Alexander'ın kükremesi, malikanenin damarlarında dolaşan kanı dondurmuştu. Hizmetkârlar, mutfak çalışanları, uşaklar ve seyisler; hepsi büyük holün mermer zemininde, General'in ayaklarının altında titreyerek yanıyordu. Alexander, merdivenlerin en üst basamağında dikiliyordu. Elindeki o lanetli tabak, hâlâ sıcaklığını koruyan bir yargı taşı gibi avucunun içindeydi.
Aşağıdaki kalabalığın üzerine çöken sessizlik, bir mezarlığınkinden farksızdı. Kimse başını kaldırmaya cesaret edemiyordu; sadece Alexander'ın çizmelerinin mermere vuran o ritmik, tehditkâr sesi duyuluyordu.
"Kim?" dedi Alexander. Sesi alçaktı ama bu alçaklık, bir fırtınanın patlamadan önceki son nefesiydi. "Bu evin, benim evimin düzenine kim ihanet etti?"
Aşçıbaşı, kalabalığın arasında büzülmüş, bembeyaz kesilmişti. Alexander, bir avcının içgüdüsüyle bu korkunun kokusunu aldı. Adımları, avına yaklaşan bir yırtıcı gibi yavaşladı ve doğrudan aşçıbaşına yöneldi. Tabağı adamın yüzüne yaklaştırdı.
"Sen," dedi Alexander. "Kendi mutfağında pişen bu pislikten haberdar olmadığını mı söyleyeceksin?"
Aşçıbaşı dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırarak ağlamaya başladı. İradesi, General'in o kapkara bakışları altında tuzla buz olmuştu. "Lordum... Yemin ederim... Yemin ederim benim fikrim değildi! O yaptırdı! Thomas!" Titreyen parmağıyla yanındaki genci işaret etti. "Parayı o verdi... 'Efendimiz memnun olur,' dedi... Paraya ihtiyacım vardı Lordum, affedin!"
Bütün gözler Thomas'a döndü. Genç hizmetkârın sinsi yüzü kireç gibi olmuştu, inkâr etmek için ağzını açtı ama Alexander ona fırsat vermedi. Tek bir adımda Thomas'ın dibinde bitti.
"Demek sensin," dedi Alexander. Sesi, bir bıçağın kemiğe dayanma sesiydi. "O gün resepsiyonda duyduğum fısıltıların, gözlerindeki o sinsi parıltının sebebi buydu demek. Söyle bana Thomas, sadakatin kime? Kraliçe'ye mi, yoksa kendi nefretine mi?"
Thomas geri adım atmaya çalıştı ama arkası duvardı. "Ben... Ben sadece bir hainin..."
Onun sözünü "Sen," diye kesti Alexander, tabağı Thomas'ın göğsüne sertçe bastırarak. "Siz o çocuğu değil, beni aşağılamaya cüret ettiniz! Benim tepsime, benim himayemdeki odaya bu leşi soktunuz!" General'in sesi, holün tavanında bir gök gürültüsü gibi patladı.
"Bu bir sabotajdır," dedi Alexander, tüm çalışanlara hitaben. "Ve benim evimde sabotajın cezası bellidir."
Sonra korkunç bir sakinlikle Thomas'a döndü. Elindeki tabağı, içindeki o parçalanmış fareyle birlikte Thomas'ın titreyen ellerine tutuşturdu.
"Madem bu kadar lezzetli bir şaka hazırladın Thomas," dedi Alexander, sesi buz gibiydi. "Tadına ilk sen bakacaksın. Ye."
Thomas dehşetle gözlerini büyüttü. "Efendim... Yapmayın..."
"Ye!" diye gürledi Alexander. "Yoksa bu tabağı boğazına ben tıkarım!"
Thomas, korkudan titreyerek, kendi hazırladığı o iğrenç tuzaktan bir lokma almak zorunda kaldı. Öğürdü, yere düştü ama Alexander'ın gözlerinde merhamet kırıntısı yoktu.
"Atın bunları," dedi Alexander muhafızlara, elini bir pisliği silkeler gibi sallayarak. "Kırbaçlayın ve kapının önüne koyun. Bir daha bu topraklara ayak basarlarsa, vurma emri veriyorum."
Thomas ve aşçıbaşı sürüklenerek götürülürken, Alexander arkasını döndü. O iğrenç tabağı çöpe atmıştı. Merdivenleri tırmanırken ellerini birbirine sürttü, sanki ihanetin kirinden arınmak istiyordu. Gazabı dinmemişti ama yön değiştirmişti.
Batı Kanadı'na vardığında, kapının önünde durdu. Derin bir nefes aldı. İçerideki manzaranın ne olacağını biliyordu ve bu bilgi, göğsüne oturan o ağır taşı daha da büyütüyordu.
Kapıyı açtı.
Julian, hâlâ bıraktığı yerdeydi. Halının üzerinde, dizlerinin üzerine çökmüş, başını kollarına gömmüştü. Omuzları, sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu. Odanın içindeki o iğrenç koku dağılmış olsa da, Julian'ın zihnindeki koku hâlâ tazeydi.
Alexander içeri girdi. Julian'ın yanına geldi ama dokunmadı. Sadece başında dikildi. Gözlerinde tiksinti yoktu, acıma da yoktu. Sadece derin, rahatsız edici bir anlama hali vardı.
Julian, başını kaldırmadı. "Lütfen..." diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Lütfen beni yalnız bırakın."
Alexander, bu isteği duymazdan geldi. Eğildi, Julian'ın kolundan tuttu. Dokunuşu sert değildi ama direnilemeyecek kadar kesin bir kuvvetteydi. Julian'ı ayağa kaldırdı. Çocuk, bir bez bebek gibiydi; bacakları onu taşımakta zorlanıyordu.
"Yatağa," dedi Alexander. Sesi, az önceki o gürleyen gazabın aksine, garip bir şekilde düz ve yorgundu.
Julian'ı yatağa oturttu. Sonra pencereyi açtı. Soğuk kış havası içeri doldu. Alexander, şömineyi canlandırdı. Ateşin çıtırtısı, Julian'ın hıçkırıklarını bastırmaya başladı. Alexander, Julian'a baktı. Kirpikleri gözyaşlarıyla ıslanmış ve birbirine yapışmış, mavi gözleri bulanıklaşmıştı. Hastalık ve korku, onun yüzüne uhrevi, dokunulsa kırılacak camdan bir güzellik vermişti. 'Ne kadar savunmasız,' diye düşündü Alexander. İç sızlatan, rahatsız edici bir güzellikti bu; harabeye dönmüş bir tapınak gibi.
O gece, Alexander odadan çıkmadı. Koltuğa oturdu, eline bir kitap aldı ama sayfaları çevirmedi. Julian yatakta titreyerek uykuya dalana kadar, karanlıkta nöbet tuttu. Bu bir gardiyanlık değildi artık; bu, mağarasındaki en kırılgan hazineyi koruyan bir ejderhanın nöbetiydi.
Sonraki günler, bir kâbusun tekrarına dönüştü.
Julian'ın iştahı, bıçakla kesilmiş gibi yok olmuştu. Her yemek saati, bir işkenceye dönüşüyordu. Alexander tepsiyle geliyor, Julian tabağa bakıyor ve midesi anında kasılıyordu. Zihni, her lokmanın içinde o fareyi, o ihaneti görüyordu.
"Yemelisin," diyordu Alexander, sabrının sınırlarında gezinerek.
Julian başını çeviriyordu. "Yapamam... Midem almıyor..."
Ve yemedikçe, eriyordu. O zaten narin olan bedeni, şeffaflaşmaya başlamıştı. Elmacık kemikleri daha belirginleşmiş, gözlerinin altındaki mor halkalar koyulaşmıştı. Ateşi, sönmeyen bir kor gibi teninde geziniyordu. Piyano çalmıyordu. Pencere kenarına gitmiyordu. Yatağın içinde, beyaz geceliğinin kıvrımlarında kaybolmuş, yaşayan bir ölüye dönüşüyordu.
Alexander, bu çöküşü izlerken içinde büyüyen o garip duyguyu adlandıramıyordu. Bu sadece bir mahkûmun ölmemesi gerekliliği miydi? Hayır. Julian ölse, kimin umurunda olurdu? Kraliçe bir rapor alırdı:
"Mahkûm, zayıf bünyesi nedeniyle hastalıktan öldü."
Dosya kapanırdı. Londra unuturdu.
Ama Alexander unutamazdı.
Çünkü bu evde, bu taş duvarların arasında Julian, Alexander için bir "öteki" olmaktan çıkmıştı. O artık Alexander'ın dünyasının bir parçası, onun sorumluluğu, onun koruması altındaki bir... şeydi. Ve Alexander, kendisine ait olan hiçbir şeyin yok olmasına izin vermezdi. Bu, bir mülkiyet takıntısıydı belki ama kökleri, Alexander'ın bile inemediği kadar derinlerde, o yalnız kalbinin karanlık köşelerindeydi.
Dördüncü günün akşamı, Alexander elinde tepsiyle odaya girdiğinde, Julian'ı ateşler içinde sayıklarken buldu.
"Baba... Zehir... Hayır..."
Alexander tepsiyi bıraktı, yatağın kenarına oturdu. Elini Julian'ın alnına koydu. Teni cayır cayır yanıyordu.
"Lanet olsun," diye mırıldandı Alexander. Mutfağa indi, taze bir çorba istedi. Bu sefer yemeğin başında bir şahin gibi bekledi. Yeni başaşçı dışında kazana kimsenin yaklaşmasına izin vermedi, her malzemeyi kendi gözleriyle kontrol etti, kazanın kapağını açık tutturup içine ne girdiğini bizzat izledi.
Odaya döndüğünde, Julian gözlerini aralamıştı. "Kalk," dedi Alexander, sesi yumuşaktı ama emredici tonunu koruyordu. Julian'ı omuzlarından tutup kaldırdı, yastıkları arkasına yerleştirdi.
Kaşığı çorbaya daldırdı ve Julian'ın dudaklarına götürdü.
Julian başını çevirdi, yüzünde o tiksinti ifadesi belirdi. Midesi daha şimdiden kasılıyordu. "İstemiyorum... Lütfen..."
"Zehir yok," dedi Alexander. "Fare yok. Ben hazırlattım."
Julian'ın gözleri doldu, kirpikleri yanaklarına gölge düşürdü. "Yapamam... Midem..." Alexander durdu. Çaresizliğin soğuk nefesini ensesinde hissetti. Bu çocuk, açlıktan ölmeyi, o korkuyu tekrar yaşamaya tercih ediyordu. Güven... Mesele açlık değil, güvenin kırılmasıydı. Ve o güveni, sadece kelimelerle tamir edemezdi.
Alexander kaşığı kendi ağzına götürdü. Julian'ın şaşkın, buğulu bakışları altında, çorbayı içti. Yuttu.
"Gördün mü?" dedi Alexander, gözlerini Julian'ın gözlerine dikerek. "Ben içtim. Ben ölmedim. Benim boğazımdan geçen, senin boğazından da geçebilir."
Bir kaşık daha aldı, yine içti. Sonra tabağın kenarından bir parça ekmek kopardı, yedi. Julian onu masum masum izliyordu. Dudakları hafif aralıktı, badem gözleri kocaman açılmıştı. Bu devasa, korkunç adam, bu "kurt", Julian'ın önünde onun yemeğini tadıyordu. Bir hizmetçi gibi değil, bir kralın çeşnigirbaşısı gibi değil... Bir babanın, çocuğunu ikna etmeye çalışması gibi. Ya da... daha derin, daha karmaşık bir bağın tezahürü gibi.
Alexander, kaşığı tekrar doldurdu ve Julian'a uzattı. "Şimdi iç," dedi. "Bana güven."
Bu kelime, odanın içinde asılı kaldı. Güven.
Julian, Alexander'ın gözlerine baktı. O kapkara kuyularda, tiksinti yoktu. Öfke yoktu. Sadece, yoğun, neredeyse elle tutulur bir kararlılık vardı. 'Seni yaşatacağım', diyordu o gözler. 'Dünya sana düşman olsa bile, bu odada, benim gölgemde güvendesin.'
Julian, dışarıdaki dünyanın vahşetini hatırladı. Taşlayan halkı, idam sehpasını, o iğrenç turtayı, hizmetçilerin nefret dolu bakışlarını... Ve sonra Alexander'ı düşündü. Onu hapseden ama koruyan adamı. Onu zorlayan ama piyano çalmasına izin veren adamı. Thomas'ı cezalandıran adamı.
Julian, yavaşça ağzını açtı. Bu, sadece bir lokma yemek için değil; hayatını bu adamın ellerine bırakmak için açılan bir kapıydı.
Alexander, kaşığı nazikçe içeri itti. Julian yuttu. Sıcak sıvı boğazından aşağı inerken, midesi bulanmadı. Çünkü o kaşıkta sadece çorba yoktu; Alexander'ın teminatı vardı.
Alexander, Julian'ın yutkunuşunu izledi. İçinde, göğüs kafesini zorlayan bir rahatlama hissetti. Bu, bir zaferdi. Sivastopol'da kazandığı zaferlerden daha sessiz ama daha anlamlı bir zafer.
Julian tabağın yarısını bitirdiğinde, yorgunlukla başı düştü. Alexander tepsiyi kenara koydu. Julian'ı tekrar yatırdı, yorganı üzerine örttü. Tam kalkacaktı ki, Julian'ın eli, yorganın altından çıktı ve Alexander'ın bileğini yakaladı. Zayıf, titrek bir tutuştu bu. "Gitme," diye fısıldadı Julian, gözleri kapanırken. "Onlar... onlar yine gelir mi? Malikaneye..." Eski başaşçıyı ve Thomas'ı kastediyordu.
Alexander, bileğindeki o ince parmaklara baktı. Bu temas, tenini yakıyordu.
"Gelemezler," dedi Alexander, sesi kesin ve sertti. "Ben buradayken, hiç kimse o kapıdan içeri giremez. Ne bir fare, ne bir insan, ne de korku."
Julian, bu sözün ağırlığıyla gevşedi ve uykuya daldı. Parmakları, Alexander'ın bileğini gevşekçe tutmaya devam ediyordu.
Alexander, elini çekmedi. Odanın loşluğunda, Julian'ın nefes alışverişlerini dinleyerek oturdu. O an fark etti ki; kafesin kapısını kilitli tutmasının sebebi artık Julian'ın kaçmasını engellemek değildi. Sebebi, dışarıdaki o kirli dünyayı Julian'dan uzak tutmaktı.
Ve bu farkındalık, Alexander'ı korkuttu. Çünkü bir şeyi korumak, ona değer vermeye başlamanın ilk adımıydı. Ve Alexander, düşmanına değer verme lüksüne sahip değildi. Ama Julian'ın parmakları bileğindeyken, bu gerçeği inkâr etmek, nefes almayı reddetmek kadar imkânsızdı.