İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 6 · 7 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 6

V. Fildişi Kafes ve Çürük Turta

Şafak sökmeden, malikanenin taş duvarları henüz sabahın ilk ışıklarını emmemişken, Alexander'ın çalışma odasındaki şamdanlar titreyerek yanıyordu. Yüzbaşı Renard, masanın karşısında, bir heykel katılığında dikiliyordu. Odanın havası ağır, gergin ve neredeyse solunamaz haldeydi.

"Bana bir gerekçe sun, Yüzbaşı," dedi Alexander, sesi masanın üzerindeki abanoz kalemin tıkırtısı kadar keskin ve düzdü. "Neden şu an apoletlerini söküp, seni vatana ihanet şüphesiyle askeri mahkemeye sevk etmeyeyim?"

Renard'ın çenesi gerildi, bakışlarını Alexander’ın arkasındaki duvarda asılı duran kılıca sabitledi. "Ben bir askerin onurunu lekeleyecek bir şey yapmadım efendim. Sadece... ölmekte olan bir çocuğa su verdim."

"O bir çocuk değil, o yirmi yaşında bir adam," dedi Alexander, sesini yükseltmeden. "O bir mahkûm. Bir hainin oğlu. Ve sen de bir aziz değilsin." General ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Dışarıda kar, inatçı bir beyazlıkla dünyayı örtüyordu. "Seni görevden almayacağım Renard. Çünkü disiplinsizliğin kadar, sadakatinin de kör olduğunu biliyorum."

Alexander arkasını döndü, gözlerini Renard'a dikti. "Ancak... O kapı bir daha benim iznim olmadan aralanırsa, kendini Kuzey cephesinde, donmuş siperlerin içinde bulursun. Julian'ın güvenliği senin sorumluluğunda olabilir ama ruhu ve eylemleri sadece benim tasarrufumdadır. Anlaşıldı mı?"

"Emredersiniz efendim."

"Şimdi çık. Ve o anahtarları bana bırak."

Renard, belindeki ağır anahtar destesini masaya bıraktı. Metalin ahşaba çarpma sesi, odadaki gerilimin son noktasıydı.

Sabahın kör ışıkları Batı Kanadı’nın pencerelerine vurduğunda, Julian yatağında oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Ateşi düşmüştü ama zihnindeki sis henüz dağılmamıştı. Alexander'ın dönüşü, Renard’ın açık bıraktığı kapı, gece yaşananlar... Hepsi bulanık bir rüya gibiydi.

Kapı açıldı.

Tak.

Alexander, elinde kahvaltı tepsisiyle içeri girdi. Odanın havası anında değişti; sanki içeri bir fırtına bulutu girmişti. Julian, istemsizce yorganı çenesine kadar çekti.

General tepsiyi her zamanki gibi yere bıraktı ama hemen çıkıp gitmedi. Odanın ortasında dikildi, ellerini arkasında birleştirdi ve Julian’a tepeden baktı.

"Dün gece," dedi Alexander, sesi bir yargıcın hüküm okuması kadar netti. "Bir kural ihlali yaptın. O salona izinsiz girmek, Renard'ın ihmalkârlığını kullanmak... Bunlar cezasız kalmaz."

Julian başını eğdi. "Özür dilerim..."

"Özür, zayıfların sığınağıdır Julian. Ben itaat isterim." Alexander bir adım yaklaştı. "Ancak, o sefil müziğinin... evdeki sessizliği kırması işime geliyor. Bu yüzden, piyanoya dokunmana izin vereceğim."

Julian'ın başı hızla kalktı. Mavi gözlerinde bir anlık, saf bir inanamama parıltısı geçti. "Gerçekten mi?"

"Heveslenme," dedi Alexander, o parıltıyı buz gibi bir bakışla söndürerek. "Bu bir ödül değil. Benden gizli yapamazsın. Ben ne zaman istersem, ben ne zaman emredersem o zaman çalacaksın. O tuşlar benim iznimle konuşacak, senin keyfinle değil. Anladın mı?"

Julian yutkundu ve başını salladı. "Anladım."

"Güzel. Şimdi ye. Zayıflığından midem bulanıyor."

Günler, Alexander'ın kurduğu bu yeni ve tekinsiz ritimle akmaya başladı. Sabah ve akşam yemekleri, yine o sessiz, gergin seremonilerle geçiyordu. Alexander tepsiyle geliyor, Julian yerken başında bekliyor, sonra tepsiyi alıp çıkıyordu.

Akşamları ise banyo ritüeli vardı. Julian, küvetin içinde, Alexander'ın delici bakışları altında titreyerek yıkanıyor; Alexander ise şöminenin başında, elinde bir kitapla ama aklı tamamen su sesinde, Julian'ın hareketlerini izliyordu. Mahremiyet, bu odanın kapısından içeri giremeyen tek misafirdi.

Ve sonra, o "gece ayinleri" başladı.

Bir gece, saat gece yarısını vururken kapı açıldı. Alexander, üzerinde siyah gömleği, elinde bir şamdanla belirdi.

"Kalk."

Tek kelime. Emir.

Julian, üzerindeki o bol, beyaz gecelikle yataktan kalktı. Çıplak ayakları halıya bastı. Alexander, onu baştan aşağı süzdü. Gözleri, geceliğin Julian’ın narin bedeninde nasıl döküldüğüne, onu nasıl yuttuğuna takıldı. "Neden o paçavrayı üzerinden çıkarmıyorsun?" diye sordu Alexander, dudaklarında alaycı bir kıvrılma ile. "İçinde kayboluyorsun. Yirmi yaşında bir erkekten çok, babasının gömleğini giymiş beş yaşında bir kız çocuğuna benziyorsun."

Julian'ın yanakları utançla alev aldı. Başını öne eğdi, geceliğin eteklerini parmaklarıyla çekiştirdi. "Sıcak tutuyor..." diye fısıldadı. Ama asıl sebep, o kumaşın altında saklanabilmesiydi; Alexander'ın o delici bakışlarından, dünyanın acımasızlığından. "Yürü," dedi Alexander, Julian'ın cevabını tamamlamasını beklemeden.

Karanlık koridorlardan geçtiler. Julian, Alexander'ın gölgesini takip eden beyaz bir hayalet gibiydi. Büyük Balo Salonu'na vardıklarında, içerisi yine buz gibiydi ama bu sefer piyanonun kapağı açıktı.

Julian tabureye oturdu. Elleri titriyordu.

Alexander, piyanonun kuyruğuna yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Çal," dedi. "Ve bu sefer hata istemiyorum. Ellerin titriyor. Daha güçlü bas. O sesleri geri getirmeni emrettim, sızlanmanı değil."

Julian çalmaya başladı. Önce çekingen, sonra Alexander'ın varlığının yarattığı o gerilimle daha tutkulu. Her nota, Alexander'ın zihnindeki o görünmez ipleri çekiyordu. Alexander, Julian'ı izlerken kendine hep aynı yalanı söylüyordu. 'Bu bir tedavi. Onu delilikten koruyorum. Kafasının içinde kurduğu komplolarla çürümesin diye zihnini meşgul ediyorum. Görevim yalnızca onu hapsetmek değil, ıslah da etmek.'

Oysa yaptığı şey, Julian'ın ruhunun haritasını çıkarmaktı. Hangi notada kaşları çatılıyor, hangi pasajda nefesi hızlanıyor, hangi tuşa basarken omuzları düşüyor... Alexander, Julian'ı bir müzik eseri gibi ezberliyordu.

Bu ritüel, düzensiz aralıklarla devam etti. Bazen iki gece üst üste, bazen üç gün ara ile. Julian, Alexander'ın ne zaman geleceğini asla bilemiyordu. Ve bu belirsizlik, Alexander için garip, karanlık bir tatmin kaynağıydı. Julian'ın sürekli kapıya bakması, her tıkırtıda irkilmesi, "Acaba bu gece izin verecek mi?" diye beklemesi... Bir kedinin sahibinden ödül maması beklemesi gibi, Julian'ın tüm dikkatinin, tüm umudunun kendisine yönelmiş olması Alexander’ın egosunu besliyordu.

Julian içinse bu bekleyiş, korkuyla karışık tatlı bir heyecandı. O salon, Alexander'ın gölgesi altında olsa bile, nefes alabildiği tek yerdi. Bazı geceler, uykusuz kalıp kapının açılmasını bekliyor, Alexander gelmeyince hayal kırıklığıyla yatağa dönüyordu.

Şubat ayının ortalarına doğru, malikanenin rutininde küçük bir değişiklik oldu. Alexander, karargâhtan geç dönmüş, akşam yemeği saati sarkmıştı.

Mutfakta, ocağın başında duran aşçıbaşı, tezgâhın üzerindeki tepsiyi hazırlıyordu. Yanında, evin yeni hizmetçilerinden biri, Thomas, sinsi bir ifadeyle dikiliyordu. Thomas, Kont Silas'ın idam edildiği gün meydanda olanlardan biriydi ve "hainin dölüne" yapılan bu özel muameleden, ona sıcak yemekler taşınmasından nefret ediyordu.

Aşçıbaşı arkasını döndüğünde, Thomas cebinden çıkardığı bir keseyi tezgâha bıraktı. "Bu senin emeğinin karşılığı usta," dedi fısıltıyla. "Sadece... şu turtanın içine küçük bir sürpriz koymanı istiyorum. Efendimiz Alexander'ın o haine fazla yüz verdiğini herkes konuşuyor. Ona yerini hatırlatmak lazım."

Aşçıbaşı tereddüt etti ama kesedeki şıngırtı vicdanını susturdu.

Yarım saat sonra Alexander, elinde tepsiyle odaya girdi. Julian, pencere kenarında oturmuş, dışarıdaki karı izliyordu. Alexander'ı görünce hemen toparlandı, ayağa kalktı.

"Otur," dedi Alexander, tepsiyi yere bırakırken. Tepside buharı tüten, nar gibi kızarmış bir etli turta vardı. Julian'ın gözleri parladı. Genelde yahniler ve çorbalar gelirdi; bu turta, gerçek bir ziyafet gibi görünüyordu.

"Teşekkür ederim," dedi Julian, yere, tepsinin başına otururken.

Alexander, her zamanki gibi ayakta, kollarını kavuşturmuş onu izliyordu. Julian'ın iştahla çatalı eline alışını, turtanın o çıtır kabuğunu kırmasını seyretti.

Julian, çatalı turtanın ortasına batırdı ve ikiye ayırdı.

Buharın içinden, iştah açıcı et kokusu yerine, başka bir şey çıktı.

Turtanın tam ortasında, hamurun içinde pişmiş, tüyleri ve kuyruğuyla bütün halde duran gri bir lağım faresi yatıyordu. Hayvanın küçük, siyah gözleri, pişmenin etkisiyle patlamış, beyaz dişleri sırıtır gibi ortaya çıkmıştı.

Julian dondu.

Zaman durdu.

Önce midesinden yukarıya doğru yükselen o korkunç dalgayı hissetti. Çatal elinden kayıp tabağa çarptı.

Çın.

"Öğğk..."

Julian, elini ağzına kapattı, yana devrildi ve halının üzerine öğürdü. Midesi boştu ve içinden hiçbir şey çıkmamıştı ama o görüntü, zihnini kusturmaya yetmişti. Gözlerinden yaşlar boşaldı. Tir tir titremeye başladı. O fare... O pişmiş, ölü, pislik yuvası hayvan... Sanki Julian'ın kendisine benziyordu. "Sen busun," diyordu o turta. "Sen bir faresin. Bir haşeresin."

Alexander, ne olduğunu anlamayarak kaşlarını çattı. Bir adım attı ve tabağa baktı.

Gördüğü manzara, Alexander'ın kanını dondurmadı; kaynattı.

O turta, sadece Julian'a yapılmış bir hakaret değildi. O turta, Alexander'ın tepsisinde, Alexander'ın eliyle, Alexander'ın odasına getirilmişti. Bu, Julian'a değil, Alexander'ın otoritesine, onun evindeki düzene, onun mahkûmuna sunulan yemeğe yapılmış bir sabotajdı.

General'in yüzü, korkunç bir ifade aldı. Gözleri karardı. Dişlerini öyle sert sıktı ki, çenesindeki damarın bir kalp gibi attığı çıplak gözle görülebiliyordu. Öfke değil, saf, yıkıcı bir gazap.

Eğildi, tabağı hışımla aldı. Julian'a bakmadı bile. O an Julian’ı teselli edecek, "İyi misin?" diyecek hali yoktu. Şu an o, sadece bir komutandı ve kalesinde isyan çıkmıştı.

Julian, yerde iki büklüm olmuş, titreyerek ağlarken; Alexander elinde o iğrenç tabakla kapıya yöneldi.

Kapıyı açtı ve koridora çıktı. Sesi, malikanenin taş duvarlarını sarsacak kadar gür ve korkunçtu.

"Herkes buraya! Hemen!"

Bu kükreme, mutfaktaki aşçıbaşının elindeki kepçeyi düşürmesine, hizmetçi Thomas'ın ise renginin kireç gibi olmasına yetti. Sanmışlardı ki, lordları da onlarla birlikte Julian'ın acınası haline kahkahalar atardı. Yanılmışlardı.

Alexander, elindeki o tabakla merdivenlerin başında durduğunda, sadece bir General değil, fırtınanın kendisiydi. Ve bu gece, malikanede birileri, aslanın inine girdiklerini ve o aslanın yavrusunu taciz ettiklerini çok acı bir şekilde öğreneceklerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.