İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 12 · 11 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 12

XI. Geçmişin Ruhu

Öğle vakti, Julian için sabahtan daha ağır geldi. Kahvaltıdan sonra kendini güçsüz hissedip tekrardan uyumuştu.

Güneşin en kudretli olduğu saatlerde -aynı güne ikinci kez uyandığında- ilk fark ettiği şey ışık değildi, nefesiydi. Göğsü, sanki üzerine yavaşça bastırılan bir ağırlık varmış gibi daralıyordu. Hava vardı ama yetmiyordu. Her nefes, bir öncekinin devamı olmak yerine, ondan kopuk ve eksik geliyordu. Yatağın içinde doğrulmaya çalıştı, ama bedeninin buna itiraz ettiğini hemen hissetti. Başının içi zonkluyordu. Sanki ateşi yoktu ama içi yanıyordu.

Alexander çoktan gitmişti.

Bu bilgi, henüz bilincine tam oturmadan, odanın sessizliğinde kendiliğinden yerini almıştı. Kapı kilitliydi. Anahtarın kilitte bıraktığı o tanıdık ağırlık, odanın havasını daha da yoğunlaştırıyordu. Julian, başını yastığa geri bıraktı. Tavandaki gölgeler kıpırdamıyordu. Ev uyanıktı, ama ona uzaktı.

Julian doğruldu. Başının dönmesini bekledi. Döndü de. Yatağın kenarına tutundu, bir anlık gözlerinin önüne gelen o karanlığın geçmesini bekledi. Geceliğinin kumaşı bacaklarına dolanmıştı. İnceydi ama ona alışmıştı. Bu oda, bu yatak, bu giysi... Hepsi artık onun dış dünyayla arasındaki yumuşak sınırdı.

Öğle yemeği tepsisi biraz sonra geldi. Renard, sabah kahvaltısına dokunmadığını fark etmiş olmalıydı zira tepsi normalden daha zengindi.

Gelen kişi Renard değildi bu kez, başka bir hizmetçiydi. Sessiz, gözlerini kaçıran, adımlarını yumuşatan türden. Tepsiyi yatağın yanındaki küçük masaya bıraktı, başını eğdi ve çıktı. Kapı kapandı. Kilit döndü. Metalin sesi, Julian'ın göğsünde küçük bir yankı bıraktı.

Julian bir süre kımıldamadan yatakta oturdu.

Çay soğumaya yüz tutmuştu. Ekmek tazeydi ama kokusu Julian'ın midesini bulandırdı. Yine de kendini zorladı. "Yemeliyim," diye mırıldandı. "Güçten düşmemeliyim." Bir lokma aldı. Çiğnedi. Yutmak, düşündüğünden daha zor geldi. Boğazı daraldı, yutkunurken canı yandı. Bir lokma daha... olmadı. Çayı dudaklarına götürdü, sıcaklık boğazını rahatlatır gibi oldu ama hemen ardından mide bulantısı yükseldi.

"İyiyim," dedi kendine. Bu kelimeyi uzun zamandır, kimse duymadan söylemeye alışmıştı.

Yemeğini yarım bıraktı. Tepsiyi itmedi. Dokunmadı. Sadece... vazgeçti.

Pencereye yürüdü. Bahçeye baktı.

Karın örtüsü saf değildi artık. Yalnızca erimiş, şekilsiz ve toprakla kirlenmiş yığınlar vardı. Bir zamanlar yan yana dizilmiş o küçük ordunun hatırası bile silinmişti. Julian bunu düşündü. İnsanların da böyle yok olup gitmesi gerekmez miydi? Hatıraların da? Ama gitmiyorlardı.

Zaman geçsin diye kitap okumayı düşündü. Kütüphaneden aldığı, kapağı kadife kaplı bir cilt hâlâ komodinin üzerindeydi. Elini uzattı, kitabı açtı. Pencerenin kenarına oturdu. Okumak, eskiden sığınaktı. Sayfaların arasına girer, orada kalırdı. Ama bugün... zihni satırları tutacak kadar sakin değildi. Düşünceler, okuduğu her kelimenin arasına sızıyordu.

Mektubu düşünüyordu.

Alexander'ı düşünüyordu.

Bu ani rahatsızlığının sebebini düşünüyordu.

Harfler yerindeydi, satırlar düzgündü ama zihni odaklanamadı. Burnunun kemerini parmaklarıyla ovuşturdu, sanki gözlerinin içi bile ağrıyordu. Kelimeler anlam taşımadan akıyor, birbirine karışıyordu. Bir sayfa geçti, sonra bir diğeri... Julian, okuduğu her yeni cümlede bir öncekini unuttuğunu fark edince kitabı kapattı.

Gücünün tükendiğini hissetti.

Yatağa geri uzandı. Bu kez dizlerini karnına çekti, yastığı göğsüne bastırdı. Yastığın kumaşı soğuktu ama tanıdıktı. Parmakları, farkında olmadan kumaşı buruşturdu. Nefesi hala düzensizdi. Vücudu gevşemedi. Aksine, bir şey çözülür gibi oldu. İçinde, ince bir çatlak açıldı. O ana kadar bastırdığı, adını koymadığı bir his... yüzeye çıktı.

Alexander.

Julian, ilk kez, onun yokluğunun farkını bu kadar net hissetti.

Onun sesini değil. Bakışını da değil. Sadece... varlığını düşündü. Evin içinde dolaşan o ağır, düzenli adımları. Kapıların nasıl açıldığını, sessizliğin nasıl yer değiştirdiğini. Alexander oradayken, her şey daha sertti belki, daha gergindi ama... sabitti. Kontrol altındaydı. Ne olacağı belliydi.

Şimdi ise...

Şimdi, kontrolsüz bir boşluk vardı.

Julian bunu özlem olarak adlandırmadı. Kendine itiraf etmedi. Ama bedeninin, o yokluğu fark ettiğini de inkâr edemedi. Alexander'ın varlığı; zamanla, fark ettirmeden, güven duygusunun yerine geçmişti. Bu düşünce onu hem ürküttü hem utandırdı. Çünkü Alexander... ailesini tutuklayan oydu. Zindana atan oydu. Sorguları yürüten oydu.

Ama cellat değildi.

İftirayı atan da değildi.

Julian bunu biliyordu. En başından beri biliyordu. Alexander'ın sesi, sorgularda sertti ama düzenliydi. Sorular hep aynıydı. Asla bağırmamıştı. Asla dokunmamıştı. Ama zindan...

Julian'ın gözleri tavana kilitlendi.

Zindanı düşündüğü an, göğsündeki baskı keskinleşti.

Nemli taş duvarlar. Yerden yükselen o ağır koku. Çürümüşlük. Demir. İnsan teri. Kan. Korku. O merdivenler. Aşağı indikçe ağırlaşan hava. Ve sesler... Asla tam seçilemeyen ama her zaman var olan çığlıklar. Kimin çığlığı olduğunu bilmeden, insanın içine işleyen o sesler. Geceyle gündüz arasındaki farkın silindiği anlar.

Julian, o günleri hatırlamak istemedi. Ama beden, bazen zihinden önce hatırlardı.

Sorgular...

Saatler süren sorular. Aynı sorular. Aynı cevaplar.

"Ben hiçbir şey bilmiyorum."

"Ailem masum."

"Yemin ederim."

Bazen sesinin kısıldığını fark ederdi. Bazen kelimeler ağzından çıkmaz, sadece dudakları oynardı. Gardiyanlar sabırsızlanırdı. Bazıları alay ederdi. Bazıları... daha yakına gelirdi.

Julian'ın nefesi kesildi. Yastığı daha sıkı kavradı.

O bakışlar. O eller. Sert. Meraklı. Aşağılayıcı. Bacaklarının arasına dokunuşları... sanki bir şeyi kanıtlamak ister gibi. "Bir erkeğe benzemiyorsun," demişlerdi. "Belki de değilsin." Ve sonra... onu soymak istemeleri. Sözde, cinsiyetini kontrol edeceklerdi. Bunu duyduğunda, Julian'ın yüzündeki kan çekilmişti. Ellerinin ve dizlerinin nasıl titrediğini hatırladı. Dudaklarından dökülen o kırık yalvarışı, "Lütfen, yapmayın, durun," kelimelerini hatırladı. Sert parmakların kollarını, bacaklarını kavrayışını hatırladı. Kendini her dokunuşta küçülür gibi hissetmişti. Bedeni ona ait olmaktan çıkıyor gibiydi.

Ve tam o anda...

Marki.

Lordlar Kamarası'ndan gelen o soğuk, ağır adam. Marki zindana indiğinde, gardiyanlar da geri çekilmişti. Aslan görmüş ördek yavruları gibi dağılmışlardı. Amaçladıkları şey her neyse yarım kalmıştı. Julian ise yalnızca korkudan değil, utançtan da titremişti. Çünkü en kötüsünü yaşamaktan kurtulmuştu, şans eseri... ama kirlenmiş gibi hissediyordu.

'Eğer o gün, o marki gelmemiş olsaydı...'

Julian başını iki yana salladı, elleriyle kulaklarını kapattı, gözlerini sımsıkı yumdu. Ne olabileceğini, ihtimalini dahi düşünmek istemiyordu.

Sonra yemekler...

Kokan lapalar. İçinde ne olduğunu anlayamadığı sular. Yine de içmek zorunda kalışı. Ailesini düşündükçe kendini ayakta tutmaya çalışması. "İyi olacaklar," demesi. Dualar. Sessiz, içe atılan dualar.

Ve sonra...

O sabah.

Kapının açılışı. Sert eller. Yaka paça dışarı çıkarılışı. Güneşin, günler sonra gözlerini yakışı. Meydan. Kalabalık. Fırlatılan taşlar. Annesi ve babası...

Julian, yastığı yüzüne bastırdı.

Hıçkırıkları, artık tutabileceği gibi değildi. Nefesi kesik kesik geliyordu. Göğsü, her hıçkırıkta daha da daralıyordu. "Anne, anne..." Gözlerinden yaşlar aktı; sessiz değil, şiddetli. İçinde uzun süredir sessiz duran bir şey kırılmıştı. Bir çığlık... Bağrından kopan o feryadı, yastığı ısırarak boğdu. Bedeninin her parçası, o anı yeniden yaşıyor gibiydi, acısı içine sığmıyordu.

Bir an için, Alexander'ın ağır adımlarının sesi kulağında çınladı; gerçekte yoktu ama bedeninin bir parçası, onu orada bekliyormuş gibi gerildi.

Renard, kapının ardındaki çaresizliği duydu.

Anahtar hızla döndü. Kapı sertçe açıldı.

Renard içeri girdiğinde Julian'ı yatakta kıvrılmış hâlde buldu. Yastığa sarılmış, nefesi düzensiz, omuzları titriyordu. Bir an durdu. Bu, Julian'ı ilk kez böyle gördüğü andı.

"Efendi Julian," dedi. Sesi her zamanki gibi ölçülüydü ama içinde bir çatlak vardı.

Julian cevap vermedi.

Renard tereddüt etmedi. Kapıyı araladı, koridora sert bir tonda seslendi. "Hekim çağırılsın." Sonra içeri döndü. Bir an durdu. Zihni, askeri disiplinle insanlık arasındaki o ince çizgide bir an için gidip geldi. Sonra Julian'ın üzerindeki yorganı omuzlarına dek çekti. Bakışları, bu hâlin sıradan bir rahatsızlık ya da buhran olmadığını fark ettiğini söylüyordu.

Alexander'a rapor vermeliydi.

Hem de hemen.

❀

Alexander, karargâhın içindeki dar koridorlarda yürürken, adımlarının yankısını saymıyordu artık. Bu taş bina; yıllar önce ona yabancıydı, şimdi ise bedeninin uzantısı gibiydi. Her köşe, her kapı, her nöbet noktası... hepsi tanıdıktı. Ve yine de, o sabah, binanın içindeki düzen ona ilk kez eksik geliyordu.

Çünkü bir şey yerli yerinde değildi.

Mektup.

Masasına gelmemeliydi. En azından, o şekilde gelmemeliydi.

Alexander, sorgu odasından çıktığında yüzünde sertlikten çok yorgunluk vardı. Nöbetçiler tek tek konuşmuştu. Kapıdaki asker. Kayıt defterinden sorumlu çavuş. Evrak odasında çalışan iki er. Hatta temizlikçi kadın... Hepsi aynı şeyi söylemişti.

Kimse bir şey görmemişti.

Bu, en rahatsız edici cevaptı.

Karargâha gelen hiçbir evrak "görülmeden" içeriye geçmezdi. Hele ki bir generale hitap eden bir zarf... Askeri düzen, ihmali kaldırmazdı. Gelen her teslimat, önce kapıdaki nöbetçiye ulaşırdı. Saat, gün, teslim eden kişi... her şey kayda girerdi. Zarf açılmazdı ama tartılırdı; el yazısı incelenirdi, kağıdın dokusu hissedilirdi. Mühür yoksa, bu başlı başına bir işaretti.

İsimsiz bir mektup, çoğu zaman General'e ulaşmazdı bile.

Ama bu mektup ulaşmıştı.

Hem de elden ele dolaşmadan.

Alexander bunu düşündükçe, içindeki huzursuzluk yer değiştiriyordu. Bu, posta sisteminin içinden sızan bir hata değildi. Bu... karargâhın içine kadar uzanan bir eldi. Birinin, ya prosedürü çok iyi bildiğini ya da prosedürün dışında hareket edebilecek yetkiye sahip olduğunu gösteriyordu.

Ya da...

Bir ajan.

Masasına "bırakılmış" gibi duran o zarf, aslında en az üç çift gözden geçmeliydi. Ama geçmemişti. Bu, iki ihtimali doğuruyordu: Ya o gözler görmezden gelmişti... ya da o gözler zaten o mektubun oraya ulaşmasını istiyordu.

Alexander, sorguyu burada kesti. Bugün daha fazla ilerlemeyecekti. Bu iş, aceleye gelmezdi. Kâğıt beklerdi. İnsan beklerdi. Görev beklemezdi.

Dosyayı kapattı.

Bugün, başka bir yüz takması gerekiyordu.

Saray.

Kraliçe'nin kabul salonu, her zamanki gibi ağır bir düzen içindeydi. Duvarlardaki tablolar, bakışlarıyla insanı ölçer gibiydi. Alexander içeri girdiğinde, sadece basitçe eğildi. Diz çökmedi. Gerek de yoktu. Kraliçe Victoria, onu uzun zamandır böyle kabul ederdi. Diz çökmesine gerek yoktu; çünkü Alexander’ın görevi abartılı bir selam sergilemek değil, gerektiğinde sessizce kullanılıp geri çekilmekti.

Görüşme kısa sürdü. Resmi. Ölçülü.

Kırım meselesi, birkaç kelimeyle geçti aralarında. Haritalar. Lojistik. Zayiatın nihai hâli. Alexander'ın sesi, duygudan arınmıştı. Savaş, onun için artık bir fikir değil, bir hesaplamaydı. Kraliçe dinledi, sordu, not aldı.

Ve onu gönderdi.

"Kraliçe'nin Kurdu."

Bu lakap, saraydan çıktığında da peşini bırakmadı. Koridorlarda fısıltı hâlinde dolaşırdı hep. Bazen "Kılıç" derlerdi. Bazen ise "Köpek". Ama Alexander bunu umursamazdı. Tahtın köpeği değildi. Hiç olmamıştı. Emir alırdı, evet. Ama kime sadık olduğunu kendisi seçmişti.

Bir sonraki durak, Lordlar Kamarası'ydı.

Herrington Dükü'nün odası, diğerlerinden farklıydı. Daha az gösterişli. Daha ağır. Güç; burada bağırmazdı, uyuyan bir yırtıcı gibi sessizce soluklanırdı. Alexander içeri girdiğinde, amcası Dük Herrington masasının arkasında duruyordu. Saçları ağarmıştı ama bakışları hala keskindi.

Kısa konuştular. Siyaset. Saray. Kraliçe'nin tutumu. Alexander'ın adı geçtiğinde, bazı lordların yüzlerinde beliren ifadeler... Dük, bunları fark edecek kadar tecrübeliydi. "Ünvanın yok," demişti bir zamanlar ona. "Ama yerin var." Ünvanı yoktu ama o hâlâ hem bir generaldi hem de bir dükün meşru kanını damarlarında taşıyordu.

Alexander bunu biliyordu. Lordlar ona tepeden bakmaya cüret edemezdi. Bazıları denerdi. Ama arkalarını dönüp fısıldayamazlardı. Çünkü yanlış bir söz, yanlış bir bakış... kariyerlerini bitirebilirdi. Generallik mertebesi, dökülen kanla kazanılmış bir yerdi, doğulan kanla değil.

Kapıdan çıkmadan önce, Alexander durdu. Onda nadir görülen bir tereddüttü bu.

"Kont Silas'ın düşmanı var mıydı?" diye sordu.

Bu soru, odanın havasını aniden değiştirdi. Çünkü bu soruyu sormak, mahkemenin hükmünden ve kapanmış bir davadan şüphe etmek demekti. Kan, çoktan dökülmüştü. Ama yargı, gerçekten de doğru kararı mı vermişti?

Alexander ilk defa "iftira" ihtimalini tartıyordu zihninde.

Dük bir an düşündü. Kaşlarını çattı. Sonra omuz silkti. "Görünürde yoktu," dedi. "Uysaldı. Sessizdi. Zeki... ama geri planda kalmayı severdi. Lordlar Kamarası'nda çoğunluğun kararına uyardı. Genelde beni ve Kraliçe'yi desteklerdi. Sanatla ilgilenirdi daha çok. Tablo koleksiyonuna ben bile hayranlıkla bakardım."

Dük, bir an duraksadı.

Sonra, hafif bir alay.

"Tek düşmanı sen olabilirdin," dedi.

Bu cümle, Alexander'ın içinde çoktandır gömülü olan bir kapıyı açtı.

Av günü.

Beş yıl önce.

Tilki avı. Soyluların neşeli, gürültülü, anlamsız bir ritüeli. Alexander'ın orada olmasının tek sebebi Victor'du. Victor, onunla birlikte büyüyen, cepheyi paylaşan, sessizliğini anlayan tek kişiydi. O gün... herkes gülüyordu. Silahlar kaldırıldı. Bir anlık bir hata.

Silas'ın tetiği.

Victor'un düşüşü.

Alexander o anı bizzat görmüştü, saniye saniye. Diğer herkes ise gözlerini ve ağzını kapatmıştı. Bu olay, bir kazaydı. Kont, Victor'u bilerek vurmamıştı. Evet. Alexander da bunu biliyordu. Ama mantık, her zaman affetmezdi. Beceriksiz bir adamın, silah taşınan bir etkinlikte ne işi vardı?

Victor...

Victor, bir kardeşten fazlasıydı. Alexander için dostluk denen şeyin son sınırıydı; tereddütsüz güvenin, ardını dönüp yürüyebilmenin tek karşılığıydı. Kalbinin etrafına ördüğü duvarlar yüksek ve sertti, kimseyi içeri almıyordu. Victor, o duvarların ardına geçebilen tek kişiydi. Birlikte büyümüşlerdi; birbirlerinin en kırılgan, en savunmasız anlarını görmüş, buna rağmen kalmışlardı.

Siperlerin çamurunda omuz omuza durdukları ilk geceden beri bu böyleydi, biri nefes aldığında diğeri hayatta kaldığını anlardı. Aynı soğuğu paylaştılar, aynı emri duydular, aynı suskunlukta beklediler. Kurşun sesleri arasında birbirlerinin adını söylemeden yerlerini bilirlerdi; biri durduğunda diğeri durur, biri yürüdüğünde diğeri arkasını kollardı. Yarayı sarmak, nöbeti devralmak, uykusuzluğu paylaşmak... Bunların hiçbiri bir fedakârlık sayılmazdı çünkü Victor varken yalnızlık yoktu. Kardeşlikleri, söylenen sözlerle ya da kan bağıyla değil, söylenmeyenlerle kurulmuştu; savaşın öğrettiği o sessiz anlaşmayla, her an birbirlerinin yanında olmalarıyla.

Savaş, iki bedeni yan yana değil, iki hayatı üst üste koyardı.

Öyle bir bağdı bu.

Bunu herkes bilmezdi.

Ama ölmüştü. Hem de aptal bir kazada.

Victor, çocukluğundan beri yanında olan, ailesini kaybettiği o geceden sonra bile elini omzundan çekmeyen kişiydi.

Ailesini kaybettiği gece... Annesi, babası, kız kardeşi...

Yangın.

Doğu Kanadı.

Kapılar.

Alexander, gerçekten de herkesi kaybetmişti.

Anılar, içinden kısa ama keskin bir sızı gibi geçti. Dudaklarını birbirine bastırdı, ifadesi sert ve soğuktu. Bir düşüncenin başka bir düşünceyi doğurmasına daha fazla izin vermedi.

Dük'ün odasından çıkarken, cebinden özenle sarılmış bir dal tütün çıkardı. Pek içmezdi, kokusunu da sevmezdi. Ama şu an, ihtiyacı vardı. Ateşi yaktı. Dumanı içine çekti. Tütün boğazını yaktı. Omuzları biraz gevşedi.

"Sonra görüşürüz," dedi amcasına.

Merdivenlerden inerken, sigara dudaklarının arasındaydı. Avluya doğru yürüdü. At arabası hazırdı.

Tam o sırada...

Bir haberci.

Nefesi biraz hızlıydı. Üniforması düzenliydi ama yüzü gergindi.

Alexander durdu. Bu duruş, bir alışkanlıktı. Kötü haberler, ayakta alınırdı. "Efendim," dedi haberci. "Yüzbaşı Renard'dan rapor."

Alexander zarfı aldı. Aceleyle basıldığı belli olan mührü kırarken, daha henüz açıp okumamışken, gözleri kelimeleri tanımadan, anlamı hissetti.

"Efendi Julian hasta," dedi haberci. "Hekim çağırıldı." Sigaranın dumanı, Alexander'ın önünde dağıldı.

Bir an.

Sadece bir an.

Alexander'ın yüzünden, kimsenin görmediği bir ifade geçti. Sertlik değildi. Öfke de değildi. Göğsünün tam ortasında... Daha derin, daha sessiz bir gerilim. Sigaranın kalanını yere attı, ayağıyla söndürdü.

"Anlaşıldı," dedi. At arabasına doğru yürüdü. Zihni, karargâhta bıraktığı dosyalardan çok daha uzaktaydı.

Julian.

Bu isim, artık bir tereddüt değildi. Bir ağırlıktı.

Ve Alexander, bu ağırlığı yanında taşıyarak yola çıktı.

Karargâhtaki evrak işleri, ilk defa, bekleyebilirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.