İçeriğe geç

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Kalbin Ofsaytı/ Uzay Sultan

Bölüm 2

1.Bölüm: Dayak Kırmızısı

Çarşamba günleri mesaimin daha geç başlamasını çok severdim. Ama bugün buraya gelirken aksilik üstüne aksilik yaşamıştım. Sabah canım ikizim Hasan ayakkabılarımı saklamıştı. Çalışmamı istemiyordu. O yüzden hep zorluk çıkarıyordu. Ayakkabılarımı buldum ve otobüse zor yetiştim. Tabii şans bu ya otobüsün de tekeri patladı. Hasan'dan şüpheleniyorum ama kanıtım yok. Yine de her şeyi atlatıp işe geldim. Hasan'ın beni pes ettirme rutinine rağmen işimin başındayım.

Erkekler soyunma odasının boş olmasını fırsat bilip temiz, mis kokulu havluları raflara tek tek yerleştirdim. En azından ortalıkta kimse yokken işimi sessiz sedasız halletmek sakinleştiriciydi. İşimi bitirip kucağımda kirli havlu sepetiyle dışarı çıktığımda ise kulübün magazin bültenlerinden düşmeyen, her adımları olay olan o meşhur üçlüsüyle burun buruna geldim: Uzay, Bora ve Pamir.

Üçünün de yüzüne baktığım an donakaldım. Suratları resmen darmadumandı; kızarıklıklar, çizikler içindeydi. Belli ki fena bir kavganın ortasından çıkmışlardı.

''İyi misiniz?''

Sesimdeki endişe tamamen insaniydi, sonuçta buranın personeliydim ve onları ilk defa böyle görüyordum.

Uzay, o her zamanki kibirli ve soğuk gözleriyle bana sadece dik dik bakmakla yetindi. Sanki orada olmam bile onun asabını bozmaya yetiyordu.

"Sen bir de karşı tarafı gör Hilal."

Bora'ya gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak kafamı salladım. Tabii ki inanmamıştım.

"Revire gitseniz iyi olur, morarmasın.''

Sonuçta hafta sonu maç vardı ve kulübün bu hallerini görmesi pek hoş olmazdı.

"Morarsa da seni ilgilendirmez."

Uzay'ın terslemesine kaşlarımı çattım. Sesindeki o iğneleyici ton canımı sıktı.

Pamir hemen araya girip Uzay'ın kolunu tuttu.

"Oğlum, kız iyiliğimize söylüyor, ne tersliyorsun?"

Uzay durur mu? Gözlerini benden ayırmadan konuştu.

"İyiliğimizi düşüneceğine işini yapsın, çalışsın."

İşte o an sabrım taştı. Kucağımdaki havlu sepetini daha sıkı kavrayıp gözlerinin tam içine baktım. Dik duruşumu bozmadım.

"Bir daha düşünmem merak etmeyin, Uzay Bey."

'Uzay Bey' kısmını özellikle üzerine basarak, aramızdaki o profesyonel sınırı yüzüne çarpar gibi söylemiştim.

"Hilal, dur bir dakika."

Bora arkamdan seslendi ama onu duymazdan geldim. Arkama bile bakmadan, koridorda hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Öfkeyle karışık bir kırgınlık göğsüme oturdu. Harika bir sabahtı gerçekten! Altı üstü bir insanlık yapmıştım, ama karşılığında aldığım şey koca bir egoydu. Anlayan olmayınca iyilik yapmak da haramdı bu kulüpte.

Kucağımdaki kirli havluları çamaşırhaneye bırakıp rutin işlerime geri döndüm. Kulübün koridorlarında paspas atarken kafamda hâlâ Uzay'ın o çiğ tavrı dönüp duruyordu. Tam o sırada arkamdan yaklaşan ayak seslerini duydum. Kafamı kaldırdığımda Bora ve Pamir'in suçlu çocuklar gibi yanıma geldiğini gördüm.

"Hilal, bir dakika bakabilir misin?"

Pamir'in mahcup bir sesiyle paspası dikleştirip durdum.

"Buyurun?"

Sesimi olabildiğince nötr tutmaya çalıştım. Bora derin bir nefes alıp doğrudan konuya girdi:

"Az önceki durum için gerçekten özür dileriz. Uzay'ın o hanzoluğu tamamen kendi siniriyle alakalı, seninle hiçbir ilgisi yok. Hafta sonu karşılaşacağımız rakip takımın oyuncuları gizlice kulübe girmişler. Onları yakaladık taktiklerimizi çalmaya gelmişler . Biz de dayanamadık, girdik birbirimize. Sonra da karakola düştük. Nezarethanede falan kaldık yani öyleli. Uzay'ın siniri, maça günler kala böyle bir rezilliğin patlamasından."

Hikayeyi dinleyince içimdeki öfke biraz olsun dindi ama yine de Uzay'ın faturasını bana kesmesini hazmedemiyordum.

"Anladım, geçmiş olsun. Yine de sorun değil, ben de personelim sonuçta, sınırımı bilip mesafemi koruyamadım. Kusura bakmayın Bora Bey."

Bora, 'Bey' lafını duyar duymaz sanki yüzüne bir kova soğuk su yemiş gibi irkildi.

"Ne beyi Allah aşkına Hilal? Bora de işte, ne güzel anlaşıyorduk."

Ona hafifçe tebessüm ettim ama geri adım atmaya niyetim yoktu.

"Yok, böylesi profesyonellik açısından daha iyi."

Paspası tekrar elime alıp yanlarından uzaklaşmak için hamle yaptım.

Ben birkaç adım atmıştım ki Bora'nın arkamdan sinirle, kendi kendine söylendiğini duydum.

"Allah belanı versin Uzay! Üç aylık ilerlememi başa sardın ya, helal olsun sana!"

Sözlerini duymamazlıktan gelerek yürümeye devam ettim ama içten içe hak vermiyor da değildim. Bora bu kulüpte benimle arkadaş olabilmek için gerçekten çok çabalamıştı. O kibirli futbolcu egosundan tamamen sıyrılıp yaklaşmıştı. Ben de o duvarları kolay kolay yıkan biri değildim; tam üç ayın sonunda, daha yeni yeni ona 'Bora' demeye alışmıştım. Pamir de aynı şekilde samimiydi, ona da ismiyle hitap ediyordum.

Ama Uzay... O her zaman 'Uzay Bey'di. Sanki hayatın görünmez bir kuralı vardı. Eğer bir gün ağzımdan kazara sadece "Uzay" kelimesi çıkarsa, kulübün çatısı çökecek, İstanbul'da büyük bir deprem kopacak gibi falan hissediyordum. Aramızdaki o kalın, buzdan duvarı eritmeye ne onun niyeti vardı ne de benim gücüm.

İş çıkışı kulübün lojistik kıyafetlerinden, üzerimdeki o Boğazın Fırtınası Spor Kulübü amblemli tişörtten bir an önce kurtulmak için doğruca eve geçtim. Kafam o kadar doluydu, kulüpte yaşananlar beni o kadar germişti ki, mahalledeki çocukların yanına gitmeden önce üzerimdeki o kurumsal yükü atmak şart olmuştu. Eve girer girmez odama geçip tişörtü hızla üzerimden sıyırdım, yerine mahallede rahatça dolaşabileceğim düz, sıradan bir şeyler geçirdim. Aynada saçlarımı şöyle bir düzeltip kendime geldikten sonra, rahatlamış bir kafayla evden çıkıp bizim mahalleye, Ziyankar'ın sokaklarına doğru adımladım.

Bizim sokağa saptığımda, Emir'lerin dükkanının önünde bir bayram havası olduğunu gördüm. İkizim Hasan ve mahallenin çocukları toplanmış, sanki büyük bir zafer kazanmış gibi coşkuyla eğleniyorlardı. Yüzümde istemsiz bir tebessümle yanlarına doğru ilerledim.

"Ne oluyor ya? Ne bu neşe, neyi kutluyorsunuz?"

Hasan beni görür görmez gözleri parladı. Koşup kollarımdan yakaladı ve beni kendine çekip alnımdan kocaman öptü.

"Hilal, kızım maça çıkıyoruz maça!"

Anlamayarak kaşlarımı çattım.

"E zaten çıkmayacak mıydınız?"

Ama tam o sırada, başını ışığa doğru çevirince yüzündeki o bariz kızarıklıkları, yanağındaki sıyrığı fark ettim. Gülüşüm yüzümde dondu.

"Hasan... Ne oldu senin yüzüne?"

"Bir şey yok ya, küçük bir it dalaşı yaşadık sadece."

Mert'in sesindeki o yapay sakinlikle birlikte gözlerim hızla diğerlerinin üzerinde gezindi. O an jeton düştü. Sadece Hasan değil; Mert'in de Sado'nun ve Emir'in de yüzü gözü kızarıklıklar, ezikler içindeydi.

"Siz delirdiniz mi? Pansuman yaptınız mı bunlara?"

Sado omzumu silkip güldü, beni yatıştırmak ister gibi kollarımdan yakaladı.

"Ne pansumanı be Hilal? Boş ver şimdi yarayı bereyi, gel oyna bizimle, tadını çıkar!"

Tam Sado'ya kızmaya, o yaraların hesabını sormaya hazırlanıyordum ki sokağın girişinde keskin, kulak tırmalayıcı bir araba freni sesi yankılandı.

Gözlerim refleks olarak sesin geldiği yöne kaydı. Lüks, siyah spor bir araba sokağın başında durmuştu. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı çünkü o arabayı çok iyi tanıyordum. Uzay'ın arabasıydı bu.

Kafamdaki taşlar o saniyede tek tek yerine oturdu. Sabah kulüpte Bora'nın anlattığı kavga ettiğimiz rakip takımın oyuncuları dedikleri kişiler... bizim mahallenin çocuklarıydı! Karşılaşacakları o dişli rakip takım, Ziyankar'ın ta kendisiydi. Demek sabahki o darmaduman suratların sebebi karşımda duran bu gerzeklerdi!

"Hayır ya... Gerçekten mi?"

Arabanın kapısı açılırken, Sado'nun yüzündeki o neşeli ifade saniyeler içinde silindi, yerini sert ve tehlikeli bir ciddiyete bıraktı. Beni hiç ikiletmeden tek bir hamleyle kavrayıp arkasına doğru itti. Bizim çocuklar bir anda duvar gibi önüme örülürken, ben arkada çakılı kalmış, az sonra kopacak fırtınayı bekliyordum.

İlk bölüm olduğundan biraz kısa. Bu arada Hilal'in içinden Uzay demesi dışından Uzay Bey demesi tamamen iş ahlakından. Hilal'a kalsa yüzüne söver.

Bölüm sonu

10 yorum