İşe gitmek için yine erken bir saatte kalktım. Bu aralar bir anlaşma eşiğinde olduğumuz için baya yoğunduk ve tek başına gerçekten zorlanıyorum. Bazen de mesaiye kalıyorduk ve işin en iyi yanı şirkette bazen sadece ikimiz kalıyorduk. Gece yine fazla mesainin ardından sabah erken kalkmak zorunda kaldım. Dua ederken biraz detaya girmek gerekiyor. Sürekli yanında olmak istiyorum derken sabaha kadar çalışıp iş dışında tek kelime etmesek de olur demek istememiştim. Trafiğe takılmamak için bir an önce evden ayrıldım. Yoldan simit aldım şirket de yerdik. Kuzey de erken geldiği için kahvaltıya fırsatının olmadığını varsayıyorum. Gerçi bazen vampir gibi olduğunu düşünüyorum ama sanırım düzenli ve disiplinli yaşamım gerektirdiği gibi yaşıyor. Bende arada bir spor yapıyorum ama ay da bir. Spora gittiğim zamanlarda da nefes nesefe kalıyordum, tam devamlı gideceğim zamanda da işe girdim ve artık nefes alacak vaktim yok ve hareket etmemde bir o kadar kısıtlandı inşallah kilo almam. Şirkete vardığım da simitleri tabağa koyup çay doldurdum. Kuzey'in odasına geçtim. Bazen burada uyuyor diye düşünüyorum gerçekten. Çayı önüne koyarken "üç saat sonra önemli bir iş anlaşmamız var yemeğin sırası mı?" Diye sordu ciddiyetle. Gözlerimi devirip "toplantıda açlıktan bayılmamı mı istiyorsunuz?" Diye sordum.
"Biraz daha erken kalkabilirdin tembellik etmek için vaktimiz yok"
"Veya yorgunluktan da bayılabilirim. Farkında mısınız bilmiyorum ama beş gündür sizinle aynı saatte eve gidip sabah erkenden geliyorum. Uykusuzluktan kafanız karışmış olabilir" dediğimde öldürücü bakışlarını yüzüme sabitledi.
"Yorgunluktan asabın bozuldu heralde. Çabucak yiyelim de işe geri dönelim." Dediğinde bir an umutlanıp "bu işi atlatınca iki gün izin kullanabilir miyim?" Dedim. Yamuk bir gülümsemeyle "şu sinir bozucu enerjine ne oldu. İlk ayını doldurmadan pes mi edeceksin." Dedi soru sorar gibi değildi.
"Malesef arada benimde yirmi dört saat uyuyup pilimi doldurmam gerekiyor" dedim simidimi yutunca. "Seni işten de atabilirim. İstediğin kadar dinlenebilirsin" dediğinde bir an duraksadım ama gülümseyip "sonra geri alacak mısınız!" Dediğimde suratıma öylece bakıp sabır dilenir bir hali vardı. Derin bir nefes alıp "peki yarın öğlen gelebilirsin ama daha fazlasını bekleme. Mesailerinin ücretini alacaksın yani boşuna çalışmıyorsun aklın kalmasın" dediğinde "zaten böyle bir derdim olmamıştı. Sizin haksızlık yapan biri olduğunuzu düşünmemiştim." Dedim.
Kaç gündür gece gündüz çalışmamıza değdi. Anlaşmayı imzaladığımızda ikimizde rahat bir nefes aldık. Masama rahatlamayla oturdum. Artık olağan rutine geçebilecektik ve yarın öğlene kadar izinliyim. Kuzey odasından çıkınca ayaklandım bir şey dememe kalmadan "ben çıkıyorum sende şimdiden çıkabilirsin. Trafiğe kalma." Dediğinde yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. "Çok teşekkürler" dedim mutlulukla. Şimdiden rahat yatağımın özlemiyle doldum. Kuzey giderken bilgisayarı kapattım ve çantam ile telefonumu aldığım gibi çıktım binadan. Eve gidince güzel bir duş alıp kendimi yatağa attım. Bir saat bile uyumak iyi gelmişti. Yatağın içinde gerindikten sonra telefonumu alıp biraz sosyal medyada takıldım. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Midemin gurultusu ile puflayarak kalkıp mutfağa gittim. Bir beş dakika da ne pişireyim diye düşünerek geçirdim. Karnım çok aç olduğu için elimi çabuk tuttumaya çalıştım. Bir saat sonra keyifle yemek yiyeceğim sırada Ahmet ile Berna içeri girdi.
"Ooo kaynanamızda seviyor." Dedi Ahmet. Berna da "hadi bize de servis aç ölüyorum açlıktan" dediğinde "hiç kusuraa bakmayın bende açlıktan ölüyorum kendi işinizi kendiniz görün. Zaten yemeği ben yaptım." Dedim. "Hadi elinizi yıkayıp gelin." Diye ekledim. Onların gelmesini bekledim Allahdan fazla beklemek zorunda kalmadım. Yemek yerken bugün neler yaptığımızdan konuşduk. Berna "size bir haberim var ben masayı toplarken Eylülcüm bir kahve yapta içerken anlatırım." Dediğinde "illa bekleteceksin anlatsana" dedim sabırsızlıkla. Böyle yapılınca acayip sinir oluyorum. Bir şey söylenecekse söyleyin gitsin ne bu gizemler falan ya. Bu huyumu bildiği halde illede böyle yapıyor. "Hadi ama lafa dalacağız kahve kaynayacak" dediğinde omuzlarımı silkip üç kahve yaptım. Kahveleri yudumlarken "bugün Emre ile kahve içtik. Baş başa ve sanırım aramızda biraz elektiriklenme oldu." Dediğinde Ahmet ile birbirine bakıp "sen zaten adamdan elektirik almaya meyillisin. Altı aydır Emre de Emre deyip duruyorsun." Dedi Ahmet "öyle sanmış olabilir misin acaba" diye ekledi dalga geçer gibi. "Üf Ahmet ya. Tabiki de öyle anlamadım öyleydi. Sanırsam benim ağzımı arayıp onunla ilgili görüşümü anlamaya çalıştı bence. Bende kendimi ağırdan satıp yeşil ışık yaktım tabi. Ayağıma gelen fırsatı kaçırır mıyım." Dedi neşeyle. Bu coşkusuna biz de ortak olduk. İnşallah umduğu gibi olur. "Eee seninkiyle bir gelişme var mı?" Diye sordu Berna. Puflayıp "yaa tabi. Sanırım beni o manada gördüğü yok. İş dışında pek de konuşmuyoruz." Dedim. Ahmet "üzülme belki tanıdıkça senden hoşlanır. Senin kadar şeker birini nerede bulacak" dedi içtenlikle. "Bu yakın zamanda olur inşallah çünkü adam beni çalıştırmaktan öldürecek. Bazen kahve içmekten midem yanıyordu. Hoş bir şey değil inanın" dedim gülümseyerek. "Ama onun yakınında olmak hoşuna gidiyor" dedi Berna. "Evet. Ne kadar yorulursam yorulayım halimden memnun gibiyim. En azından şimdilik." Dediğimde kıkırdadılar. Ahmet'de "yani sen elmayı seviyorsun diye de elmanında seni sevmesi şart değil yani" dediğinde kıkırdayan ben oldum. "Ne o şiirlere mi merak sardın." Dedim. "Kadınlar seviyor ne yapayım." Dedi gülerek "birde kadınları mennun etmesi zordur derler" diye ekledi. "Bir gün fena halde tongaya düşeceksin göreceğim seni" dedim. Tam cevap verecekti ki telefonu çaldı. Telefonu kapatınca ayaklanıp "ben kaçar. Geç gelirim beklemeyin" dediğinde Beran "beni de taksime atsana" dedi. "Emre ile buluşacağım" dedi ardından. Yine tek başına kaldım iyi mi. Esra'ya mı gitsem diye düşünürken evde kalıp izinimin tadını çıkarmaya karar verdim. Onlar çıkınca bende odama çıkıp yarım bıraktığım kitabıma geri döndüm. Yıllar önce okuduğum bir seri olan Alacakaranlık serisinin erkek karakterin ağzından anlatılan kitabı okuyordum. Ana seriye nazaran bir tık daha sevdim ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar da okumaz yer yer sıkılmama neden oldu. Allahtan bitmesine elli sayfa kaldı. Kitapta sevdiğim cümlelerden biri 'Cehenneme gidecek olsam da bu işi doğru dürüst yapmaya karar verdim.' Oldu ve bunu denemek istiyordum. Acaba karşısına çıkıp ilanı aşk etsem ne olurdu acaba. Bir işaret olsa hiç beklemem. Derin bir nefes alıp kitaba geri döndüm. Gözlerim yoruldu ama az sayfa kaldığı için bitirmeden de bırakmak istemiyorum. Kırk elli sayfa gibi az sayfalar kalırsa üşeniyorum sonra okumaya. Bitirip şömizini taktım. Şükürler olsun. Kalkıp kendime kahve yapmak için mutfağa giderken kitabına kitap odama bıraktım. Burayı da bir ara düzenlemem gerek iyice birbirine girdi. Alt kata indiğimde Berna'nın sesini duydum. Sırıtarak salona geçerken "ne o planın iptal mı oldu?" Diye sordum. Görüş alanıma iki erkek daha görünce gülümsemem yüzümde dondu. Çünkü biri Emre diğeri ise Kuzey'di. Emre'yi anladım da ya Kuzey. Kendimde konuşma gücü bulup "hoşgeldiniz" diye bildim. Kuzey de beni gördüğüne şaşırdığı belli oluyor. Berna ayaklanıp "Kuzey bey Emre'nin kuzeniymiş. Ne büyük bir tesadüf değil mi?" Dedi en sevecen gülümsemesiyle. Gerçekten iyi bir tesadüf. "Eylül de benim ev arkadaşım. Aslında ev onun biz evine çökdük" deyip kıkırdadı. Emre gülerken Kuzey tepki vermedi. Kabalığımı fark edip Emreye yaklaşıp elini sıktım. "Tanıştığımıza memnun oldum." Dedim.
"Bende memnun oldum. Ben seni biraz daha yaşlı bekliyordum." Dedi sırıtarak. "Kuzey seni gece gündüz çalıştırdığı için yıpranmışsındır diye düşündüm" dedi. Komik olmayan esprisine gülümseyip "maaşımı kremlere yatırıyorum." Dedim. Geldiğimden beri ilk defa konuşan canımın içi "esprilerini kendine saklamaya ne dersin" dedi iğneleyerek. Emre gözlerini devirip "her zaman iyi espriler yapamam ama sende her zaman suratsızsın biz her zaman yüzüne vurmuyoruz" dediğinde korumacı bir platonik olarak "hayır canım her zaman suratsız değil." Dediğimde Emre kollarını göğsünde birleştirip sırıtarak bana baktı. Kuzey ise kaşlarını çatmıştı. Berna da eliyle ağzını kapatıyordu. Kırdığım potu fark edip "kahve veya çay isteyen var mı?" Diye sordum. Kuzey "ben çay içerim" dedi rahat bir şekilde. Herkes de çay isteyince mutfağa geçtim. Kalbim yerinden firlayacakmış gibi atıyordu. Üstümü başımı yoklayıp düzgün mü diye kontrol ettim çok şükür ki o kadar pespaye görünmüyorum. Elimle de saçımı daha düzgün hale getirdim. İki dakika sonra Kuzey mutfağa girince elim ayağım birbirine girdi. Sandalyeye otururken "biraz yalnız kalsınlar dedim" dedi. "İyi yapmışsınız" dedim. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmediğimden çayın yanına koymak için atıştırmalık hazırlamaya başladım. Geleceğini bilseydim daha düzgün giyinir ve hazırlık yapardım. "Eylül bir otur Allah aşkına tek başına duvara bakmak isteseydim evde kalırdım." Diye söylendi. Elimdeki işi bırakıp karşısına oturdum. "Afedersiniz. Geleceğinizi bilseydim siz gelmeden hazırlandım." Dedim mahcup mahcup.
"Berna aradı ama telefona bakmamışsın" dediğinde "sessizdeydi duymadım" diye açıkladım.
"İyice dinlenmişsin heralde yüzüne renk gelmiş" dedi.
"Biraz uyuyunca kendime geldim. Erken yollamanız iyi oldu gerçekten."
"Rica ederim hak ettin." Dedi iğneleyerek, ardından "Ne yalan söyleyeyim şimdiye kadar pes eder kaçarsın diye düşünüyordum. İyi iş çıkardın" dediğinde gülümsedim. Bana böyle iltifat etmesi hoşuma gitti. Ama tek sıkıntı beni istediğim gibi görmemesi. Neyse ki ben sabırlı bir insanım da uzun süre bekleyebilirim. Ara sıra boşa kürek çekiyormuş gibi gelmiyor değil ya neyse, umudumu yitirmeyi de düşünmüyorum. Onu tanıdığımdan veri en hoş sohbet halindeydi. En azından bana karşı. Arada bir iki cümlelik kısa sohbetler dışında hariç hep iş konuşuyorduk. Belki de biriyle uzun uzadıya konuşması için onu iyi tanıması ve ya alışması gerekiyordur. Huyunu onun yanında çalışmaya başladıktan sonra çözmeye başlamıştım.
"Başarısız olacağımızı hiç düşünmedim zaten. Neye inanırsan onu başarırsın" dedim içtenlikle.
"Peki ne kadar uğraşırsan uğraş başarılı olamazsan ne yapardın?" Diye sordu.
"Nerede hata yaptığımı bulur tekrar denerdim" dedim kendimden emin bir şekilde.
"Ya yine olmuyorsa. Ya sen kendini de paralasan olmayacaksa uğraşmanın ne lüzumu var. Bazen de bırakmalısın. Başaramayacağın bir şey için çaba harcamak pes etmemek değil hayatını ziyan etmek değil mi?" Dediğinde durup düşündüm. Aslında haklılık payı vardı. Kazanamayacağın bir yarışa devam etmek ahmaklıktan başka nedir ki? Tekrardan boşa kürek çektiğimde dair bir düşünce belirdi zihnimde. Ama henüz yolun başındayım (arkasından yanıp tutuştuğum dört yılı saymazsak) ve ona hislerimi söylemeden sonucu bilemeyeceğim. Sonucu hoşuma gitmezse diye de ödüm kopuyor.
"Peki ya hayatta yaşama sebebi o hedefse. O hedeften umudunu keserse büyük bir boşluğa düşerse?" Dedim yüzüne odaklanarak. Cevabını aşırı merak ediyordum.
"Ya o hedefinden vazgeçmediğinde aslında onun için daha iyi olabilecek bir seçeneği kaçırıyorsa. Belkide hedef saplantı haline gelmiştir. Arasında ki farkları iyi bilmek gerek yoksa gerçekten insan hayatını mahvedebilir. Kulağına küpe olsun" dediğinde alayla gülümseyip "sizce takıntılı biri gibi mi duruyorum?" Dedim. Acaba alttan alttan 'bana aşık olduğunu biliyorum boşa kürek çekiyorsun, şansını zorlamaya gerek yok' demek mi istitiyordu.
Gülümseyip "Aslında daha çok neşeli gibisin arada biraz gıcık ve geveze olabiliyorsun. Bazen seni sürekli gülümsediğin için bile kovabilirim." Dediğinde ciddi mi şaka mı yapıyor bilemedim.
"Şey aslında en iyi asistanınız benim yani beni kovamazsınız. Benim gibi çalışkan, azimli ve sevimli birini bulmanız biraz zor" dedim en sevecen gülümsemem ile. Gözlerini devirip "espri anlayışını unutmuşum." Dedi. Bu sefer gözlerini deviren ben oldum. Cevap veremeden telefonu çaldı.
"Neden. Zorunda mıyım. İyi de niye tek gitmemem gerekiyormuş." Derin bir nefes bırakıp "iyi tamam görüşürüz" deyip kapattı. Sonra gözlerini bana dikip "yarın hayır kurumunun daveti var altı da seni alırım" dediğinde ağzım o şeklini aldı. "Neden benimle gidiyorsunuz başka biriyle gitseniz olmuyor mu?" Dedim hevesli görünmemek için. "Çünkü asistanımsın kiminle gitmem gerekiyor" dedi düz bir ses tonuyla. "Asistanınızım diye her yere sizinle gelmem mi gerekiyor." Dedim. "Her yere benimle gelmiyorsun küçük hanım. Örnek vermemi ister misin?" Dediğinde beynim ne dediğini algılamadan başımı aşağı yukarı salladım. "Tek başına uyuyabiliyorum. Yemeğimi sensiz yiyorum ve beş yaşından beri kendi başıma tuvalete gidebiliyorum" dediğinde kahkaha attım. "Madem espiri yapabiliyorsunuz neden yapmıyorsunuz?" Diye sordum. "Senden fırsat kalıyor mu ki!" Dedi keyifli ses tonuyla. Onu tanıdığımdan beri bu kadar rahat görmemiştim. Bu hali de gerçekten çok çekiciydi. Her halinden nasıl bu kadar hoşlanabilirdim ki? Ona sarılmamak için kendimle savaşıyorum. Sarılıp içime sokmak istiyorum. "Neyse hadi kalk çayları doldurda içeriye gidelim." Diyerek düşüncelerimi böldü.
Sabah saat 9:00 gibi uyandım. İşe geç gitmek çok iyi oldu bir haftanın yorgunluğu anca üzerimden kalktı. Kendime harika bir kahvaltı hazırladım. Telefonum çaldığında kahvaltıya yeni başlamıştım. Kuzey arıyordu. Boğazımı temizleyip açtım. "Umarım uyanıksındır çünkü kapının önündeyim" dediğinde küçük çaplı şok yaşadım. "Sebeb" dedim pat diye. "Sen misafirlerine böylemi davranıyorsun?" Derken şok halinden çıkıp kapıyı açmak için ayaklandım. "Misafirlerim genelde kapıya dayandığında aramazlar" dedim dalga geçerek. Cümlem biterken kapıya varmıştım. Kapıyı açarken de telefonu kapattım. Kapıdan üç dört adım uzakta duruyordu ve elinde dosya vardı. Yüzüm anında düştü "öğlene kadar izinli olduğumu söylemiştiniz" dedim anında. Bana doğru yürürken "şirkete öğlen gelebilirsin dedim evde iş vermeyeceğim demedim" derken tam önümde durdu. Ona öldürücü bakışlar fırlatıyordum. "Sizden nefret ediyorum" dedim sitemle. "Seni kovmama ramak kaldı haberin olsun." Dedi duvar gibi bir suratla. "Şuan evimdesiniz ve düşüncelerimi özgürce söyleyebilirim" dedim.
"Dikkat ettiysen hala kapının önündeyim misafirin sayılmam. Ve misafirlerine böyle mi davranıyorsun. Birde bana kaba diyorsun" dedi. Haklı ama itiraf edecek değilim. Kapının önünden çekilip geçmesi için alan bıraktım. "Size hiç kaba olduğunuzu söylemedim." Dedim kendimden emin bir şekilde. Bana dönüp tek kaşını kaldırdı. Bunu nasıl yapıyor ya. Ben bir türlü beceremiyorum. Kaşımı kaldırmaya çalıştım. Ama beceremedim. Kuzey kaşlarını çatıp "ne oldu yüz felci mi geçiriyorsun?" Diye sordu. Hemen yüzümü düzeltip "şey bende tek kaşımı kaldırmaya çalışıyordum. Beceremiyorum da" dedim. Derin bir nefes bırakırıp sabır dilenir gibi yukarı baktı. Oturma odasına doğru giderken "şey ben kahvaltı yapmadım isterseniz bana katılabilirsiniz." Dedim. "Kaynanam seviyormuş" dedi. Vayy iş dışı cümleler gittikçe artıyor. Ayrıca annemi bilmeme ama ben senin için deli oluyordum. Ona da servis açtım. Yemek yerkende elinde ki dosya da nelerin düzeleceğini anlatıyordu. Kahvaltımızı bitirince masayı toplamaya başladım. Bana yardım etmeye başladığında gerek olmadığını söylesemde dinlemedi. Birlikte çalışma odama çıkıp orada çalışmaya devam ettik. En fazla bir saatimizi aldı. İşimizi bitirince kalkıp kitaplığıma göz gezdirdi. Eline Dorien Grey'in Portresi'ni aldı. Okuyup okumadığımı sordu. "Okudum çok severim" dedim gülümseyerek. Rastgele bir sayfa açıp altını çizdiğim bir konuşmayı okudu
"Bunu gece günlüğüme yazacağım" deyip bekledi gülümseyerek
"Neyi"
"Ateşten yananın ateşe doymadığını" diye devam etti kitaba bakmadan. Okumayı sevdiğini bilmiyordum. "Sizde okudunuz anlaşılan" dediğimde bir alıntısı ile cevap verdi.
"Ben birisinden çok fazla hoşlandım mı onun adını kimseye söylemem. Onun kimliğinden bir parçayı teslim etmek gibi gelir bana." Dedi. Tamam kızım sakin ol daha ne kadar sevebilirsin ki. Aklımda kalan bir alıntıyı geçirdik aklımdam umarım doğru hatırlıyorumdum.
"Bastırmaya çalıştığımız her güdümüz, zihnimizde yuvalanan bir yılan gibi bizi zehirliyor." Dudağı yana kıvrılınca bende gülümsedim. Birinden hoşlanıp hoşlanmadığını sorsam mı? Yoksa bu biraz ileri gitmek mi olur? Arada zaten sınırımı aşıyordum. O yüzden sessiz kaldım. Etrafına tekrar bakıp "oldukça geniş kütüphanen var. Okumayı sevdiğini düşünmemiştim."
"Pek sosyal biri değilim. Üniversite de boş zamanım oluyordu, bende okumayı tercih ediyordum. Kitap okumak insanlarla uğraşmaktan daha kolay geliyordu bana" dedim açıkça.
"Fikrini değiştiren ne oldu da çalışmaya başladın?"
"Dünya insanlarla kaynıyorken kaçmanın bir anlamının olmadığını fark ettim ve bir yerden başlamam gerektiğini düşündüm" dedim.
"Ağzın iyi laf yapıyor seni İnsan Kaynakları ve ya Halkla İlişkiler departmanının başına getireyim" dedi dalga geçer gibi. "Ben işimi seviyorum yine de beni onurlandırdınız" dedim aynı tonlamayla. Yine eski ciddiyetine dönüp "Bu kadar gevezelik yeter. Günün geri kalanında da işe gelme, akşam için hazırlanırsın beni kapıda üç saat bekletme. Kahvaltı içinde sağol ellerine sağlık" dedi. O çıkınca boş saatlerimde ne yapacağımı düşündüm. Çalışmaya alışınca boş kalınca canım sıkılıyordu. Elime rastgele bir kitap alıp okumaya başladım. İki saat kala hazırlanmaya başlasam yetişirdim. Okumaya başlamadan kuaförümü arayıp randevu aldım. Allahtan evlere gidiyor da dışarı çıkmak zorunda kalmayacaktım.