Malikanenin kapıları açıldığında, hava çoktan kararmıştı.
Alexander'ın gelişi, evin içinde ani bir hareketlenmeye yol açmadı; aksine, her şey daha da sessizleşti. Hizmetkârlar geri çekildi, koridorlar boşaldı, adımlar yumuşadı. Bu ev, onun dönüşlerine böyle tepki verirdi: gürültüyle değil, geriye çekilerek. Sanki duvarlar bile ona yer açardı.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkmadı. Acele etmiyordu ama ağır da değildi. İçindeki gerilim, yürüyüşüne sızmamıştı; yalnızca omuzlarında, fark edilmesi zor bir sertlik olarak duruyordu. Kapının önünde durduğunda, içeriden gelen sesleri dinledi.
Hekimin sesi.
Düşük, ölçülü, yılların alışkanlığıyla sakinleştirilmiş bir ton.
Kapıyı çalmadı. Direkt açtı.
Oda sıcaktı. Şömine yanıyordu ama alevler harlı değildi; ısı, yavaşça yayılan bir sıcaklık hâlindeydi. Yatağın kenarında hekim duruyordu. Julian yatakta, yarı yan dönmüş, yorgan omuzlarına kadar çekiliydi. Yüzü solgundu. Yanaklarında hafifçe kızarmıştı, kirpiklerinin uçları hâlâ ıslaktı.
Alexander içeri girdiğinde hekim başını kaldırdı, hafifçe eğildi. "Efendim," dedi.
Alexander konuşmadı. Bakışı Julian'daydı.
Hekim, alışık olduğu rapor düzenine geçti. Sesi ne dramatikti ne de umursamaz. Daha çok, gerçekleri kabul etmiş bir adamın sesi gibiydi.
"Efendi Julian'ın bedeni zaten hassas," dedi. "Kan yapısı zayıf. Anemiye sahip, yeşil hastalığa¹ tutulmuş... Çabuk yoruluyor, bağışıklığı düşük. Bu rahatsızlığı yüzünden çocukluğundan beri kapalı bir yaşam sürmüş muhtemelen. Soğuğa, strese, ani duygusal yüklenmelere dayanıklılığı az. Sinirsel yorgunluğu bedeni kaldıramamış."
Alexander, yatağa biraz daha yaklaştı ama hâlâ dokunacak mesafede değildi.
"Bugün yaşadığı şey," diye devam etti hekim, "yalnızca fiziksel değil. Uzun süredir bastırılmış bir duygusal yük var. Ağlama nöbeti... bunu sinirsel çöküş olarak adlandırabiliriz. Aşırı stresin bedende yarattığı bir boşalma. Nefes darlığı, titreme, kontrolsüz hıçkırıklar... Hepsi bir arada."
Alexander'ın yüzünde bir değişiklik olmadı ama bakışları Julian'ın göğsüne kaydı. Yorganın altında, nefes alışverişinin düzensizliği belli oluyordu. Göğsü bazen sanki unutmuş gibi duruyor, sonra aceleyle yeniden yükseliyordu.
"Hayati bir tehlike yok," dedi hekim. "Ama bu hâl, ihmal edilmemeli. Dinlenmesi gerek. Duygusal olarak da."
Masaya bırakılan reçeteyi işaret etti. "Bir şurup. Hafif yatıştırıcı etkisi var. Bir de güçlendirici tonik. Kanı desteklemek için. Geceyi sakin geçirmesi önemli."
Alexander başını salladı. Hekimin anlattıklarının hiçbirine itiraz etmedi. Çünkü hepsi, zaten bildiği şeylerin başka bir ağızdan söylenmiş hâliydi.
Hekim, çantasını toplarken Julian'a son bir kez baktı. "Bu çocuk," dedi, farkında olmadan sesini biraz daha alçaltarak, "çok şey taşıyor. Bedeni, ruhunun yükünü kaldıramıyor."
Alexander cevap vermedi.
Hekim çıktığında kapı sessizce kapandı. Oda, yeniden yalnızlaştı.
Alexander bir süre olduğu yerde kaldı. Julian uyuyordu. Uykusu derin değildi; yüzündeki çizgiler hâlâ gergindi. Kaşları, sanki rüyasında bile bir şeyi tutmaya çalışıyormuş gibi hafifçe çatılmıştı.
Alexander yatağa yaklaştı.
Elini uzattı ama durdu.
Dokunmak...
Bu, her zaman dikkatle tarttığı bir sınırdı. Julian'ın bedenine dokunmak, yalnızca fiziksel bir temas değildi. Anlamı vardı. Ağırlığı vardı.
Elini geri çekmedi ama ilerletmedi de. Bunun yerine, parmaklarını Julian'ın alnına yaklaştırdı, doğrudan değdirmeden. Isıyı hissetti. Ateşi yoktu. Ama teni, sağlıklı bir sıcaklık taşımıyordu; daha çok, yorulmuş bir bedenin bitkin sıcaklığıydı bu.
Yanaklarındaki izlere baktı. Gözyaşları, kuruyup gitmişti ama geride bıraktıkları çizgiler hâlâ görünüyordu. Alexander, istemsizce düşündü: Bu gözyaşları, kimseye gösterilmemesi gereken cinsten gözyaşlarıydı. İçeride bir yerde birikmiş, sonra tek bir anda taşmıştı.
Julian'ın yaşı...
Yirmiydi.
Ama hukuken hâlâ çocuk sayılırdı. Reşit olma yaşı yirmi birdi.
Bu bilgi, Alexander'ın zihninde yeni değildi ama o an, başka bir ağırlıkla yerini aldı. Julian'ın idam edilmemesinin sebeplerinden biri buydu. Reşit sayılmaması. Kâğıt üzerindeki bir sınır. Bir sayı. O sayı, onu darağacından kurtarmıştı ama başka bir kafesin içine bırakmıştı. Alexander, bu düşüncenin içinde uzun süre kalmadı. Kendine bu tür kelimeler seçmezdi. Şefkat, merhamet... Bunlar, kullandığı sözcükler değildi. Ama yatağın içindeki o bedene bakarken, içindeki sertlikte istemsiz bir gevşeme oldu. Adını koymadı. Koymak istemedi.
Şömineye yöneldi. Ateşi kontrol etti. Odunları biraz daha düzenledi, alevlerin çok yükselmesine izin vermedi. Oda ne çok sıcak olmalıydı ne de serin. Julian'ın bedeni, aşırılıkları sevmezdi.
Kapı bir kez daha açıldı.
Alexander'ın yaveri içeri girdi. Elinde bir tomar evrak vardı. Bunlar karargâhta kalması gereken işlerdi ama Alexander, at arabasına binerken verdiği kısa bir emirle, önemli dosyaların eve getirilmesini istemişti. Evde çalışmayı sevmezdi. Ama bu gece... karargâhta kalamazdı.
Evrakları aldı. Yaver sessizce çıktı.
Alexander ceketini çıkardı. Üniformanın sertliği omuzlarından indi. Üzerinde siyah gömleği kaldı; yakası açık, sade, düzenli. Pantolonu da siyahtı. Evdeyken bile, çizgiyi bozan bir rahatlığa izin vermezdi.
Yatağın yanındaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Evrakları dizine yerleştirdi. Bir elinde kalem vardı. Diğer eliyle sayfaları çevirdi. Okumaya başladı.
Raporlar. İmzalar. Tarihler.
Ama gözü, satırların üzerinde gezinse de zihni tamamen onlarda değildi. Julian'ın nefesini dinliyordu. Aralıklarını sayıyordu. Bazen nefesler arasındaki boşluk uzuyor, Alexander o anlarda farkında olmadan bakışlarını yatağa kaldırıyordu. Sonra nefes yeniden geliyordu. Düzenli olmasa da yeterli.
Saatler geçti.
Şöminedeki ateş yavaş yavaş küçüldü, sonra yeniden beslendi. Mumlar kısaldı. Dışarıda rüzgâr, pencerelere hafifçe vurdu.
Alexander, sayfaları çevirirken bir an durdu. Kalemini evrakların üzerine bıraktı. Gözleri, yeniden Julian'a kaydı. Bu kez daha uzun baktı. Uyuyan bir insanın, uyanık hâlinden ne kadar farklı olabildiğini düşündü. Savunmasız. Sessiz. Kontrolsüz.
Julian'ın göğsü hafifçe inip kalkıyordu. Kirpikleri, yanaklarının üzerinde gölge bırakıyordu. Yüzü, uykuda daha da kırılgan görünüyordu.
Alexander, kalemi yeniden eline aldı.
Gece yarısına kadar, yerinden kalkmadı.
Odasına çekildiğindeyse ev çoktan uyuyordu. Koridorlar karanlıktı ama zifiri değildi; duvarlardaki aplikler, taş yüzeylerin üzerinde yumuşak gölgeler bırakıyordu. Malikanenin bu saatlerdeki hâlini iyi bilirdi. Gündüz disiplinli ve ölçülü olan bu yapı, gece olduğunda başka bir şeye dönüşürdü. Daha eski, daha sessiz, daha ketum. Sanki taşlar, gündüz sakladıkları şeyleri fısıldamak için karanlığı beklerdi.
Kapıyı açtığında, ilk fark ettiği şey ışık oldu.
Şöminenin önünde, kendi yatak odasında, masanın üzerinde duran tek bir mum yanıyordu.
Alexander durdu.
Bu, evin düzenine aykırıydı. Yatak odasında, bu saatte, masanın üzerinde yanar hâlde bırakılmış bir mum... Bu, ne hizmetkârların ne de Yüzbaşı Renard'ın alışkanlığıydı. Mumun yanış biçimi bile dikkatini çekti; alev, ne titriyordu ne de sönmeye yakındı. Sabit. Kendinden emin.
Ve masanın üzerinde...
Zarf.
Alexander kapıyı arkasından sessizce kapattı. Odada ilerlerken adımlarını saklamaya çalışmadı, buna ihtiyacı yoktu. Bu evde, onun adımlarını duymayacak kimse yoktu. Masaya yaklaştığında, zarfın kâğıdını daha dokunmadan tanıdı. Aynı kalınlık. Aynı pürüzsüzlük. Aynı pahalı sadelik.
Yine mühür yoktu.
Yine imza yoktu.
Ama bu kez, zarfın durduğu yer bambaşka bir şey söylüyordu.
Karargâh bir şeydi. Orası bir sistemdi. Hiyerarşi, kayıt, nöbet... Sızmak zordu ama mümkündü. Ancak burası... Alexander'ın özel alanıydı. Yatak odası. Masasının üstü. Yatağının birkaç adım ötesi.
Bu, yalnızca bir mektup değildi.
Bu, bir meydan okumaydı.
Zarfı eline aldığında, parmak uçlarında istemsiz bir sertlik oluştu. Kâğıt soğuktu. Yeni bırakılmıştı. Mum da öyle, daha yarısına dek bile yanmamıştı. Yani bu zarf, çok kısa bir süre önce buraya konmuştu. Hem de Alexander evdeyken, uyanıkken yapılmıştı bu. Koridorlardan geçilmişti. Kapılar açılmış, kapanmıştı.
Alexander'ın çenesi sıkıldı.
Bunu kim yaptıysa, evin düzenini biliyordu. Hizmetkârların yerini. Nöbetçilerin saatlerini. Işıkların ne zaman söndüğünü. Ve en önemlisi... onun nerede olduğunu.
Mektubu açtı.
İlk sayfa, önceki dosyaya kıyasla daha yoğundu. Metin, bu kez yalnızca ima etmiyor, parçaları bir araya getiriyordu. Tarihler yine vardı ama bu kez tarihler, Julian'ın malikanedeki günlerini nasıl geçirdiğiyle örtüşüyordu. Saatler. Odalar. Bahçeler. Kütüphane.
"General'in evindeki gözaltı koşullarında bile," diyordu metin, "Genç Valemont'un bazı görüşmelere erişimi kesilmemiştir. Kendisiyle dışarıdan iletişime geçilmektedir."
Alexander’ın bakışları satırlarda ağırlaştı.
Bir sonraki sayfa, daha da ileri gidiyordu. Julian'ın bazı isimlerle "dolaylı temas" kurduğu iddia ediliyordu. Doğrudan konuşmalar yoktu, hayır. Ama aracılar. Hizmetliler. Taşınan kitaplar. Getirilen notalar. Kütüphaneden ödünç alınan ciltlerin arasına sıkıştırılmış, görünürde masum ama bağlamı değiştirildiğinde başka anlamlar taşıyan notlar.
Bir paragraf özellikle dikkat çekiyordu.
"Genç Valemont'un hassas ve kırılgan yapısı, onu dışarıdan yönlendirilmeye son derece açık kılmaktadır. Bu tür kişilikler, farkında olmadan mesaj taşıyıcılığı yapabilir."
Alexander kâğıdı biraz daha sıkı tuttu.
Bu cümle, yalnızca bir suçlama değildi. Julian'ı bir araç olarak konumlandırıyordu. Bilmeden, istemeden, ama yine de suçlu.
Bir sonraki belgede, Julian'ın el yazısına benzeyen kısa notlar vardı. Önceki imzadan daha ustacaydı bu kez. Harflerin eğimi, aralıkları... Daha dikkatli hazırlanmıştı. Yanına iliştirilmiş küçük açıklamalar, bu notların önemsiz işaretler olmadığını, belirli tarihler ve yerler için şifreli anlamlar taşıdığını iddia ediyordu.
Alexander’ın göğsünde bir baskı oluştu.
Bu, bir iftira olmaktan çıkıp, bir yapı hâline geliyordu. Her parça tek başına ikna edici değildi ama yan yana geldiklerinde... rahatsız ediciydi. Çok rahatsız edici.
Ve en sonda...
Julian'ın adı, bu kez tek başına bir başlık altında duruyordu.
"Potansiyel Risk."
Alexander'ın dişleri, farkında olmadan birbirine kenetlendi. Çenesindeki kaslar belirginleşti. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Öfkesi, patlamaya hazır bir şey gibi değildi; daha çok, içten içe yakıcıydı. Bütün bedenini kavuruyordu. Sessizdi. Kontrol altındaydı. Ama bu kontrolü korumakta zorlanıyordu.
Bu belgeler doğruysa...
Hayır.
Bu düşünceyi tamamlamadı. Tamamlamak istemedi.
Julian'ı düşündü. Yatakta uyuyan hâlini. Ateşi olmayan ama bitkin bedenini. Gözyaşlarının gölgesini. Nefeslerini. O zayıf göğüs kafesinin her yükselişinde sanki kırılacakmış gibi duruşunu.
Bunlar, bir komplonun parçası olacak şeyler değildi.
Ama belgeler, bunu iddia ediyordu.
Alexander masaya sertçe yaslandı. Avuçlarını masanın kenarına bastırdı. Kalbi, normalden daha hızlı atıyordu. Kulağında kendi nabzını hissediyordu. Kontrolü kaybetmekten nefret ederdi. Oysa bu mektup... onu tam da buradan vuruyordu. Bilmediği bir el, bilmediği bir akılla, onun düzenine sızıyordu.
Ve Julian'ı kullanıyordu.
Ya da Julian'ı hedef alıyordu.
Hangisi daha tehlikeliydi, henüz bilmiyordu. Belgeleri, bir öncekilere yaptığı gibi masaya yaydı. Bir süre öylece baktı. Zihninde çarklar dönmeye başladı. Kim. Nasıl. Neden. Ne zaman. Karargâh. Malikane. Hizmetliler. Kütüphane. Julian'ın ani rahatsızlığı.
Planlar, üst üste binmeye başladı. Soruşturma derinleşecekti. Yine sessizce. Kimseye belli etmeden. Julian'a dokunmadan. Henüz.
Henüz...
Yatağa geçtiğinde, uyku ona uğramadı.
Tavanı izledi. Mumun alevi çoktan sönmüştü ama gözlerinin önünde hâlâ ışık varmış gibi hissediyordu. Belgelerdeki kelimeler, gözkapaklarının ardında belirip kayboluyordu. Her satır, başka bir ihtimali çağırıyordu.
Ve sonra..
"İlk kez..." diye mırıldandı kendi kendine.
Julian'ı ilk gördüğü an geldi aklına.
İki yıl önce.
Kraliçe'nin doğum günü balosu.
Saray o gece, ışıkla doluydu. Kristaller, aynalar, müzik... Alexander salondaydı ama oraya ait değildi. Üniformasıyla, duvarların kenarında duruyordu. Bakıyordu. Dinliyordu. İnsanları ölçüyordu.
Ve Valemontlar içeri girmişti.
Kont ve Kontes... Yanlarında da Julian.
Alexander, onu ilk gördüğünde duraksadığını hatırladı. Parmakları, kadehini bilinçsizce sıkmıştı. Sanki içinde çakan tanımsız bir kıvılcımı dizginler gibiydi. Julian'ın üzerindeki beyazlar, ışığı bile yumuşatıyordu. Etekleri uzun ceketi bedenini bir perde gibi sarıyor; içindeki yelek ve yüksek yakalı gömlek, siluetini neredeyse törensel bir incelikle sarıyordu. İnce kumaşlar, statü göstergesi olan altın zincirler, zarif düğmeler... Hepsi abartısızdı ama dikkat çekiciydi. Kıyafeti, onu daha uzun, daha narin gösteriyordu. Omuzları dikti. Başını taşıyışı kendinden emindi.
Salonun ihtişamlı aydınlığına alışmaya çalışan bakışlarında ve titreyen kirpiklerinde öyle uysal bir dinginlik vardı ki...
Alexander, gözlerini ondan alamadığını hissetmişti.
Sert bir asaletle değil, kırılgan ama kendinden emin ihtişamıyla var olan güzel bir yaratıktı.
On sekiz yaşındaydı.
Kendine has masumiyeti yerini koruyordu. Bakışları saklanmıyordu. Çekingen değildi. İnsanların gözlerinin farkındaydı ve bundan rahatsız olmuyordu. Bir kontun varisi oluşunu gururla sahiplenen o vakur, huzurlu suret... Genç leydilerin bakışlarını görmüştü Alexander. Yelpazelerin ardına gizlenen merakı ve kızaran yanakları. Bazı erkeklerin bakışlarını da. Daha uzun süren, daha dikkatli bakışları.
Julian konuşuyordu. Az ama yerinde. Gülümsüyordu. Küçük, samimi gülümsemeler. Bir kez, gerçekten kahkaha attığını da hatırladı Alexander. O kahkaha... salonun gürültüsünün içinden bile ayırt edilebilecek kadar berrak ve melodikti.
O gece, Julian ile göz göze gelmemişti. Julian onu hiç görmemişti. Alexander hep gölgelerdeydi.
Ama uzaktan bakarken, Alexander şunu fark etmişti: Hayatı boyunca, belki de hiç bu kadar ferah, bu kadar huzur veren bir şey görmemişti. Babası gibi olacağını sanmıştı. Daha sade. Daha silik. Ama Julian, annesine benziyordu. Işığı taşıyan taraftan.
Şimdi...
Şimdi, o ışık yoktu.
Julian, malikaneye yerleştiğinden beri bir kez bile tebessüm etmemişti. O mahzun gözler, bir gülüşle hiç kısılmamıştı.
Alexander şafak sökerken, gözlerini nihayet kapattığında, mektubu düşündü. Belgeleri. Julian'ı. O balodaki hâlini. Sonra bugünkü hâlini.
Aradaki fark...
O sessiz ama kendine güvenen genç adam gitmiş, yerine Alexander'ın gölgesinde titreyen ürkek bir serçe gelmişti.
Bir şey, Julian'ın kanatlarını kırmıştı.
Ailesinin ölümü müydü?
Zindan mıydı?
Yoksa... henüz bilmediği başka bir şey mi vardı?
Cevap her neyse, Alexander bu sorunun peşini bırakmayacaktı.
❀
yeşil hastalık¹: anemi... yani kansızlık anlamına geliyor. anemi; o yıllarda, kullanımı yaygın olmayan bir terimdi. bu rahatsızlığın ismi, genelde makalelerde ve tıbbî raporlarda 'anemi' olarak geçerdi. günlük hayatta, doktorlar arasında 'anemi' yerine genelde 'chlorosis' terimi kullanılırdı. halk arasında 'yeşil hastalık, zayıf kan, sinirsel yorgunluk' diye biliniyor. günümüzde cholorosis kelimesi kullanılmadığı için metinde anemi olarak bıraktım.