cümlesi çıkacaktı ki Bora'nın burada olmasının verdiği rahatlıkla vazgeçtim. Bakışlarımı Uzay'a diktim.

"Evet."

"Kız kavgası mı?"

Bora'nın sorusuna başımı salladım. Kız kavgasına da birkaç defa girmiştim. Tabi Melek'i korumak için ama en çok erkek kavgalarına girmiştim.

"Erkek."

Bir ikiz birde bela çeken üç erkek çocukluk arkadaşım vardı. Bu yüzden özellikle lisede çok erkek kavgasının içinde bulunmuştum. Gerçi bazıları benim yüzümden de çıkmıştı. Bizimkiler lise de daha beter kıskançtı. Ben öyle deyince ikisi birden donakaldı. Uzay'ın gözlerinde takdir olduğuna emin olduğum bir bakış vardı ama çok çabuk kayboldu. Kolunu Bora'nın omzuna attı.

''Hilal şu Ziyankar'ı destekleyecekmiş.''

Bunu söyledikten sonra beni Bora ile bırakıp arkasına bakmadan gitti. Hain adam. Bora'nın bunun peşini bırakmayacağını biliyordu.

''Hilal bunu bana nasıl yaparsın? ''

''Ne oldu ne yapıyor?''

Pamir de gelince gözlerimi devirdim. Hayır ikisi bir araya gelince çok ikna edici oluyorlardı. Bora bunu bildiği için bana göz kırpıp Pamir'e döndü.

''Hilal Ziyankar'ı destekleyecekmiş.''

''Hayır! Hilal yapamazsın.''

Pamir'in Bora'dan bile daha dramatik çıkan tonuna güldüm. Kardeşimin takımı yerine onların takımını destekleyeceğimi düşünmeleri çok komikti.

''Çocuklar karşı takımda kardeşim var. Yani hangi takımda daha yakın olduğum varsa onu destekliyorum. ''

Bora kolunu omzuma attı. Ve beni kendine doğru çekti. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti.

''Peki , bizim takımda bir sevgilin olsa ne olurdu? Yine kardeşini mi desteklerdin?''

Biraz düşündüm. Sevgilim olsa ve kardeşimle rakip olsalar ne yapardım? Sanırım hangisi beni yakın zamanda sinir etmemişse onu desteklerdim.

''Hangisi beni sinirlendirmediyse onu desteklerdim.''

''Kardeşin şu ara seni sinir ediyor değil mi?''

''Evet.''

Konunun gittiği yeri sevmemeye başlamıştım. Bora bana sevgililik teklif etmeye falan çalışmıyordu değil mi? Zaten otobüs durağında Sado beni ikilemde bırakmıştı. Şimdi de Bora aynısını yapıyordu.

Bir bölümün daha sonuna geldik. Hilal için kafa karıştırıcı bir bölüm olsa da bence okuyucular için aydınlatıcıydı. Evet , arkadaşlar mahalle grubunda Hilal'den hoşlanan Sado. Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.



Bölüm sonu

8 yorum