İçeriğe geç

KALBİMDEKİ MELEZ

Bölüm 6 · 24 dk okuma

KALBİMDEKİ MELEZ

Bölüm 6

BENİM GÜZEL MELEZİM

-AŞKIM ERYİĞİT-

Eda, hastalığından olduğunu düşündüğümden dolayı gece boyunca hiç uyumamıştı. Bende saat başı kalkmış ona bakmıştım ama her seferinde iyi olduğunu ve tekrar uyumamı söylüyordu. Sabaha karşı ben uyandığımda Eda bir iki saat kestirmişti. Güneş kendini bütünüyle gösterdiğinde Eda'nın canı

uzun zaman sonra patates kızartması istemişti, hemen gidip marketten alabileceğimi o sırada biraz dinlenmesini söyledim ama karşı çıkarak dışarıda yemek istediğini söyledi. Hemen hazırlanmak için çantamı elime aldığımda beni durdurarak "Bir saat sonra gideriz, şimdi bir şeyler atıştır. Benim küçük bir işim var" dedi ve ne zaman hazırlandığını fark edemeden çantasını alıp dışarı çıktı.

Tam bir saat sonra binanın altına inip Edayı beklemeye başladım. Yanıma geldiğinde adeta donup kaldım.

"E- Eda, sen ne yaptın?" saçını kâkül kestirmişti ve tepeden bir atkuyruğu yaptırmıştı. Tıpkı o fotoğrafta ki gibi.

"Minik bir değişim canım. Eda Ay'ların arada kendini tazelemesi gerekir, yoksa güçsüzleşirler. Ee sonuçta bir Eda Ay kolay yetişmiyor"

Patateslerimizi yedikten sonra biraz deniz havası almak istediğini söylediğinde sahile indik. Yaklaşık yarım saat kadar orada kaldıktan sonra yorgun bakışlarını fark edip eve gitmeyi teklif ettim. Gerçekten yorgun olacak ki teklifimi kabul etti ve eve doğru yola çıktık.

Binanın olduğu sokağa girdiğimizde üç sokak serserisi yolumuzu kesti ikisi kolumdan tutarken biri de elindeki çakıyı Edaya doğru sallayarak yanına geldi ve çakıyı Edanın yüzünde gezdirdi. Sol yanağına küçük bir kesik attığında Eda acıyla inledi. İniltisi kalbimi sızlatırken yanımdaki iki adamın özel bölgelerine birer tekme geçirdim. Bu karşı çıkışımı beğenmiş olan çakılı adam gülerek yanıma geldi. Çakıyı önce göğüs hizamda gezdirdi sonra biraz daha aşağı indirdiğinde "Sevgilin var mı? Gerçi olmasının bir önemi yok, isim ver yeter güzellik" Bir 'güzellik' vakası daha mı hayır hayır bunu kaldıramam. Şeytana uymayacak ve ona Bulutun adını vermeyecektim. Eğer versem Bulut adamın anasından emdiği sütü burnundan getirirdi.

"HAYIRRR!"

"ABİ NE YAPTIN, NİYE BIÇAKLADIN KIZI"

"KAÇ NECATİ KAÇ"

Necati koşan adama yetişirken "ABİ MADEM KAÇACAZ NİYE BIÇAKLIYORSUN KIZI" dedi.

"Eda ses ver, Eda!!!"

-EDA AY-

Hayatımda çektiğim en büyük acıyla birlikte Aşkımın üzerine yığıldım. Aşkımın çaresiz ve titreyen sesi duyduğum son şeydi, Aşkımın arkasından siyah kapüşonuyla bana şeytanca bakan kadın da son gördüğüm şeydi. Duyma yetimle birlikte görme yetimde yavaş yavaş kayboldu ve dünya karanlığa büründü.

***

Gözümü açtığımda hastanedeydim havam değişsin diye kestirdiğim saçım ve kolumda ki serumla öylece uzanıyordum. Kolumdaki serumu gördükten sonra tekrar gözlerimi kapadım gözlerimi açmak için çok yorgun hissediyordum.

Gözlerimi kapattıktan bir kaç saniye sonra odaya Aşkım, Hazal ve Bulut girdi. Benim uyuduğumu düşünerek konuştular.

"Yanlış anlamayın ama neden geldiniz?"

"Anlatacağım işte o yüzden buraya aldın ya bizi"

"Tamam dinliyorum" dedim ve Hazal'ın konuşmasını bekledim.

"Biz senin kolyenle o kitabı açtık."

"Eee"

"Biraz sakin olursan devam edeceğim" cevap vermedi Hazal da mesajı alarak devam etti.

"Sonra kitap yere düştü ve rastgele bir sayfa açıldı." Aşkımın konuşmasına fırsat vermeden "Sen sormadan söyleyeyim 'Kızıl Gök Efsanesi' yazılıydı." dedi.

"Kızıl Gök Efsanesi mi? Neymiş peki?" Acaba duymamam gereken bir şey mi? Diye düşünmeden edemedim. İkilemde kalmışken Bulut anlatmaya başladı:

"Efsaneye göre yaklaşık otuz bin yıl önce, gök kızıla bürünmüş ve seçtiği bir kişiyi almış ve o kişiden uzunca bir süre haber alınamamış. Aradan yaklaşık yirmi bin yıl geçtikten sonra gök yine kızıla bürünmüş ama bu sefer aldığını geri vermek niyetindeymiş. O kayıp kişi tekrar dünyaya dönmüş, hiç değişmemiş ne yaşlanmış ne saçı beyazlamış"

Bulutun dediklerini anlamlandırmaya çalışırken istemsizce kaşlarımı çatmış olacağım ki Aşkım bunu fark edip yanıma geldi ve bana bir kaç kere seslendi. Yalandan, yeni uyanmış numarası yaptım ve gözlerimi yavaşça açtım.

"Eda, şükürler olsun uyandın. Nasılsın? Canın acıyor mu?" İlk sorum "Ne zamandır uyuyorum?" oldu.

Aşkım "Çok olmadı bir kaç saat, bıçak organlarına zarar vermemiş, şu an endişelenecek bir şey olmadığını söyledi." Hiç bir şey demeden tekrar gözlerimi kapattım hâlâ gözlerimi açacak gücü kendimde bulamıyordum.

-ÇAĞRI VURAL-

Aşkım, Eda'nın bıçaklandığını ve şimdi hastanede olduklarını haber verdiğinde, etrafıma baktığımda hastaneye yakın olduğumu fark ettim. Oray varmam on beş dakika sürmezdi.

Hastaneye daha da yaklaştıktan sonra karşı yola geçmek için koşarak kaldırımdan indim ve anayola çıktım, yağmur başlamıştı. Aşkım durumunun iyi olduğunu söylese de içim onu görmeden rahatlamayacaktı. Hızlı adımlarla yürürken sol tarafımda bir adamın genç bir kadına bağırdığını fark ettim, her ne kadar hastaneye en erken zamanda gitmek istesem de bunu göz ardı edemezdim.

"Hey, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz bu havada, genç bir kadını evden mi atıyorsunuz." Kadına daha da yaklaştığımda bu kadının eski sevgilim Melek olduğunu fark ettim.

"Melek?"

"Çağrı?" ağlayan genç kız daha da ağlamaya başladı ve yaklaşıp boynuma sarıldı.

"Sana ne ki, sevgilisi misin? Kocası mısın?" Melek adamın sorusuna mırıltıya karışık" Umarım bir gün" dediğini duymuştum ama bu adamı dövmemek için kendimi zor tutuyordum.

"Sana ne abiciğim sana ne sevgilim ne olmuş yani" Melek'in yüzü biraz olsun gülerek vücudunu benden ayırırken adam da uzaklaşıyordu.

"Sen burada mı oturuyorsun? Abinle yaşıyordun diye hatırlıyorum."

"Öyleydi" dedi, gözünden akan şeyin yaş mı yoksa yağmur damlası mı olduğunu anlayamasam da devam etti" Evlendi, bende yük olmamak için burayı tuttum başlarda kiramı ödüyordu ama son zamanlarda ödemedi. Bende işten kovuldum." En fazla ne kadar ağlanabilirse o da o kadar ağlıyordu.

"Tamam, sakin ol gidebileceğin biri yok mu? Arkadaşın falan?"

"Beni tanıyorsun Çağrı, benim tek arkadaşım sendin" yorum yapmadan başımı sağa sola salladım ve hasta olmamak adına büyük bir hamle yapıp kapüşonumu örttüm. Dayanamayarak Meleğinde kapüşonunu örttüm, belli ki üzüntüden akıl edememişti.

"Anlıyorum üzgünsün ama" duraksadım. "Gerçekten konuşmak istemiyorum. Ayrıldığımızı ve sana karşı-" cümlemi bitirmeden telefonum çaldı arayan Aşkımdı.

"Efendim Aşkım, Eda iyi mi? Bir şey mi oldu?" Aldığım cevaptan tatmin olup telefonu kapattım. Sadece nerede kaldığımı Edanın beni sorduğunu söylemişti.

"Neden bu kadar mutlusun? Ne dedi Aşkım? Eda kim? Sevgilin mi? " Melekle sevgiliyken onu sadece Aşkımla tanıştırmıştım, tanışmak denemezdi tesadüfen bir karşılaşmaydı.

"Bak hastaneye gitmem gerekiyor. Sonra görüşürüz ya da görüşmeyiz" cümlemi bitirir bitirmez sırtımı dönüp bir kaç adım attım ama beni engelleyen bir şey vardı, arkamı döndüm ve dibime kadar gelmiş olan genç kadına "Ne oldu?" dedim.

"Çağrı bende geleyim hem Aşkımı görmüş olurum hem de ısınırım." "Sence Aşkım seni görmek ister mi?"

"Haklısın ama en azından biraz ısınırım." Her ne kadar hayır demek istesem de kabul ettim ve birlikte hastane gittik.

***

-AŞKIM ERYİĞİT-

"Melek? Senin ne işin var burada? Çağrı neler oluyor? Siz?" şüpheli bakışlarımla ortalığı ateşe vermeye meyilliydim.

"Hayır düşündüğün gibi değil yolda karşılaştık ısınmak için geldi."

"Ve senden özür dilemek için" güldüm" benden neyin özrünü dileyeceksin acaba?"

"Yaptıklarımın çok pişmanım gerçekten iki yıldır sadece bunu düşünüyorum, hatta stres ve üzüntüden kilo bile verdim, fark etmedin mi?" tam patlayacağım sırada Eda "Aşkım bu kim?" dedi. Hazır sinirliyken boş boğazlık yapıp

"Çağrının eski sevgilisi Bayan Melek Öcal, kendisi Rüzgâr ve beni ayırmış biri" diye kısaca açıklama yaptım. Çağrı beni durdurmasaydı daha çok konuşurdum ama şimdilik bu kadar yeterdi.

Eda hiç beklemediğim bir hamle yaparak "Hoş geldin üşümüşsündür şurada benim hırkam var giysene hasta olma "dedi irileşmiş gözlerimle Edaya bakarken Eda " Kendimi tanıştırmadım ben Eda Ay ama yakında Vural olacağım gibi duruyor." Ah işte benim kardeşim. Asla şaşırtmaz.

Çağrı Edayı yeni fark etmiş olacak ki "İyisin değil mi hayatım" dedi ve kulağıma eğilerek devam etti "Vural olmanı çok isterim" toplumda kulaktan kulağa konuşulmaz kuralına uyarak "Çok korkuttun beni, kimdi seni bıçaklayan yüzünü hatırlıyor musun?"

"Hayır, ama ben yere çöktüğümde Aşkımın arkasından bir kadın geçti siyah kapüşonluydu." dediğinde gözlerimiz hemen yanında oturan Melekle buluştu. Melek endişe ve korkuyla Edanın ne diyeceğini bekliyordu.

"A bakın bu kapüşona benziyordu"

"Melek sen bir gelsene" Çağrı, Melek'i kolundan çekiştirerek dışarı çıkardı. ***

Melek de Çağrı da bir daha odaya gelmedi. Sürekli kapının önünde durdular. Bir ara yanlarına gidip bunu nasıl yaptığını sorduğumda, yapmadığını ve Edayı tanımadığını söyledi. Evet, yapmamış olabilirdi ama bu yapmayacağı anlamına gelmiyordu ki.

***

"Aşkım, şunu görüyor musun?" dedi Bulut gökyüzünü göstererek. "Neden böyle? İlk defa böyle bir şey görüyorum."

"Nedense bu bana Kızıl Gök Efsanesini hatırlattı "diye araya girdi Hazal, Edanın uyuduğunu gördüğünde ve devam etti "Biraz bahçeye çıksak mı nasılsa Çağrı burada" arkamı dönüp Çağrıya baktıktan sonra başımı salladım ve bahçeye indik.

Bir süre sohbet ettikten sonra bu sefer ben gökyüzünü işaret ettim "Sanki daha da kızıl olmuş gibi değil mi?" İkisi de aynı anda başlarını yukarı kaldırdı ve öyle olduğunu söylediler.

"Ben biraz üşüdüm çıksak mı?" isteğimi ikiletmeden kalktılar. ***

"Ça-Çağrı? Rüzgâr? Melek?" kafamı Buluta çevirip "Bulut neler oluyor. " Edanın durumuna bakmak için lambanın düğmesine bastığımda lamba hemen yandı. "Bulut, Eda nerede?" Çağrı boş hasta yatağında sanki birinin başını okşar gibi donup kalmıştı, Rüzgâr telefonundan bana mesaj atıyordu. Melekse, ürkünç bakışlarıyla Çağrıyı izliyordu. Ama Eda ortalarda yoktu.

Hazal cama koşarak gökyüzüne baktı. "Abi şimdi oluyor ve o Edayı seçti." "Ya ne demek Edayı seçti Hazal neler oluyor."

Hazal" Özür dilerim Aşkım ama yapabileceğimiz bir şey yok. O Edayı seçti" "Şimdi ne olacak? Nereye gidiyor?"

"Kitapta yazana göre Laviya'ya Kraliçenin yanına" "Onu nasıl kurtaracağız?" dedim Buluta bakarken. "Araştırmamız gerekiyor, pek bir şey bilmiyoruz." ***

Dünyanın öbür ucunda da olsan, başka bir evrende de olsan seni bu duruma sokan benim ve seni ne pahasına olursa olsun kurtaracağım.

Kaçırılma gününden 1 hafta sonra

Eda'nın kaçırılmasının üzerinden 1 hafta geçmişti, nasıl olduğunu bilmesem de diğerleri Edayı tamamıyla unutmuşlardı. Zihinlerinde Eda hakkında hiçbir şey kalmamıştı. Her ne kadar Edayla olan anılarımızı anlatsam bile sanki öyle olaylar olmamış, ilk defa duyuyorlarmış gibi davranıyorlardı. İlk günlerde Edayı hatırlatmak için uğraşsam da bir kaç gün sonra bende vazgeçmiştim. O gece neden hastanede olduğumuzu sorduğumda ise o geceye dair hiç bir şey hatırlamadıklarını söylüyorlardı. Çağrıya ne zaman Edayı sorsam cevabı "O kim? Neden sürekli onu soruyorsun?" oluyordu.

Edayı tek benim hatırlamam çok sinir bozucuydu. O gece Hazal ve Bulut Laviyaya geri döndü, Edayı nasıl kurtaracağımız konusunda araştırma yapacaklardı. Bir şey bulacaklarını düşünmüyordum, belki de bu kadar karamsar olmamalıydım ama bunu isteyerek yapmıyordum. Bir hafta geçmişti ama Hazallardan bir haber alamamıştım. Her yeni gün, yeniden ve yeniden kendimi affetmiyordum.

Yine uyuyamadığım bir gecenin sabah oluşuna şahit oluyordum. Gözlerim uykusuzluktan perişan haldeydi ama bu durumda nasıl olunurdu ki? Gün içinde kısa kısa kestirmelere alışmıştım, artık yatağa bile gitmiyor koltuğun kenarında pinekliyordum. Bir haftadır Çağrı ve Rüzgârla bile konuşmuyordum ikisi de beni çok kez aramışlardı ama hiç bir aramayı cevaplamadım ya buluşmak isterlerse, neden bu halde olduğumu sorarlarsa diye cesaret edemedim.

Doğru düzgün yemek yemesem de en azından sıvı ihtiyacımı karşılamak için ne zaman oturduğumu hatırlamadığım kanepeden kalktım ama kalkmamla eş zamanlı olarak gözlerim karardığı için kalktığım gibi geri oturmak zorunda kaldım. Bu göz kararmalarının iki sebebi olabilirdi; ya tansiyonum düşmüştü, ya da Arenle bir konuşma yapacaktık. Normal şartlarda Arenle konuşmak istemeyebilirdim yanına gidiş kolay olsa da dönerken başımı sızlatan bir acı beni takip ediyordu. Ama şu an Arenle konuşmak istiyordum, sonuçta o bir kraliçe, değil mi? Her şeyi biliyordur.

Evet, doğru tahmin Aren!

"Aren" karanlığın içinden bana sesleniyordu bu sefer diğerlerinden farklıydı ve hiç bir şey göremiyordum.

"Buradayım Aşkım, biliyorsun burada zamanım kısıtlı. Senden bir şey istemek için geldim. Burada tuhaf şeyler oluyor, uzun zamandır olmayan, son 30 bin yıldır olmayan bir şey, bu şeyi en son çocukluğumda hatırlıyorum, o yüzden Arında bende ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Belki yardım edebilirsin.

Burada her gün farklı şeyler oluyor, gökyüzü tekrar kıyameti çağırıyor sanki. İlk gün topraklarımız titredi, bütün ağaçlar, kulübeler yıkıldı. İkinci gün göller, nehirler taştı ve bu iki gün boyunca devam etti. Üçüncü gün ormanlarımız yandı, bugünle birlikte üç gün sürdü. Dördünce günü düşünmek bile istemiyorum, yarın hepsi birleşecek ve yarın tıpkı 30 bin yıl önceki olaylar tekrarlanacak.

Arın, küslüğü, tartışmayı bir kenara bırakmamızı ve bu işe karşı bir bütün olmamızı söyledi ve bütün vampirleri, Lavonları, Satirleri saraya çağırdı. Bizde birazdan yola çıkacağız. Orada neler oluyor? 30 bin yıl önce Laviya kendine birini seçmiş ve dünyadan birini alıp Laviyaya getirmiş, emin değilim ama yine böyle bir şey olabilir mi?"

"Evet, o efsaneyi biliyorum. Aren, arkadaşım kaçırıldı, olanlarla bir ilgisi olabilir, kitapta kraliçenin yanında olduğu yazıyormuş. Aynı söylediğin gibi oldu, Laviya onu seçti. Onu nasıl kurtarırız?"

"Sarayda olmalı ama bir dakika ne kitabı?!"

Kitap hakkında her şeyi hızlıca bir kaç saniyede Aren'e anlattım. Hiç bir şey demedi. Sürenin kısıtlı olduğunu bildiğimden aklımdaki diğer soruyu sordum.

"Vampirler geleceği görebilir mi? Ya da Satirler? Lavonlar?" Konudan bağımsız sorduğum soru Areni şaşırtmıştı, bir kaç saniye durakladı ve cevap verdi.

"Hayır, bu imkânsız, neden sordun? Ne biliyorsun?" "Biri geleceğimizi görüyor, olacakları önceden biliyor." "Nereden çıkardın bunu?"

"Biz kulübedeyken yalnızdık ama ikimizin çok yakından çekilmiş bir fotoğrafı var ve bunun gibi olaylar yaşadım. Fotoğrafı çeken kişi bana olacakları haber veriyor, engel olmama kalmadan olaylar oluyor."

"Böyle bir şeyin olması imkânsız, eğer dediklerin doğruysa hepimiz tehlikedeyiz demektir." cümlesini bitir bitirmez çok öfkeli bir ses geldi. Aren, "Aşkım gitmem gerekiyor. Lütfen kendine dikkat et."

***

Annemlerin ısrarı üzerine evden çıktım daha doğrusu kovuldum, babam kapıdan "Tek gitme Edayı da al" diye seslendi. Keşke baba keşke yanıma alabilsem.

Sahile indim ve oturacak boş bir çardak bulup oturdum. Boş gözlerle denizin dalgalarının kayalara çarpışını izledim dakikalarca. Rüzgârın İnstagram'a attığı storyden onunda sahilde olduğunu anladım. Bir tarafım onu çağırmak istese de beni böyle görmesini isteyip istemediğimden emin değildim. Sonuçta bir haftadır onlarla konuşmak istemeyen bendim. Ama onu çağırmak isteyen tarafıma uyarak bulunduğum yerde çardağın ve sahilin gözükeceği bir fotoğraf attım. Beş dakika sonra önde Rüzgâr, arkasında ise el ele tutuşan Çağrı ve Melek görüldü.

"Nasılsın hayatım?" Rüzgâr’a sarılarak cevap verirken, bir yandan Melek' e ters bakışlar attım. Daha sonra Çağrıya da sarılıp yerime oturdum. Havadan sudan konuşurken Melek'e "Siz ne zamandır bu kadar yakınsınız?"

"İki buçuk yıldır. Neden bilmiyormuş gibi davranıyorsun?" bir saniye bir saniye, yoksa Eda hafızalarında olmadığı için hiç bir şey olmamış gibi devam mı ediyorlardı? Sonuçta Çağrı, Edaya karşı bir şeyler hissettiğinden emin olduktan sonra Melek'i bırakmıştı.

"Doğru" dedim, o zaman Rüzgârla da arası iyiydi, bizi ayırmaya çalışmamıştı e tabi artık Eda yok rahat rahat yaşıyordu ilişkisini ah Eda şimdi burada olacaktı ki gösterirdi sana hoşlandığı çocuğu ele geçirmek neymiş.

"A bu arada" dedi ve elini havaya kaldırıp diğer eliyle de yüzük parmağını işaret etti. "Daha düğün tarihi almadık ama yakında evleniyoruz." Çağrıyla aşkla baktı ve Çağrıda dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. İğrençti tek

kelimeyle iğrenç. Melek, şaşkın yüzüme bakarken yüzüne çakma bir acıma duygusu ekledi ve devam etti "Ah senin haberin yoktu değil mi? Çağrıda Rüzgâr da sana mesaj atmış ve aramışlardı ama sen hiç birine cevap vermedin. Neyse düğüne kesin bekliyoruz, en yakın arkadaşını en güzel gününde yalnız bırakmazsın herhalde." Sinirle başımı salladım ama içimden bu kıza dilimden dökülemeyecek küfürler savuruyordum. Bunlar yetmiyormuş gibi aklınca laf atarak "Bu aralar sizin aranız iyi değil galiba çünkü bir haftadır Çağrılarda kalıyorum ama bir kere bile Rüzgâr’ı aramadın, önceden her gün konuşurdunuz" bu sohbet Rüzgârı da beni de sıkıyordu.

"Melek gerçekten uzatmasak mı?!"

Rüzgâr’ı elimle susturduktan sonra Melek'e döndüm "Dur dur uzatsın ne kadar uzatabiliyor. Bir şey ima etmeye çalışıyorsun ama çözemedim açık açık söylesene sen!"

"Aşkım sırası mı yapmayın!"

"Tam sırası sevgilim" diye atıldı Melek sinirli bir tonda "İma ettiğim şey çok açık, üç gün önce nişanlandık. Yaşıtlarımızın yanında sevgilisi varken Rüzgâr tekti yanına giden her kızı reddetti belki sen gelirsin diye. O akşam gözleri hep seni aradı, sen neredeydin Aşkım? Sen neredeydin hem sevgilini hem arkadaşlarını yalnız bıraktın. Neredeydin Aşkım Eryiğit başka bir adamla mı yoksa?" Allahım beni neyle sınıyorsun? Bu kız artık çok oluyordu. Sanane ki benim ilişkimden onu geçtim arkadaşımmış haha sen ve ben arkadaş olmak, çok komik gerçekten. Telefonları açmamamın bir nedeni vardı ama nasıl anlatacaktım ki. Birde adımı kullanarak hesap sorması yok mu ah! Bayılacağım şimdi şuraya, Rüzgâr sevgilim tut beni.

"Sen ne dediğinin farkında mısın?

"

"Gayet farkındayım Aşkım Eryiğit. Gerçekten merak ediyorum bir haftadır nerelerdeydin?"

"Sevdiğim adam bile bu soruyu sormazken senin ne haddine Melek Öcal?!"

"Belki de onun sormaya çekindiğini ben soruyorumdur." Rüzgâr’a dönüp baktım, gerçekten bunu merak ediyordu. Ama nasıl söyleyecektim ki "Zamanı geldiğinde söyleyeceğim" dedim fısıldayarak.

"Zamanı ne zaman Aşkım, ne zaman söyleyeceksin? Ne zaman açacaksın kalbimin kapılarını bana? Yetmedi mi bu kadar, sürekli benden bir şeyler saklıyormuşsun gibi hissediyorum ve asla bana ne olduğunu söylemiyorsun!"

"Sevgilim yapma lütfen şunun dolduruşuna gelme lütfen. Kalbimin tüm kapıları sana açık bunu bilmiyor musun?"

"Biliyordum ama artık emin değilim."

"Hey şimdi yapmayın bari" diye araya girdi Çağrı. Elimle susmasını söyledim ve Rüzgâr’a doğru " 'Artık' ne demek Rüzgâr? Bu artık beni sevmediğin anlamına mı geliyor? Bunca yaşanmış şeyden sonra"

"Evet! Şu an sen benim tanıdığım, sevdiğim, kişiden çok uzaksın. Sen bu değilsin Aşkım"

"Ben sana ne yaptım sevmekten, değer vermekten başka?"

"Bana değil ama sevdiğim insanlara yaptın Aşkım. Neden Çağrıyla Melek’i ayırmaya çalıştın mesela? Neden Melek'i bıçaklaması için adam tuttun? Neden yaptın bunları?"

"Bir dakika bir dakika ne yapmışım?" Tuhaf bir kahkaha attım, gözlerim onları ikna edemeyeceğini anlamış gibi doldu "Melek'i mi bıçaklatmıştım?"

"Melek adı gibi iyi biri olduğundan senden şikâyetçi olmadı ama bunlar da yetmiyormuş gibi elli yaşlarında bir adamla fotoğrafların internete düşüyor. Kendini rezil ettiğin gibi adamın da kariyerini bitirdin, şimdilerde inşaatlarda çalıştığını duydum, güçlü bir iş adamını çöktürdün. Gerçekten aklım almıyor beni nasıl onunla aldatırsın?" Sesi gideren şiddetleniyordu.

"Bak kendin söyledin ben seni nasıl aldatırım? Saçmalama lütfen."

"O adamdan bahsedince nasıl da gözlerin parlıyor. Artık daha fazla yalan söyleme, kaldıramam. Ben ayrılmak istiyorum Aşkım Eryiğit." Aldığı derin nefesle bitirdi cümlesini. Sevdiğim adamdan aldığım bu darbeyle yıkılmıştım.

Hiç bir şey söylemeden öylece güzel yüzüne bakıyordum. Ayağa kalktı "Kardeşim ben geçiyorum, anahtar var sizde, ama lütfen yarım saat sonra falan gelin, erken gelmeyin biraz yalnız kalmak istiyorum. Arkasını dönerken "Rüzgâr" dedim ama kendi sesimi kendim bile zor duyuyordum. Olay tamimiyle yanlış anlaşılmaydı. Melek’in yaptığı şeyler neden ben yapmışım gibiydi? Aman Allah’ım eğer her şey ben yaptım gibi görünüyorsa Melek gerçekten Edayı bıçaklatmıştı.

***

Bu fazla değil miydi? Bir hafta içinde bu kadar ağır olaylar, fazla değil miydi? Gerçekten ben hangisine üzüleceğimi şaşırmıştım. Eda'nın gitmesine mi? Rüzgârın beni terk etmesine mi? Kafamı acilen toplamam gerekiyordu.

Sahilden geldiğimden beri yatağımda öylece tavanı seyrediyordum. Ağlamaktan şişmiş ve yeni bir yaş üretmek istemeyen gözlerim artık acıyor ve dili olsa bana sövecek duruma gelmişti.

Gözyaşlarımın çeneme doğru akan doğrultusu biraz olsun kuruduğunda, bu hissin hiç hoşuma gitmediğini fark ettim ellerimle yüzümü kurulayıp yine aynı pozisyonda uzandım. Kapım çaldığında, arkamı dönüp uyuyor numarası yaptım. Ama kapı susmuyordu dakikalarca çalmaya devam etti en sonunda tekrar dönüp kapıya baktım, ama kapı her zamankinden değişikti. Normalde kapı kahverengi tonlarındayken şu anda beyazdı yine neler oluyordu?

Usulca kapıyı araladım, sonuçta her şey olabilirdi.

"G-Günaydın?"

"Hazal?"

"Aşkım?" İkimizde donuk gözlerle birbirimizi süzüyorduk.

"Nasılsın? Abimi çağırır mısın?" başımı sallayıp odanın dışına çıktım. Hazal arkamdan "Ee Aşkım nereye gidiyorsun?"

"E Bulutu çağır demedin mi?"

"Burası onun odası ya" Ne?! Ben Bulutun odasında mıydım az önce? "Ne! O nerede şu an?"

"En son duşa gireceğini söylemişti ama" Hazal o kadar mükemmel bir anda gelmişti ki ya Bulut o şekilde çıksa ve beni görseydi çok büyük dalga geçerdi. Hayır, bunu düşünmek bile istemiyorum. Hazal düşünceli suratımı fark edip Buluta yemeğin hazır olduğunu söyledi "Hadi biz inelim" dedi. Birlikte aşağı indik. Aklımdaki düşünceleri atmak ve merakımı rahatlatmak için "Bir şey bulabildiniz mi?" Artık gelip gitmeme o kadar alışmışlardı ki beni bu evde gördüklerine şaşırmıyorlardı, bu sefer şaşıran bendim.

"Hayır, ama birazdan yola çıkmamız gerekiyor, Kraliçe Arın herkesi saraya davet etti. Bir haftadır yani Eda buraya geldiğinden beri burada bir günümüz normal geçmedi." Üzgün suratıma bakıp "Ne oldu sana? Niye üzgünsün?" Ona güveneceğim biliyordum "Rüzgârla ayrıldık." dedim ve arkamda Bulut belirdi.

Bulut geldiğinde yüzüne bile doğru dürüst bakamadım her ne kadar beni uyurken görmese de ona karşı mahcup hissediyordum.

"O uyanmışsın Aşkım" dedi bunu o kadar içten söylemişti ki hem utanıyor hem adımı dudaklarından duyduğum için gülmek istiyordum.

"Bu arada iyi misin? Üzgün görünüyorsun." duymamış gibi yapıyordu. Başımla iyi olduğumu söyledim.

"Abiciğim lafını bölüyorum ama geç kalıyoruz babamlar varmış olmalı."

"Ne mızmızlandın ya" önümden hızla geçip kapıya ulaştı, son anda aklına bir şey gelmiş gibi döndü. "Bir dakika biz yokken Aşkım burada mı kalacak? Ne zaman geleceğimiz belli değil." Hazal da bende bir şey demeden Buluta bakıyorduk.

"Hey hey hey, bana öyle bakmayın. Tamam, sizin bir şey yapacağınız yok. Hazal, Aşkımı al üzerine giyecek bir şeyler ver, yüzünü de kapatacak bir şapka ver. Hadi yüzüme bakmayı kesin. Geç kalıyoruz, dikkat çekmek istemezsiniz diye düşünüyorum."

Hazal kolumdan çekiştirerek beni odasına götürdü, kucağıma bir kaç parça siyah kıyafet verdi. Üzerimi değiştikten sonra Hazal gibi, siyah çarşaf benzeri bir şey giymiştim. Hazal şapkamı taktıktan sonra beni dürtükleyerek aşağı indirdi.

"Ben gelmek zorunda mıyım? Ya Arın beni görürse? Tanımadığı için şüphelenmez mi?"

Bulut "İşte o yüzden şapka takıyorsun. Arının saraydaki kimseyi tanımadığına eminim. Ve bir daha bunu söylersen seni kucağıma alır zorla götürürüm." uzun süredir gülmeyen yüzüm biraz olsun güldü, onun sayesinde.

***

Tahminimce üç saatten fazla süren yolculuğumuzda atların attığı her adım yüzümü güneşe daha çok yakınlaştırıyordu. Sırayla önce atların güzel yeleleri parıldadı, sonra asilce ışıldayan güneş tenime değdi. Kendi dünyamdan alışık olduğum güneşten farklıydı, ısısı burada daha fazlaydı, daha iki saniye bile olmamışken tenim yanmaya başlamıştı ama hali hazırda üşüdüğüm için sorun etmedim.

Faytondan indikten sonra bir kaç adım attık ve artık içerideydik, sarayda.

"Aşkım, sakin ol derin derin nefes al seni fark etmeyecek." Bulut hâlâ stresli olduğumu fark edip elimi tuttu ve sanki elimden bana enerji yollamış gibi huzur doldum. Bir insanın daha çok yeni tanımasına rağmen bu kadar güvenmesi belki normal değildi ama ona, onlara gözüm kapalı güveniyordum.

Sarayda yürürken her vampirin, Lavonun yanından geçerken Bulutun eline adeta yapışmıştım. Biraz fazla sıkmış olmalıyım ki bir süre sonra Bulut "Biraz sakin mi olsan? Elim acıyor." Hemen Hazal atladı "Elin mi acıdı? Senin elin en son ne zaman acımıştı?"

"Bilmiyorum."

"Aşkım elimi sıksana" uzattığı elini tuttum biraz sıktım "Gerçekten acıtıyor" dedi ve elini çekti.

Bulut, "Çok güçlüsün" şirince gülümsedi. Elini bıraktım hem canını daha çok yakmamak hem de insanların-pardon vampirlerin- yanlış anlamaması için elimi arkama aldım ve bu sefer kendi elimi sıktım. Hazal arkadaki ellerimi önümde birleştirmemi işaret etti, biraz sonra "Nereye gidiyoruz" dedim fısıldayarak. Eliyle karşımızda ki odayı işaret etti. "Herkes orada olacak nefsine hâkim ol, hatta yapabiliyorsan nefesini tut, yani mümkün değil biliyorum ama olabildiğince nefes alma alırsan da sakin olmaya çalış." Hazal'ın dediklerine bir anlam veremiyordum.

Odanın kapısına geldiğimizde "Ve sakın gerilme onlardan korkma çünkü hissederler." Koluma minikçe dokunup beni sakinleştirmeye çalıştı.

"Siz büyü yapabiliyorsunuz bunun için bana büyü yapamaz mısınız?" Umutsuzca başını salladı "Maalesef, hissedebilirler bu riski alamayız."

Burası çok büyük bir arenaydı. Hogwarts ortak salonunu andırıyordu.

Kraliçe Arın daha gelmemişti, Hızlı hızlı Hazal'ın arkasında yürüdüm. Tek sıra halinde birçok yaratığı geçtikten sonra Bulut boş bir yer buldu ve oturdu. Bizde hemen yanına oturduk. Ortada oturmayı çok isterdim ama şu an dikkat çekmemek için, soluğunu kulağımın dibinde hissettiğim yaratığa katlanmalıydım.

Başta bir kaç koruma olduğunu düşündüğüm Vampir tahtın etrafını sardı, ardından kraliçe Arın geldi.

"Lanet olası kaltak" diye bir ses duyup etrafıma göz gezdirdim ama kimse Arın'a sinirli bakmıyordu hatta hepsi çok sevecen bakıyordu- Hazal ve Bulut hariç- Aynı ses aynı kelimeleri tekrar söylediğinde bu sesin aklımda olduğu fark ettim. Aren yakınlarda olmalıydı. Bulutun karşısında oturduğu vampir bir yerden tanıdık geliyordu ama ismini çıkartamıyordum.

İsminin Dora olduğunu hatırladığım vampirle göz göze gelmemeye çalışıyordum, bu vampir Mutlu'ya ilk saldıranlardandı.

Hazal'ın dediği şekilde nefes bile alamamaya çalışıyordum, nefes almam gerektiğinde burnumu kıyafetime indirip orada nefesleniyordum.

Kraliçe Arın tahtına oturduktan sonra eliyle geldiği kapıyı işaret etti. İki vampir Aren'in kollarından tutup çekiştiriyordu. Onlar Arın'a yaklaştıkça arkadan vampirler çıkmaya devam etti, hepsi de Arın'in etrafını sardı içlerinden birinin yüzü çok tanıdıktı.

"Eda!"

"Eda!" Hazal'la aynı anda verdiğimiz tepkiyle Edaya kaldırdım bakışlarımı, sanki bu kadar kişi arasına beni görecekmiş gibi gözlerinin içine baktım.

Eda, Arın'a en yakın yerde duruyordu. Bizim aksimize salonda Kraliçe, Elçin ve Eda'nın kıyafetleri renkliydi. Elçin mavi, Eda yeşil pelerin takıyordu, Kraliçe ise kırmızı bir elbise giymişti ve kırmızı bir pelerin takmıştı.

Ve işte Elçin, sahne ondaydı.

Kraliçenin önünde reverans yaptı ve konuşmaya başladı "Özür dilerim kraliçem herkes geldi mi diye bütün evleri kontrol ettim." Kraliçe eliyle devam etmesini söyledi, Elçin arkasını dönüp gelişi güzel salondakilere baktı. Hazal kulağıma eğilip "İyi ki evde bırakmadık seni" dedi.

"Hoş geldiniz. Çok uzatmayacağım kraliçemizin de konuşmak istediği şeyler var. Öncelikle biliyorsunuz ki, bütün denge bozuldu ve yarın olacakları az çok tahmin ediyorsunuzdur. O yüzden sizi saraya birlik olmak için davet ettik. Kraliçemizin düşüncesi yarın gün doğumuna kadar birlikte burada kalmamız, olası bir tehlikede güçlerimizi birleştirebileceğimiz. Canım kuzenlerim, annem ve dayım bizlerle olma konusunda ne düşünüyorsunuz biliyorum ama buna mecbur olduğumuzu dile getirmek istiyorum. Bize katılmalısınız. Şimdi herkes sırayla Kraliçe'nin önünde bir teste tabi tutulacak güçlerinizi öğrenmek için. Merak etmeyin ihtiyacını olan tek şey avucunuz ve minik bir bıçak. Kraliçem" dedi ve sözü Kraliçeye verdi.

Kraliçe, "Zor bir durum karşısındayız bu yüzden kardeşimin de yardımını almak için yanıma çağırdım. Bunun benzeri bir olay olduğunda biz daha çocuktuk o yüzden sizin için en doğru kararı almak istiyorum." Aren'i işaret etti ve devam etti. " Ve tanıştırayım yeni yardımcım Eda. Laviya onu seçti ve o benim için çok değerli ona dikkat edin eğer saçına bile bir şey olursa kellenizi kaynatır o suyla da kelle banyosu yaparım. Faydalarını biliyorsunuzdur."

Hazal tekrar kulağıma yanaşıp "Yapar" dedi. Bence de yapardı.

Herkes teker teker kalkmıştı ve kraliçeye kanlarını gösteriyorlardı. Geldiğim için endişelenmeli miydim yoksa evde kalmadığım için mutlu mu olmalıydım emin değildim. Sıra bize geliyordu. Bulut önceydi arkasında Hazal, en arkada da ben vardım. Stresten ölmek üzereydim. Masadan kalkarken Hazal'a belki bininci kez beni fark edip etmeyeceğini sormuştum ama onun cevabı "Umarım fark etmez." olmuştu.

Eda'nın yanında ki bir kız Bulutun elini kesti, Bulut akan koyu kırmızı kanı Arın'a gösterdi ve reverans yapıp geri çekildi, ardından Hazal da aynısını yaptı, sıra bana geldiğinde bile bile birinin elimi bıçakla kesmesine nasıl dayanacağımı düşünüyordum. İçten içe korksam da belli etmemeye çalışıyordum.

Dik duruşumla elimi kıza uzattım. Elimi uzatırken Eda da şaşkın bakışlarını üzerime dikti. Fısıldayarak "Burada ne işin var?" dedi ben de fısıltıyla "Seni almaya geldim" dedim. Kız canice avucumu keserken çığlık atmamak için kendimi zor tuttum, gözlerim dolup bir şelale gibi akarken Eda, bana acıyan gözlerle bakıyordu acı çekmeme dayanamıyordu, kız elimdeki kana bakarak "Kraliçem buna bakmalısınız" dedi Kraliçe kafasını çevirdi ve elime baktı elimi gördüğünde ağzı kocaman açıldı, neye bu kadar şaşırmıştı?

Bu tepkilere karşı ben de elime baktım kanım buraya ilk geldiğimde ki gibiydi, kırmızıydı ama parıldıyordu. İşte şimdi yandık, bende bir tuhaflık vardı.

Kraliçe ayağa kalkıp "Yoksa o sen misin?" dedi. "Pardon ben kimim? "Sen..." dedi duraksadı gördüklerini sindirmeye çalıştı. "Sen melez kız mısın dedi?" Bunu o kadar mutlu söylüyordu ki, önce Aren'e sonra Hazal'a ve Bulut'a baktım olabilecek tehlikelere karşı hazırda bekliyorlardı. "Hemen Coşkunu getirin" dedi. Birkaç saniye sonra bir adam geldiğinde Arın bir işaret yaptı, Arının işareti ile elinde bıçak olan kız Coşkunun karnına bıçağı sapladı hemen ardından da aynısını bacağına ve kollarına da yaptı. Adam acı içinde yere eğilirken ben adama bakmamaya çalışıyordum, adamın acı iniltilerine dayanamıyordum.

Arın "Neden bir şey olmadı?" dedi. İsminin Dora olduğunu hatırladım vampir Coşkunun kanını elini sürdü ardından kanlı ellerini yüzümde gezdirdi kanların değdiği her nokta adeta tenimi yakıyordu, nefesim sıkışıyordu, "Nefes al... alamıyorum" dedim zorlanarak. Hazal' a boğazımı işaret ederken. Kraliçe mutlu mutlu yanıma yaklaştı "Hadi benim güzel melezim çığlık at. Çığlık at ve rahatla. Güven bana, yoksa bayılacaksın." Ne kadar dirensem de sonunda nefessiz kalmaya dayanamayıp çığlık attım. Kendimden asla bu denli büyük bir çığlık beklemiyordum. Attığım çığlık gerçekten nefes almamı sağlamıştı, ama şimdi de başta yüzüm olmak üzere bütün vücudum ateş topuna dönmüş gibi hissediyordum. Bunlar yetmezmiş gibi damağım acımaya başlamıştı ve acısı giderek artıyordu.

"Kaşınmıyor musun? Güzel melezim" diyen Kraliçeye ters bakışlar atan Bulut "Tamam yeter bu kadar Aşkım, hadi gidiyoruz." Bulut bana yaklaşırken Arın bir yardımcısına Bulut'u işaret etti, adamlar hemen Bulutu tuttu. "Aşkım, demek öyle mi? Ah hayatım sen melez bir kızla sevgilisin ve bunu bana söylemedin mi? Bak üzüldüm şimdi."

Canım o kadar yanıyordu ki Bulut'un söylediklerini bile duyamıyordum, Arın'ı dinleyip vücudumu kaşıdım. Kaşıdıkça derilerim döküldü, derilerim döküldükçe dişlerim uzadı, her ne kadar içimi büyük bir korku kaplasa da bunlar olurken rahatladığımı hissediyordum.

Beş saniye bile sürmeyen dönüşümümün ardından, az öncekinden daha büyük bir çığlık koparıp Coşkuna doğru koşmaya başladım sanki bu ben değildim biri beni kullanıyordu yürüme eylemini bile isteyerek yapmıyordum. Coşkunun yerde can çekişen bedenine eğildim, kafamı karnına gömüp bir süre kaldırmadım. Taze kan boğazımdan akarken, yutkunmak istemiyordum çünkü her şeyin bir sonu vardı ve ben bu sonu elimden geldiğince uzatmak istiyordum.

Bulut ve Hazal adamların ellerinden kurtulup beni kaldırmaya çalıştı ama onlar beni her kaldırdığında ben tekrar oturuyor kafamı adamın karnına gömüyordum. Aren de sinirlenerek "Ona bunu yapamazsın bu onun için çok fazla hastalanacak." Aren yanıma gelerek kulağıma bir şeyler fısıldadı ve beni ayağa kaldırdı, her ne kadar kalkmak istemesem de kendimi kontrol edemiyordum. Ayağa kalktığımda Bulut koluma girdi ve beni salondan çıkardı çıkarken de "Biz bu işte yokuz" dedi. Hazal da peşimizdeydi, Aren'in arkamızdan Arınla konuşmaları duyuluyordu. "Şerefsiz, ona ne yapacağını biliyorum ama buna izin vermeyeceğim."

"Konuştuğunuzu zaten biliyordum kardeşim, her şey olacağına varır. O buraya ait her ne kadar kendini bilmese de. Ona kendini öğreteceğim kardeşim ona ait olduğu yeri öğreteceğim. Götürün şunu."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.