İçeriğe geç

KALBİMİN ASİL SAHİBİ

Bölüm 4 · 5 dk okuma

KALBİMİN ASİL SAHİBİ

Bölüm 4

3.BÖLÜM: ÇOCUKÇA BİR HAYAL

Bazı karşılaşmalar, insanı hayaline değil; gerçeğine kavuşturur.

________°____________

Ankara’nın ayazı gece yarısına doğru iyice keskinleşmişti. Bütünüyle bitirdiğim çatı detaylarını patronun masasına bırakıp bürodan çıktığımda, üstümden koca bir yük kalkmıştı ama yerini hemen AŞTİ bağlantısındaki benzinlikte beklerken hissettiğim o tuhaf heyecan almıştı. Üzerimde bol siyah kazağım, kotum ve alelacele topladığım saçlarımla elimdeki sıcak çay bardağına tutunmuş, ayağımı yere vurarak ısınmaya çalışıyordum.

Çok geçmeden yolun ilerisinden tanıdık bir beyaz SUV belirdi. Abimin arabasıydı. Benzinliğe girip tam önümde durduğunda Sinan abim kapıyı açıp fırladı.

"Benim güzel mimarım!" diyerek beni kollarıyla sarıp havalandırdı.

"Abi dur ya, rezil edeceksin benzinliğin ortasında!" diye gülerken sarılmasına karşılık verdim.

O sırada ön yolcu kapısı da açıldı. Gece mavisi montunun yakalarını kaldırmış, arabadan inen adamı gördüğüm an nefesim boğazımda takılı kaldı.

Ali.

Onu en son gördüğümde polis okulunu henüz bitirmiş genç bir delikanlıydı. Ama şimdi... 33 yaşında, amir rütbesine yükselmiş, omuzları genişlemiş, duruşuna amirliğin sertliği oturmuş tam bir adam duruyordu karşımda. Küllü kahverengi saçları hafif dağılmıştı ama en çok bakışlarımı kilitleyen şey yüzü oldu. Yüzünü kaplayan kirli sakalları, ona inanılmaz karizmatik ve olgun bir hava katmıştı. Eskiden beni sadece gözleri ve gülümsediğindeki gamzesi vururken, şimdi o kirli sakallarıyla o kadar erkeksi duruyordu ki bir an ne yapacağımı şaşırdım.

Ali yanımıza doğru birkaç adım attı. O kömür karası, zeytin gibi koyu gözlerinde en ufak bir yabancılık yoktu.

"Hoş geldin Lara," dedi, sesi o kadar doğal ve samimiydi ki. Bana doğru eğilip abim gibi, tam bir mahalle abisi rahatlığıyla omzuma dokunarak sarıldı. "Büyümüşsün sen iyice, mimar hanım olmuşsun."

"Hoş bulduk... Ali abi," diyebildim güçlükle. Yanağım montunun pürüzlü kumaşına değdiğinde kokusu burnuma doldu. Kirli sakalları hafifçe yanağıma battı ve içimde bir yerlerin cız etmesine yetti.

Abim o sırada hemen arka bagajı açmıştı. "Ver valizini kızım, atayım arkaya. Sen de kurul hemen, dışarısı ayaz," diyerek çantamı elimden kapıp bagaja fırlattı. Ali de bagajın kapanmasına yardım edip bana gülümseyerek arabanın ön kapısına yöneldi. O kadar gündelik, o kadar abi edasıyla yapıyordu ki bunu, içimdeki o çocuksu heyecan kendi kendine gelin güvey oluyormuşum gibi hissettirdi.

Arka koltuğa yerleştim. Ali öne geçti. Sinan abim arabayı otobana sürüp gaza basarken içeride radyodaki hafif müzik dışında bir sessizlik oldu.

"Çok bekletmedik di mi Lara?" diye sordu abim dikiz aynasından bakarak.

"Yok abi, 10 dakika falan oldu zaten."

Ali başını hafifçe arkaya çevirdi, yüzünde o çok iyi bildiğim, sakallarının arasından seçilen gamzesi belirdi. "Kusura bakma ya, Kayseri çıkışında bizim ekip çevirme yapıyordu, iki dakika muhabbete takıldık Sinan’la. İzin alırken zorlandın mı bürodan?"

"Biraz diledim ama cuma ve pazartesini kopardım en azından," dedim gülümsüyormuş gibi yaparak. Yüzündeki sakallar ile o çocuksu gamzenin tezatlığı gözümü alıyordu.

"Aferin," dedi Ali, tamamen korumacı bir abi edasıyla. "Hakkındır. İlk işin, zorlarlar başlarda ama kendini çok ezdirme."

Araba Ankara otobanında süzülürken muhabbet tamamen abimle Ali’nin arasında dönmeye başladı. Bazen arkada varlığımı bile unutur gibi kendi dünyalarına daldılar.

"Bizim Uğur n'aptı?" diye sordu Ali. "Selin’le bebekten sonra görüşemedik hiç."

Sinan abim direksiyonu hafifçe kırarken kıkırdadı. "Uğur mu? Oğlum adam 30 yaşına geldi, trafik polisisin ama evde Selin’nin trafiğini yönetiyorsun diyor. Sarı kafa iyice hanımköylü oldu, gece nöbetinden çıkıp bebeye mama yediriyor."

Ali güldü. O içten kahkahası arabanın içini doldurdu. "Uğur yapar valla. Ama iyi çocuktur, yakıştılar onlar."

Bolu Dağı’na doğru yaklaşırken saat gece ikiyi geçmişti. "Gözleriniz kapanmadan bir çay içelim, ben acıktım," dedi abim ve arabayı büyük bir dinlenme tesisine kırdı.

Tesiste ahşap masalardan birine oturduğumuzda abim çayları ve tostları almaya gitti. Masada Ali ile baş başa kaldığımızda ortamdaki o sessizlik beni biraz gerdi.

Ali bacak bacak üstüne atıp ellerini birleştirdi. Sakallarını sıvazlarken gözleri yüzümde gezindi. "Nasılsın bakalım Lara? Ankara’da yalnız yaşamak zor olmuyor mu?"

"İlk başlarda garip geldi tabii Ali abi. Evi topla, işe yetiş, yemeği ayarla... Ama alıştım. Tek başına ayaklarının üzerinde durmak güzelmiş."

"Güzeldir," dedi Ali derin bir nefes alarak. Yüzünde takdir eden bir ifade vardı. "Sinan ilk zamanlar 'Gideyim kalayım yanında' diyordu ama ben 'Bırak alışsın, genç kız artık o' dedim. İyi yapmışım."

"Sağ ol," dedim gülümseyerek. O sırada abim elinde tepsiyle çıkageldi. Tostları yerken muhabbet yine iki polisin mesleki ve özel alanına kaydı. Abim çayından bir yudum alıp daha alçak bir tonla sordu:

"Eee... Şeyma’yla ne yaptınız, çözebildiniz mi aranızdaki mevzuyu?"

İçimdeki bütün kanın çekildiğini hissettim. Elimdeki çay bardağı havada asılı kaldı. Bir an nefes almayı unuttum.

Ali derin bir nefes verdi, masadaki çay bardağının etrafında parmaklarını gezdirdi. "Yok be Sinan. Bitti o iş. Zorlamanın âlemi yokmuş."

"Yapma ya," dedi abim üzüntüyle. "Bayağıdır sürüyordu ama sizin kafa yapınız uyuyordu sanki?"

"Uymuyormuş demek ki," dedi Ali, sesi biraz düşmüştü. "Kız da haklı kendince. Benim meslek ortada. Gecem yok, gündüzüm yok. Narkotik/asayiş stresi bir yandan... 'Senin hayatında bana yer yok, hep işin önde' dedi. Ben de 'Şartlarım bu, değiştiremem' dedim. Karşılıklı kestik attık bir ay önce."

"Hayırlısı olsun be kardeşim," dedi abim omzuna pat pat vurarak. "Sizin meslekten olmayan kadınla yürütmek zor zaten. Polis adamın kahrını çekmek kolay değil."

"Öyle," dedi Ali kestirip atarak. "Kafamı işe verdim ben de. Zaten şu an hayatımda öyle şeylere hiç yer yok."

Masadaki o kısa sessizlikte adeta görünmez olmuş gibi hissettim. Ali’nin hayatında "Şeyma" diye birinin var olduğunu, üstelik daha iki hafta önce ayrıldıklarını öğrenmek göğsüme dev bir taş gibi oturdu. Adamın aklında, kalbinde, yakın geçmişinde başka bir kadının izi vardı. Ben ise yıllardır kafamda büyüttüğüm o çocukluk aşkıyla orada oturmuş, onun tamamen 'abi' rolüyle bana nasihat edişini dinliyordum.

Yeniden arabaya bindiğimizde yolun geri kalanı benim için tam bir sessizliğe dönüştü. Başımı cama yasladım. Otobandaki sarı ışıklar yüzümden akıp giderken kendi kendime fısıldadım. Ne kadar çocukça bir hayalin peşinde olduğumu, Ali’nin yetişkin dünyasında benim sadece 'Sinan’ın küçük kız kardeşi' olarak kaldığımızı anlamak canımı yakmıştı.

Gecenin dört buçuğunda mahalleye girdiğimizde, sokaklar kına gecesinin ardından tamamen sessizliğe bürünmüştü. Araba bizim evin önünde durdu.

Sinan abim bagajdan valizimi çıkarıp kapının önüne bıraktı. "Hadi bakalım kızım, doğru yatağa," dedi esneyerek.

Arabadan indiğimde gecenin ayazı yüzüme çarptı. Ali de araçtan inip kapının yanına kadar geldi. Kirli sakallarının altındaki o yorgun ama şefkatli gülümsemesiyle, tamamen bir abi gibi başımı hafifçe okşadı.

"Hadi bakalım, iyi uykular. Yarın düğünde bol bol oynarsınız kızlarla."

"İyi geceler... Ali abi," dedim, sesimdeki kırgınlığı saklamaya çalışarak.

"İyi geceler."

Eve doğru adımlarken, içimdeki o eski heyecan yerini derin bir kafa karışıklığına ve burukluğa bırakmıştı. Düğün günü başlayacaktı ama ben Ali’nin hayatındaki o koca boşluğu ve aramızdaki aşılmaz abi-kardeş duvarını ilk kez bu kadar net görmüştüm.

Bölüm sonu

1 yorum