İçeriğe geç

Kalbimin Düşmanı

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Kalbimin Düşmanı

Bölüm 5

Maskeli Balo 🎭

(Yazarın Ağzından)

Aras Soykan, odasındaki devasa panoramik camdan dışarıya, İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken içindeki o tekinsiz huzursuzluğun adını bir türlü koyamıyordu. Masasında duran porselen bardaktaki kahve çoktan buz gibi olmuştu; ancak onun zihnini meşgul eden şey kahve değil, odadan az önce öfkeyle çıkan o hırçın kızın geride bıraktığı koku ve dumanı tüten gururuydu. Derin Yılmaz, onun kurduğu tuzağa düşmüştü düşmesine ama bir köle gibi boyun eğmek yerine, pimini çekip Aras'ın avucuna bıraktığı bir el bombası gibi masasında oturuyordu.

"Uğraşma dedim sana oğlum, bu kız senin o etrafında pervane olan çıtkırıldım plaza kızlarına benzemiyor," diyerek içeri girdi Boran Karahan. Kapıyı arkasından kapatıp, Aras’ın masasının önündeki deri koltuğa rahat bir tavırla yayıldı. "Ayrıca şu lobide karşılaştığım arkadaşı... Eylül Sancar. Hayatımda ilk defa bir kadın bana öyle bir baktı ki, kendimi holdingi basmış bir suçlu gibi hissettim. Kız resmen gözleriyle beni kurşuna dizdi az önce."

Aras, Boran’ın bu keyifli ve o kıza karşı hafifçe parıldayan gözlerine ters, buz gibi bir bakış fırlattı. "Boş konuşma Boran. Eylül holdingde çalışmıyor zaten, Derin için buralardaymış. İşine bak sen."

Boran tek kaşını kaldırdı, dudaklarında o hazırcevap, çapkın gülüş belirdi. "Çalışmıyorsa işimiz daha eğlenceli demektir, en azından patronu ben değilim..." diyerek bıyık altından sırıttı. "Neyse, gelelim asıl konuya. Akşamki büyük lansman için Karahanlar olarak tam kadro o oteldeyiz. Melis şimdiden delirdi, holding koridorlarında 'Aras’ın yeni garson asistanı' diye dedikodu yaymaya çalışıyor. Dikkat et, akşam o kızın üzerine çok gidecek."

Aras’ın gözleri bir an için tehlikeli bir şekilde kısıldı. Elindeki pahalı dolma kalemi parmaklarının arasında sertçe sıktı. "Benim katımdaki, benim sözleşmeli asistanıma bu holdingde kimse dokunamaz Boran. Melis dahil. Eğer o kıza bir bedel ödetilecekse, bunu sadece ben yaparım."

(Derin’in Ağzından)

Aras’ın odasından çıktığımda ellerimin titremesini hala durduramamıştım. Adam resmen hayatımı bir satranç tahtasına çevirmiş, beni de en öndeki piyon yapmıştı. Kendimi sakinleştirmek için holdingin kafeteryasına indim. Eylül, beni tek başıma bırakmamak için orada bekliyordu.

"Kanka, ne bu halin? Yüzün bembeyaz olmuş!" diyerek hemen ellerimi tuttu Eylül.

"Aras..." dedim zorlukla. "O gecaki adam, holdingin patronu çıktı Eylül. Her şeyi benim burnumu sürtmek için planlamış. İstifa etmek istedim ama sözleşmeye devasa bir tazminat maddesi koymuş, kaçamıyorum."

Eylül duyduklarıyla deliye döndü, masaya öyle bir vurdu ki etraftaki birkaç takım elbiseli tip bize döndü. "Ne diyorsun sen ya? Aşağılık züppe! Yürümene bak, ben o Aras’ın da, onun holdinginin de..."

"Ooo, sakin olalım küçük hanım. Bu güzel ses tonu bu lüks kafeye biraz fazla sert değil mi?"

Kafamızı kaldırdığımızda, Aras’ın odasındaki o çapkın adam, yani Boran Karahan tam başımızda dikiliyordu. Ellerini cebine sokmuş, gözlerini tamamen Eylül’e dikmişti. Yüzünde insanı sinir eden ama bir o kadar da büyüleyici bir gülümseme vardı.

Eylül, oturduğu yerden kalkıp Boran’ın tam karşısına dikildi. Dobrasözlülüğü ve hırçınlığı sağ olsun, hiç geri adım atmazdı. "Sen kimsin be? Ne dikiliyorsun başımızda? Git o pahalı takım elbisenle başka yerde oyna züppe, zaten holdinginiz de içinizdekiler de buram buram ego kokuyor!"

Boran, Eylül’ün bu ani ve sert çıkışıyla hiç bozulmadı, aksine gözlerinin içi parladı. Hayatında ilk defa bir kadın ona böyle kafa tutuyordu. Elini centilmence uzattı. "Ben Boran. Boran Karahan. Şirketin ortağıyım... Ve galiba sen de bu holdingin duvarlarını yıkmaya gelen o fırtınasın?"

Eylül, uzatılan ele ters bir bakış fırlatıp kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ben Eylül Sancar. Ve o elini indir bence Karahan, zira benim o kibirli dünyanızla da, senin o çapkın gülüşünle işim olmaz. Derin, yürü kanka gidiyoruz, havada fazla kibir var, nefes alınmıyor."

Eylül kolumdan tutup beni çekerken, arkamızdan Boran’ın o keyifli kahkahası yükseldi. "Eylül Sancar... İsmin gibi fırtınalıymışsın. Tekrar karşılaşacağız, kaçışın yok!" diye seslendi arkamızdan. Eylül sadece gözlerini devirdi ama aralarındaki o elektrik dalgası kafedeki herkesi çarpmaya yetmişti.

Yukarı katlara çıktığımda, tam işime odaklanacaktım ki, masamın üzerinde aniden devasa, şık beyaz kutular bitti. Kutuları bırakan kuryenin arkasından Selin Yıldız belirdi. Yüzünde o her zamanki sinsi, içten pazarlıklı sahte gülümsemesi vardı.

"Derin’ciğim, selam!" dedi Selin, sesini kısarak masama doğru sinsice eğilirken. "Bunlar akşamki büyük lansman için Fransa’dan özel gelen tasarım elbiseler. Melis Hanım’ın ve diğer yönetim kurulu üyelerinin eşlerinin elbiseleri... İnsan Kaynakları bizzat senin ilgilenmeni, elbiseleri kontrol edip akşamki otelin VIP odasına ulaştırmanı istedi. Biliyorsun, ilk günün ve bu iş hatasız yürümeli."

Kutulara şüpheyle baktım. "Benim işim Aras Bey'in asistanlığı değil mi Selin? Elbise taşımak benim görev tanımımda yok."

Selin hemen ellerini sallayıp masum, mağdur bir ifade takındı. "Ay tatlım, üst düzey asistanlık böyle bir şey işte. Patronun ve holdingin imajı senin ellerinde. Hem bak, Melis’in elbisesi en üstteki kutuda. Saf ipek, servet değerinde... Aras Bey’le yan yana boy gösterecekler ya akşam, Melis bu elbiseye tapıyor. Aman dikkat et, başına bir şey gelmesin."

Selin lafını bitirir bitirmez, sanki arkasında bir yangın bırakmış gibi hızla koridorda kayboldu. İçimde çok kötü bir his vardı. Bu kızın ikili, üçlü oynadığını, güç kimdeyse onun arkasında fısıldadığını daha sabah görmüştüm. Melis’in arkasında kafa sallayıp, sonra gelip bana dert ortağı gibi davranıyordu.

Kutulardan birini açtım. Gerçekten de göz kamaştırıcı, gece mavisi, saf ipekten bir elbise duruyordu içeride. Üzerindeki karta baktım: Melis Karahan. Elbiseyi dikkatle inceledim, hiçbir sorun yoktu. Kutuları özenle kapattım ve akşamki lansmanın yapılacağı lüks otele göndermek üzere holdingin özel kuryesine teslim ettim. "Kendi ellerinle VIP soyunma odasına bırakacaksın, tamam mı?" diye sıkı sıkı tembihledim.

Saatler su gibi akıp geçmiş, gala saati gelmişti. Lansmanın yapılacağı devasa otelin balo salonu buram buram zenginlik, şatafat ve yapaylık kokuyordu. Ben üzerimdeki o sade, düz siyah elbisemle –ki buradaki lüks tuvaletlerin yanında adeta bir gölge gibi kalıyordum– davetlilerin listesini kontrol ediyor, Aras’ın arkasında profesyonel bir asistan gibi duruyordum.

Aras, smokinin içinde o kadar kusursuz, o kadar keskin ve ulaşılamaz duruyordu ki, salondaki tüm gözler mıknatıs gibi ona çekiliyordu. Ama o, sanki salonda yüzlerce insan yokmuş gibi, arada bir arkasına dönüp o kehribar gözlerini doğrudan benim gözlerime dikiyordu. O gözlerdeki meydan okuyan bakış, beni buraya hapsedişinin kanıtı gibiydi.

Gözlerim bir an salonun diğer ucuna kaydı. Boran Karahan, elindeki kadehle etrafındaki kadınlara gülümserken bir yandan da gözleriyle salonda birini arıyor gibiydi. Galiba aklı hala kafede ona kök söktüren Eylül’de kalmıştı. Melis ise onun hemen yanında, kibirli adımlarla salona giriş yapıyordu.

Ama ters giden bir şey vardı. Melis’in elbisesinin tam arkasında, bel hizasından aşağıya doğru devasa, simsiyah bir leke uzanıyordu. Sanki üzerine motor yağı veya çıkmayan mürekkep dökülmüş gibiydi! Salondaki davetliler fısıldaşmaya, Melis’in arkasından gizli gizli gülüşmeye başladı.

Melis, arkasındaki fısıltıları ve bakışları fark edip elbiseyi eliyle arkaya doğru çevirdiğinde o lekeyi gördü. O an yüzü öfkeden, kibirden simsiyah oldu. Gözleri salonda hızla döndü ve hırsla doğrudan benim üzerimde sabitlendi.

"Sen! Sen yaptın bunu!" diye çığlık atarak üzerime doğru yürüdü Melis. Sesi o kadar yüksek ve histerikti ki, çalan hafif müzik bile bir anda kesildi. Bütün sosyete, holding yöneticileri, herkes bize bakıyordu.

"Ne diyorsunuz Melis Hanım? Neyi ben yapmışım?" dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak ama kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Tuzak kurulmuştu ve fail ben ilan ediliyordum.

"Elbiseleri bugün sen teslim aldın! Sırf beni rezil etmek için, Aras’ın yanında olmamı hazmedemediğin için elbisemi mahvetmişsin! Ucuz garson bozuntusu, holdinge sızıp hayatımızı mahvettin!" diye bağırdı, parmağını gözüme sokacak gibi sallayarak.

Selin Yıldız o an Melis’in arkasından belirdi, yüzünde sahte bir üzüntü ve korku vardı. "Melis’çiğim sakin ol... Derin’in ilk günüydü, belki de taşırken fark etmeden bir yere sürttü kutuyu," diyerek ateşe körükle gitti. Resmen arkamdan beşli oynayarak beni kurban ediyordu.

"Ben elbiseye dokunmadım bile! Kutuyu sapasağlam kuryeye teslim ettim," diye savundum kendimi. Gözlerim dolmuştu ama dik duruyordum. Herkes bana bir hırsız, bir suçlu gibi bakıyordu.

Melis egoist bir öfkeyle elini kaldırdı, "Seni burada barındırmayacağım!" diyerek bana doğru sert bir hamle yaptı. O an gözlerimi kapattım, her şeyin bittiğini, herkesin önünde haksız yere rezil olduğumu düşündüm.

Bakalım bu tokat inecek miydi?

Ama o tokat sesi gelmedi.

Gözlerimi açtığımda, Aras’ın o güçlü, büyük eli Melis’in havada kalan bileğini havada yakalamış, sıkıca kavramıştı. Aras, Melis’in bileğini neredeyse kıracakmış gibi sıkarken, yüzü o kadar korkunç, o kadar buz gibiydi ki salondaki herkes nefesini tuttu.

"Aras... Bırak canım acıyor!" diye inledi Melis, gözlerindeki o bencil şokla.

"Sınırı aşıyorsun Melis," dedi Aras. Sesi bir fısıltı gibiydi ama salondaki en uzak köşeden bile duyulacak kadar ağır bir otorite taşıyordu. "Karşında holdingin resmi bir çalışanı var. Ve benim asistanıma, benim olduğum bir salonda kimse el kaldıramaz."

Melis şok içinde Aras’a baktı. "Ama elbisemi mahvetmiş Aras! Görmüyor musun?"

Aras, Melis’in bileğini sertçe bıraktı ve arkasındaki Selin’e döndü. O kehribar gözler Selin’in üzerine dikildiğinde, Selin korkudan titremeye başladı. "Selin... Otelin kamera kayıtlarını on dakika içinde önüme getireceksin. O odaya Melis’ten önce kimin girdiğini, o elbiseye kimin dokunduğunu kendi gözlerimle göreceğim. Eğer tek bir yalan veya komplo sezersem, yarın bu holdingde hiçbirinizin soyadı sökmez. İşine son verilecek ilk kişi sen olursun."

Selin’in yüzü kireç gibi oldu, kekeleyerek geriye doğru kaçtı. Melis ise ağlayarak salonu terk etti.

Aras, salondaki meraklı gözlere sert bir bakış fırlatarak herkesin önüne dönmesini sağladı. Müzik yeniden başladı. Ardından yavaşça bana doğru döndü. Aramızda sadece birkaç santim vardı. O odunsu, erkeksi kokusu burnuma dolarken, gözlerindeki o korumacı ama bir o kadar da tehlikeli ifadeye baktım.

"Sana benden başkasının zarar veremeyeceğini söylemiştim Derin," dedi Aras, sesi sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Seni koruduğumu sanma. Sadece... Seninle olan hesabımı başkalarının bozmasına izin vermem."

(Yazarın Ağzından)

Aras her ne kadar bunu bir "hesaplaşma" veya "güç gösterisi" olarak adlandırmak istese de, o an salondaki herkes, en başta da köşeden elindeki kadehle onları izleyen Boran Karahan gerçeğin farkındaydı. Aras Soykan, hayatında ilk defa bir kadını korumak için tüm holding ortaklarını ve ailesini karşısına almıştı.

Ancak Boran’ın aklı sadece Aras’ta değil, kafede ona meydan okuyan o hırçın kızdaydı, Eylül’deydi. Karahan veliahdı, hayatında ilk defa boyun eğdiremediği bir kadının çekim alanına girmeye başladığını hissediyordu.

Melis’in nefreti bu olayla birlikte devasa bir intikam ateşine dönüşürken, Selin’in ikili oyunları kendi başını yakmak üzereydi. Maskeli balo bitmiş, asıl yüzler ortaya çıkmıştı. Nefret, yerini yavaş yavaş holding duvarlarını bile eritecek olan o devasa kıskançlığa, yeni başlayacak olan gizli aşklara ve entrikalara bırakıyordu...

Sizce Aras bunu gerçekten sadece 'Benim oyuncağıma kimse dokunamaz' egosuyla mı yaptı, yoksa içten içe Derin'i koruma içgüdüsü müydü?

Elbiseyi kim mahvetti?

Devam edecek...✨

Bölüm sonu

1 yorum