İçeriğe geç

Kalbimin Düşmanı

Bölüm 4 · 7 dk okuma

Kalbimin Düşmanı

Bölüm 4

Kurtlar Sofrası 🎭

(Yazarın Ağzından)

Aras Soykan, odasındaki devasa çalışma masasının arkasında oturmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde tam karşısında duran Derin Yılmaz’ı izliyordu. Kızın şoktan büyümüş gözleri, öfkeden hızla inip kalkan göğsü ve sıktığı yumrukları Aras’ın içindeki o muzaffer adamı besleyen en mükemmel manzaraydı. Ava giderken avlanmak ne demekti, Derin bunu çok acı bir şekilde öğreniyordu şimdi.

Aras yavaşça ayağa kalktı. Adımlarını hiç acele ettirmeden masanın etrafından dolandı ve ellerini cebine sokarak Derin’e doğru yaklaştı. Yüzündeki o bencil, her şeyi yöneten alaycı tebessüm bir milim bile azalmamıştı.

"Ne o, Derin Hanım?" diye fısıldadı Aras, sesi odayı dolduran ağır bir otoriteyle yankılanıyordu. "Dilini mi yuttun? Hak ettiğin o saygın, profesyonel işi nihayet kendi bileğinin hakkıyla aldığını düşünürken... Karşında beni görmeyi beklemiyordun, değil mi?"

Derin’in şoku, saliseler içinde yerini öyle kör edici bir nefrete bıraktı ki, Aras kızın gözlerinden fışkıran alevlerin sıcaklığını hissedebiliyordu.

"Sen... Sen tam bir canavarsın," diye tısladı Derin, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Sırf o gece sana boyun eğmedim, o egonu yerle bir ettim diye bana bu oyunu mu oynadın? Beni buraya hapsetmek için mi yaptın her şeyi?"

Aras hafifçe başını yana eğdi, gözlerini Derin’in gözlerinden ayırmıyordu. "Ben oyun oynamam Derin, ben sadece kazanırım. Şimdi... Burası benim dünyam ve sen de benim asistanımsın. Kuralları ben koyarım."

(Derin’in Ağzından)

"Kuralların da, sen de yerin dibine batın!" diye bağırdım, odadaki o ağır parfümlü, klimalı havanın içinde sesim bir kırbaç gibi patlarken.

İçimde öyle büyük bir patlama yaşanıyordu ki, o an ne parayı ne de kirayı düşünüyordum. Bu adam benim gururumla, hayallerimle resmen dalga geçmişti. Hak ettiğim işi aldığımı sanıp sevinirken, onun kölesi olmam için hazırlanan bir tuzağın tam ortasına düşmüştüm.

"Ben bu işte falan çalışmıyorum!" diyerek arkamı döndüm, kapıya doğru hırsla büyük bir adım attım. "İstifa ediyorum. Senin o kirli parana da, senin o çekilmez egona da ihtiyacım yok. Defol git, kendine başka bir oyuncak bul!"

Tam kapının o gümüş renkli kulbunu tutup asılacaktım ki, Aras’ın o sinsi, kendinden emin ve buz gibi sesi arkamdan bir duvar gibi yükseldi.

"İstifa mı? Tabii Derin, o kapıdan çıkıp gitmekte tamamen özgürsün. Ama İnsan Kaynakları'na o kadar büyük bir sevinçle imzaladığın sözleşmeyi tam okumadın sanırım. Haklı bir sebep göstermeksizin ilk ay içinde işi bırakırsan, şirkete tam üç maaş tutarında tazminat ödemek zorundasın. Cebinde o kadar para var mı? Ya da dur, ev sahibine olan o birikmiş kira borcunu ödedikten sonra, elinde üç maaşlık bir tazminat parası kalıyor mu?"

Kapının kulbuna asılı kalan elim, havada donup kaldı. Vücudum sinirden, uğradığım bu çaresizlikten zangır zangır titremeye başladı. Arkamı ağır çekimde döndüm. Evimin adresini, borçlarımı, hayatımın her detayını öğrenmişti. Karşımda bir patron değil, hayatımı karartmaya yemin etmiş profesyonel bir pislik duruyordu.

"Sen... Sen ne aşağılık bir adamsın ya," dedim, gözlerimden bir damla yaşın akmasına engel olamayarak ama o yaş öfkeden akıyordu, çaresizlikten değil. "Beni tehdit mi ediyorsun?"

Aras masasına yaslandı, kollarını bağlayıp bana meydan okuyan gözlerle baktı. "Ben sadece kuralları hatırlatıyorum. Ayrıca... Neden kaçıyorsun ki? Sen o gece bana 'Dünyan başına yıkılırsa yüzüme bakacak cesaretin kalırsa konuşuruz' demiştin. Ne oldu? Daha ilk günden benim yüzüme bakacak cesareti kaybeden sen oldun."

Beni tam damarımdan vurmuştu. Kaçarsam, o kibirli herife yenildiğimi kabul etmiş olacaktım. Gururum, bu hapis cezasından daha büyüktü. Elimi kapının kulbundan çektim, omuzlarımı dikleştirdim ve ona doğru yürüyüp tam karşısında durdum.

"Kaçmıyorum Aras Soykan," dedim, adını üzerine basa basa zehir gibi kusarak. "O kahveyi yapacağım, o dosyaları inceleyeceğim. Ama beni buraya getirdiğine, o sözleşmeyi imzalattığına seni pişman edeceğim. Beni ezemeyeceksin."

Aras, gözlerindeki o hırçın alevleri izlerken sinsi bir tatminle gülümsedi. "Göreceğiz asistan. Şimdi çık ve işinin başına geç."

Odadan çıktığımda sinirden kalbim ağzımda atıyordu. Kendimi tuvalete zor atıp yüzüme soğuk su çarptım. Sakinleşmem lazımdı. Koridora çıktığımda sekreterya masasının orada beni bekleyen Eylül Sancar’ı gördüm. Tasarım departmanından izin alıp yanıma gelmişti.

"Derin! Kanka ne oldu, yüzün bembeyaz?" diyerek yanıma koştu Eylül.

Tam ona Aras’ın kim olduğunu anlatacaktım ki, koridorun diğer ucundan buram buram o ağır kokusuyla Melis Karahan belirdi. Yanında da Halkla İlişkiler'deki o Selin Yıldız vardı. Melis, Aras’ın odasının kapısının önünde durduğumu görünce yüzünü tiksintiyle buruşturdu, gözlerini üzerime dikip adeta bir yılan gibi tısladı.

"Hala burada mısın sen?" dedi Melis, sesindeki o egoist ve bencil tonla. "Aras’ın odasının önünde ne işin var senin? Aras senin gibi alt tabaka kızlarla muhatap olmaz, işini yap ve o odadan uzak dur. Aras benimle meşgul, senin gibi ucuz asistanlara ayıracak vakti yok onun."

Melis’in bu hadsizliği karşısında tam pençelerimi çıkaracaktım ki, Eylül benden önce atıldı. Eylül Sancar, dobrasözlülüğüyle bilinirdi ve sevdikleri için dünyayı yakardı. Melis’in tam karşısına dikildi.

"Hop yavaş gel süslü püslü Hanımefendi!" dedi Eylül, sesini hiç esirgemeden. "Sen kimsin de burada çalışan insana alt tabaka diyorsun? Paranın olması sana insanlara hakaret etme hakkı vermez. Aras’ın müstakbel nişanlısıyım diye ortalıkta geziniyorsun ama adamın ruhu bile duymuyor herhalde, baksana çocuk odada tek başına çalışıyor, senin yüzüne bile bakmamış!"

Melis duyduğu şeyle şoke oldu, ağzı açık kaldı. "Sen... Sen benimle nasıl böyle konuşursun ezik!" diye bağırırken, koridorda lüks adımlarla yürüyen biri belirdi. Boran Karahan.

Boran, elleri cebinde, yüzünde o her zamanki çapkın ve rahat gülümsemesiyle kavganın ortasına daldı. "Ooo, ne oluyor burada? Kadınlar matinesi erken başlamış."

Melis, Boran’ı görünce hemen onun koluna yapıştı. "Boran! Şunlara haddini bildir Allah aşkına! Bu hadsiz asistan ve yanındaki o varoş bana hakaret ediyor! Aras’ın odasının önünde kuyruk olmuşlar resmen, Aras’ı benden kıskandığı için bana saldırıyor bu kız!"

Boran, kuzeni Melis’in bu histerik hallerine alaycı bir şekilde güldü. Melis’in elini kolundan yavaşça indirdi. "Sakin ol Melis... Aras’ı kimsenin kıskandığı yok. Hem... Kuzen olduğumuzu holdinge ilan etmek zorunda değilsin, biliyorsun iş yerinde aile ilişkilerini pek sevmem," dedi, sesindeki o mesafeli ama rahat tonla Melis’i bir anda bozarak.

O sırada Boran’ın gözleri, Melis’e kök söktüren o fırtına gibi kıza, Eylül Sancar’a kaydı. Eylül, Boran’a öyle nefret dolu ve dik bir bakış fırlattı ki, Boran hayatında ilk defa bir kadının ona hayranlıkla değil, tiksintiyle baktığını gördü. Boran’ın dudaklarında o hazırcevap, çapkın gülüş belirdi.

"Vay... Bu katın havası bugün fazla sert galiba. Merhaba, ben Boran Karahan," diyerek elini Eylül’e uzattı.

Eylül, Boran’ın uzattığı ele bakıp tek kaşını kaldırdı. "Ben de Eylül Sancar. Ve senin o kibirli kuzenine söyle, bir daha benim arkadaşıma laf ederse bu holdingi onun başına yıkarım. Karahan olmanız umurumda bile değil," dedi ve Boran’ın elini havada bırakarak kolumdan tutup beni oradan uzaklaştırdı.

Boran, elini havada kalmasına hiç bozulmadan arkasından bakarken bıyık altından güldü. "Sert kaya... Tam benlik," diye mırıldandı içten içe.

Melis ise sinirden ayaklarını yere vuruyordu. "Boran! Sen kime yürüyorsun ya? Aras’ın odasına gir, o kıza hemen haddini bildirmesini söyle!" diyerek hırsla asansörlere doğru yürüdü.

Melis’in gidişinin hemen ardından, az önce Melis’in arkasında duran Selin Yıldız çaktırmadan arkamızdan dolanıp yanımıza, mutfak koridoruna sığındı. Yüzünde o her zamanki sinsi, herkese mavi boncuk dağıtan gülümsemesi vardı.

"Kızlar, inanılmazdınız!" diye fısıldadı Selin, gözlerini büyüterek. "Derin, Melis resmen Aras Bey'i senden deli gibi kıskanıyor. Restorandaki o olayı duymuş, Aras’ın seni buraya bizzat getirttiğini öğrendiğinden beri kuduruyor. Ben senin yanındayım tatlım, Melis’in ne sinsi planlar yaptığını sana tek tek yetiştireceğim."

Eylül, Selin’i üstten bir süzdü. "Sen az önce Melis’in arkasında kafa sallamıyor muydun Selin?"

Selin hemen ellerini salladı. "Ay yok kanka ne alakası var, iş kaygısı işte, mecbur yüzüne gülüyorum o bencil kadının. Ama kalbim sizinle. Aras Bey'le aranızdaki o gerilimi tüm şirket konuşuyor zaten, bence Aras Bey bu dik başlılığına bayıldı," diyerek ikili oynamaya, laf almaya çalıştı.

O sırada koridorda sert bir ses yankılandı: "Derin! Odama, çabuk!"

Gelen Aras’tı. Kapıda durmuş, gözlerini Melis’in yarattığı o enkazdan sonra doğrudan benim üzerime dikmişti. Selin, Aras’ı görür görmez anında yön değiştirip, "Aras Bey, ben de lansman dosyalarını düzenliyordum hemen odama geçiyorum," diyerek oradan kaçtı. Tam bir bukalemun gibi beş saniyede saf değiştirmişti.

Eylül kulağıma, "Sakin ol, ezdirme kendini," diye fısıldayıp giderken, ben de derin bir nefes alarak Aras’ın o buram buram güç kokan odasına doğru yürümeye başladım. Savaş yeni başlıyordu ve bu kurtlar sofrasında yem olmaya hiç niyetim yoktu.

(Yazarın Ağzından)

Aras, odasına giren Derin’in arkasından kapıyı kapatırken, holding koridorlarında dönen o entrikadan, Melis’in kıskançlık krizlerinden ve Boran’ın o flörtöz bakışlarından haberdardı. Ama onun asıl odaklandığı şey, Derin’in karşısında bir adım bile geri atmayan o hırçın duruşuydu. Aras onu ezmek, dize getirmek için buraya çekmişti belki ama holdingdeki herkesin bu savaşa dahil olmasıyla işler çığırından çıkmıştı. Selin’in arkadan çevirdiği o gizli oyunlar, Melis’in nefreti ve Boran’ın Eylül’e karşı uyanan o tehlikeli ilgisi...

Soykan Holding, artık sadece bir iş yeri değil; nefretle beslenen, aşkla alevlenecek ve tüm yalanları tek tek yakacak devasa bir kurtlar sofrasıydı. Ve hiçbiri, bu sofradan kimin sağ çıkacağını henüz kestiremiyordu.

Sizce Derin sözleşmeyi boşverip oradan gitmeli miydi? Kalıp Aras'a gününü göstermeye çalışması en iyisi miydi?

Aras'ın bu oyunları nelere yol açacak?

Devam edecek...

Bölüm sonu

1 yorum